94) CÜZ’Î İRADE VE KADERİN HAKİKATİ

Öncelikle bilelim ki, “keşke” kelimesi ile şeytan kişiye arkadan saldırır ve onu anı değerlendirmekten mahrum eder. Çünkü “keşke” demek, geçmişe takılmak ve Allah’ın takdirine razı olmamaktır. Halbuki Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurmuştur: “Eğer başına bir musibet gelirse, ‘keşke böyle olmasaydı’ deme. ‘Allah’ın takdiri böyleymiş, O dilediğini yaptı’ de. Zira ‘keşke’ şeytanın işini açar.” (Müslim, Kader 34). Bu uyarı bize gösteriyor ki, irademizi geleceğe yöneltmeli, anın kıymetini bilmeliyiz.

Cüz’î irade, kişilik sanal benliği altında kişiye Allah’ın hükmü dâhilinde bahşedilen bir nimettir. Bu nimetin varlığı insana mükellefiyet yükler; yani insan, iradesi sebebiyle sorumludur. Kur’an’da bu hakikat şöyle bildirilmiştir: “Biz insana doğru yolu gösterdik. Artık ister şükredici olur, ister nankör.” (İnsan, 3). Demek ki irade, kulun sorumluluk alanıdır.

Bu nimet vasıtasıyla insan mükellef olarak dünya yüzeyinde yerini alır. Yaşantımız kesret (çokluk) âleminde inşa edilmiştir. Yani biz birbirimize göre varız ve bu âlemde yaptığımız fiillerin karşılığını alırız. Kur’an bu durumu şöyle bildirir: “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür. Kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl, 7-8). İşte cüz’î iradenin hakikati budur: kul ne işlerse, karşılığını bulur.

Ehadiyet denilen hâl, Allah’ın zâtı itibarıyla onu ilgilendirir; bizimle doğrudan bir alakası yoktur. Çünkü Ehadiyet mutlak birlik hâlidir. Tek irade sahibi olan mutlak Ahad, bizi hükmü dâhilinde irade sahibi eylemiş, iyi ve kötü bir gelecek yaşatacak bir kuvve ile payidar kılmıştır. Yani cüz’î irademiz, külli iradenin gölgesinde bize emanet edilmiştir.

Bilmemiz gereken ise, her kuvvenin sahibinin bizzat Allah olduğudur. Yani elimizde olan bir iradeye sahibiz; fakat bu iradeyi de bize Allah vermiştir. O mutlak hükmü dâhilinde insanın tasarrufuna bırakmıştır. İnsan, farkında olmadan çevrenin robotu olarak yaşayıp iradesini kullanmadan hayatını tüketmemelidir. Çünkü irade, insanın yücelmesinin ve sorumluluğunun merkezidir.

Gönül istediği her şeye dünyada sebepler devreye sokularak, ahirette ise kudret devrede olarak kavuşacaktır. İşte isteyen kul olup yaratıcı olan Allah, kulun isteği yönünde hükmü dâhilinde kulun düşüncesini, gene kulun ortaya koyduğu iradenin derece ve şiddetine göre yaratandır. Bu sebeple dua ve niyet, insan iradesinin Allah’a arzıdır; fiil ise onun yaratmasıyla vücut bulur.

İlmi ilahîde her oluşumun gerçekleşmesi için gerekli tüm ilmî serpinti serilmiştir. Bizim payımıza düşen, kendimizin oluşum alanını farzlara dikkat ederek, haramlardan uzak durarak ve nafilelerle derinleşerek yaratım perspektifimizi genişletmektir. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kul bana nafilelerle yaklaşır; nihayet ben onu severim. Onu sevdiğimde işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” (Buhârî, Rikâk 38). Bu hadisin işaretiyle, irademiz farzlarla kemale, nafilelerle derinliğe kavuşur.

Şunu da bilelim ki, big bang öncesi veya sonrası diye bir şey de yoktur. Kur’an’ın diliyle, gökler ve yer bitişikken Allah bunları ayırmış; gökleri sütunsuz olarak yedi gök kılmış, yeri de yedi tabaka olarak yaratmıştır (Enbiyâ, 30; Lokmân, 10). Yani yaratım bir defalık değil, sürekli bir oluş hâlindedir.

“AN”da zaten her şey olup bitmiş olay, Allah’ın nurundan bir tutam ile Nur-i Muhammedî’yi ve ondan tüm âlemleri vücuda getirmesi anıdır. Allah’a göre olup bitmiş bir an olsa da, bize göre süregiden bir hayat perspektifi vardır. Çünkü zaman bize göredir; Allah için zaman yoktur. Bizim evvelimiz ve âhirimiz vardır, O’nun için yoktur.

Biz insan olduğumuz için, zaman içinde ortaya koyduğumuz her oluş an itibarıyla irademiz doğrultusunda bize görünmektedir. Dikkat edersek ayet, “O, her an yeni bir şandadır.” (Rahman, 29) buyurarak bu hakikati beyan eder. Demek ki her an, bizim irademizle ortaya çıkan yeni bir inşa, Allah’ın yaratmasıyla fiile dönüşür.

Cüz’î irade insana verilmiş büyük bir emanettir. Onu yok saymak, insanı robotlaştırır; onu mutlak görmek ise insanı ilahlaştırır. Hakikat ise, iradenin Allah’ın hükmü içinde kula verilmiş bir sorumluluk oluşudur. Şeytan, kişiyi ya kadercilik zindanına ya da bağımsızlık vehmine düşürerek kandırır. Kurtuluş, “kul olarak” yaşamak, iradeyi Allah’ın rızasına yönlendirmektir. Kur’an’ın dediği gibi: “Kim Rabbine yönelirse, O ona yolunu kolaylaştırır.” (Leyl, 5-7).

O hâlde ey insan, iradeni heva ve hevesine değil, Rabbinin rızasına sarf et. Çünkü cüz’î irade senin, yaratma ise Allah’ındır. Sen iste; O dilediğini yaratır.

Zat makamının işaret ettiği mana içeriğiyle kesret âlemi yorumlanamaz. Çünkü zat boyutu, mutlak Vacibü’l-Vücûd’a aittir. Onun mutlak seyrini, kesret âleminin kayıtlı yapısıyla karıştırmak, cebriyeciliğe kapı açar. Bu da batıldır. Kesret âlemini zat makamına göre yorumlayanlar, süslü sözlerle meseleyi kamufle etseler de, içerik itibarıyla insanı iradesizleştirirler. Halbuki Kur’an açıkça: “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 39) buyurarak bu hatalı görüşü reddeder.

Zaman ve mekân, kesret âleminde yaşayan bizler için vardır. Yoktur diyenlerin psikolojileri bozulmuştur. Çünkü biz zamanın akışıyla sınanıyor, mekânın kayıtlarıyla sorumluluk alıyoruz. Hem hızlıca geçtiğini sandığımız zaman aslında kayıtlıdır. Her anın hesabının önümüze adım adım çıkacağına şüphe yoktur. Kur’an, “O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük çıkarlar. Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür, kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl, 6-8) diyerek bu gerçeği beyan eder.

Dünya hayatı hayal değildir. Gerçek bir yaşamdır. Ölüm ötesi hayatın inşası için yegâne tarladır. Bu yüzden “Keşke” demekle oyalanan kişi, anın kıymetini heba eder. Çünkü insan, Rabbinden aldığı cüz’î iradeyle bu âlemde tercihler yapmak üzere gönderilmiştir. Tek kare olan ise, bir tutam nur olan Nur-i Muhammedî’den başka değildir. O da oluşum anımızla alakalı olup fiiller âleminde, fiiller âleminin kuralları geçerlidir.

Yaşam, Allah’ın mutlak hükmünde, insana verilen sanal benlikle gerçek ve somuttur. Şu an somut olarak farkında olduğumuz hayat, sonsuza dek somut olarak önümüzde olacaktır. Bu somut yaşam yalnız dünya ile sınırlı değildir. Çünkü Kur’an: “Ahiret yurdu, işte asıl hayat odur.” (Ankebût, 64) buyurur. Hayatın her safhası apaçık, somut bir tecrübe olarak insana yaşatılacaktır.

Âlemlerin aslı hayal gibi olsa da, kesret âlemi itibarıyla değildir. Yani bu dünya bir oyun ve eğlence değildir. Kur’an açıkça buyurur: “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik, asla yapmayız.” (Enbiyâ, 16-17). Demek ki dünya bir imtihan sahnesidir. Hayal deyip şeriatın emirlerini terk edenler, sadece kendilerini kandırırlar.

İnsan mükerrem olarak yaratılmıştır. Semalardan süzülüp yeryüzünde karar kılmış Allah’ın halifesidir. Onu oyuncu gibi görmek, kâinatı bir senaryo gibi algılamak Kur’an’a aykırıdır. Çünkü halifelik sorumluluk gerektirir. Kur’an: “Andolsun biz Âdemoğullarını şerefli kıldık.” (İsrâ, 70) buyurarak bu hakikati teyit etmiştir.

Âlemleri “kendinde kendini tanıyor, kendinden kendine rücu ediyor” diye yorumlamak da yanlıştır. Çünkü fiiller âlemi, mutlak Vacibü’l-Vücûd’un parçası değildir. Âlemler, O’nun zatından değil, zatının nurundan var edilmiştir. Eğer insanı Allah’ın parçası ve iradesiz görürsen, o da haklı olarak ya: “O hâlde hiçbir şey yapmayalım” diyecek, ya da “Allah beni bu yaşantıya zorladığı için bana zulmediyor” diyecektir. Bu ise Allah’a iftiradır. Halbuki Allah: “Allah insanlara zulmetmez, insanlar kendilerine zulmederler.” (Yûnus, 44) buyurur.

Kader, bir yerlerde eski zamanda yazılmış, kulun mecburen yaşayacağı bir senaryo değildir. Kader, kişinin sahip olduğu varlıktan içinde cem ettiği mana miktarıdır. Bu mana miktarını yaşamak zorundasın. Fakat mana miktarını, eline verilen ilim, irade ve kudret ile her an değiştirme kuvvesine sahipsin. İşte bu yüzden mükellefsin.

Kimse kendini kandırmasın. Sadece yaptığının karşılığını alacaksın, o kadar! Senin oturman da çalışman da kaderindendir. Kader takdir edilendir. Ama bu takdirin değişim yuları da Allah’ın hükmü dahilinde senin eline verilmiştir. Çünkü Allah: “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür, kim zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl, 7-8) buyurmuştur.

Ey insan, iradeni hafife alma! Senin cüz’î iraden Allah’ın hükmü içinde sana verilmiş büyük bir emanettir. Ne cebriye gibi iradeyi inkâr et, ne de kaderi hiçe say. Çünkü senin yaptığın tercihler, Allah’ın ilminde zaten mevcuttur. Lakin sonuç senin seçimine göre yaratılır. Bu yüzden kul çalışır, Allah yaratır. Kurtuluş, iradeyi Allah’ın rızasına yöneltmektir.

Unutma ki, sen kaderini yazan değilsin ama kaderini yaşayan bir kulusun. Allah’ın nurundan yaratılmış bir varlık olarak, senin önünde sonsuz imkân kapıları var. Onları açacak anahtar, senin iradendir. O halde iradeni heva ve hevesine değil, Rabbinin emrine teslim et!

Hem ne kötülükleri Allah yazmamıştır, ne de iyilikleri Allah yazmıştır da sen onları zorunlu yaşıyorsundur. Böyle bir düşünce, Allah’a zulüm isnat etmek olur ki, bu apaçık iftiradır. İnsan için iyilik ve kötülük olabilecek şeyleri Allah, vahiy ve peygamberler vasıtasıyla bildirmiştir. İnsan ise kendi iradesiyle, istemesinin şiddetine göre bu fiillerden birini seçer; Allah da kulun iradesine göre onu yaratır. İşte burada kulun sorumluluğu başlar.

“Şer olmasa hayır olmaz, her şey zıttıyla kaimdir” denilerek insana zorunlu bir yaşantı yüklemek, insanın iradesini iptal eder. Bu yaklaşım hem zulümdür hem de Allah’ın şanına yakışmaz. Çünkü Allah, kullarına zulmetmekten münezzehtir. Şer için yaratıldı, onu yaşamak zorunda bırakıldı demek, Allah’a iftiradır. Oysa Allah, her kuluna irade vermiştir; kim iyilik yaparsa karşılığını, kim kötülük yaparsa onun cezasını görecektir.

İnsanın yaptığı terkiplerin sonucu olan iyilik veya kötülük, mutlaka karşılığını bulur. Çünkü Allah’ın yarattığı kâinat, karşılıklar esasına göre çalışır. Kur’an’da: “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür, kim zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl, 7-8) buyurulmuştur. Hiçbir hayır karşılıksız kalmayacağı gibi, hiçbir şer de cezasız bırakılmaz. Allah, Serîu’l-Hisâb’dır; yani hesabı çabuk görendir. Kişiden sadır olan her şeyin karşılığını hem dünyada hem de ahirette verir. Ve asla kimseye zerre kadar zulmedilmez.

Vahdet-i Vücûd meselesinde de dikkatli olunmalıdır. “Cüz’î irade yoktur” sözü, vahdet anlayışını yanlış yorumlayanların iddiasıdır. Evet, zat boyutu itibarıyla mutlak birlik söz konusudur. Fakat bu, kesret âlemine taşınamaz. Kesret âleminde sınırlar vardır, bireyler ayrıdır ve herkes bağımsız bir kuldur. Eğer zat boyutuna ait bir hakikati kesret âlemine monte edersen, hem kendin saparsın hem de peşinden gidenleri saptırırsın.

Allah’ın esmâsı olarak işaret edilen kuvveler, her bir varlıkta farklı oranlarda terkip edilmiştir. Bizler bu terkiplerle var olmuşuz. Ne yaparsak yapalım, Allah’ın mutlak hükmünden çıkamayız. İşte buna mutlak kader denir. Bunun dışına çıkmak mümkün değildir. Ancak muallak kader vardır ki, o da kulun iradesine bağlıdır. İnsan, yaptığından mesuldür. Bu yüzden halife kılınmıştır.

Ey insan! Sen yeryüzünde Allah’ın halifesisin. Sonsuz bir yaşama ve sonsuz mana terkiplerine kanat çırpman için yaratıldın. Allah seni iradeli kıldı; dilediğini seçmen için sana akıl ve kalp verdi. Mutlak kaderin dışına çıkamazsın ama muallak kaderinle hayatını şekillendirirsin.

O halde, iradeni heva ve hevesine değil, Rabbine yönelt. Çünkü sana düşen çalışmaktır, yaratmak ise Allah’a aittir. Allah’ın hükmünde sabit olan tek şey, kimsenin zerre kadar zulme uğramayacağıdır. O halde iradeni iyilikten yana kullan; farzlarla korun, nafilelerle yüksel, haramlardan uzaklaş. Böylece sen de “sonsuz güzelliklere kanat çırpan mutlu kullar” arasına katıl.

Bu olayı “İnsan Sûresi 29-30” ayetleri ile olayı daha biraz açalım: “Şüphe yok ki bu, bir hatırlatmadır. Artık kim (diler ve) inşa ederse Rabbine doğru bir yol tutar.” Muhakkak ki bu size hatırlatılan yol, Rabbine giden yoldur ve sana bildirilmiştir. İşte kim bu bildirilen Rabbin yolunu inşa ederse, yani bu iletilen Rabbin yolunda gerekli çalışmayı yaparsa, o Rabbine doğru sağlam bir yol tutmuş olur. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Ayette geçen “-kim tutarsa bu yolu” ile “-kim tutmazsa bu yolu” şıkları, kula verilen iradeyi barındırmaktadır. Yani insanın seçme kudreti vardır; iradesiyle bu yolda yürümeyi ya da yüz çevirmeyi tercih eder. Bu, Allah’ın hükmü dâhilinde insana verilmiş bir nimettir.

“Allah dilemedikçe onlar, bir şeyi dileyemezler. Şüphe yok ki Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Buraya da dikkat edin. Önceki ayette kim belirtilen yolu nefsinde inşa ederse Rabbine doğru bir yol tutmuş olur denildi. Rabbine doğru yol tuttuğunda ise, bu yolun inşası aslında Allah tarafından gerçekleşmektedir. Yani biz, bize verilen cüz’î irade ile isteriz; fakat o iradenin gerçekleşip fiile dönüşmesini yaratan bizzat Allah’tır. Çünkü iki yaratıcı düşünülemez, bu apaçık şirktir. Buradaki beyan, hem irade hem de inşanın insana ait olduğu zannını tashih etmektedir. İrade kulda vardır ama inşa yani yaratım Allah’a aittir.

Önceki ayette insanın iradesi vurgulanırken, bu ayette olayı bilmeyen zahir ehline uyarı yapılarak inşanın Allah’a ait olduğu bildirilmiştir. Çünkü insanın varoluş arka planı, Allah’ın esma kuvveleriyle işaret edilen mana terkibidir. Dolayısıyla insandaki her türlü inşa, ancak Allah’ın inşa etmesi ile gerçekleşir. Çünkü insan Allah ile kaimdir.

Burada özellikle “irade” değil “şae” fiilinin geçmesi çok önemlidir. Eğer “irade” kelimesi geçseydi, o zaman dünyadaki sınavın bir anlamı kalmazdı; insanın seçimi boşa çıkardı ve cehennem de zulüm olurdu. Oysa ki Allah defalarca, asla zulüm etmeyeceğini, kulun sadece çalışmasının karşılığını alacağını bildirir. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 39).

Bu bir çok ayet ve hadiste açık seçik beyan edilmiştir. Dolayısıyla bu ayette geçen “inşa” kelimesi asla ve asla “irade” anlamında kullanılmamalıdır. İrade anlamında yorumlanırsa, cebriye mezhebinin batıl görüşüne kayılır ki bu da bozuk bir itikattır.

Netice olarak, cüz’î irade insana verilmiştir ve kul bu irade ile Rabbine doğru yol tutar. Ancak o yolun inşası, o yolun varlık bulması, Allah’ın yaratmasıyladır. İşte bu hakikat, insanın hem mükellef hem de muhtaç olduğunu gösterir. Kul iradesini doğru yönde kullanmalı, Rabbi’ne yönelmelidir.

Yorum yapın