87) ALLAH’IN DEĞİŞMEZ KADERİ NEDİR?

Kader olayını tam olarak anlamak için varlık âleminin temeline inmek gerekir. Yoksa bu olay asla anlaşılmaz. Onun için de yaratım alanının künhüne inip bize doğru adım adım gelelim.

Olayı anlamak için Nûr-i Muhammedî olarak bize sunulan hakikati iyi bilmemiz gerekir. Olay şöyle başladı: Allah, zâtının nurunu ışıldamasını kendinden kendine olarak seyretti.

Seyrederken bir tutam nurunun içindeki nurun ışımasını karartıp saçtı. Yoksa tüm esmâ kuvveleri yüzde yüz olacaktı ki, varlık âlemi oluşamazdı. İşte bu “bir tutam nur” diye tasvir ettiğimiz nurun yani ilmin mahiyetini bilmemiz ise olanaksızdır. Çünkü yaratılmamıştır.

Zâtın saçtığı kendi nurundan, yani kendisinden yansıyan ilminden, gene ilminde yani nurunda, ilminden ilmi suret olarak var ettiği nurunu yani ilmini, kendisini seyretmeyi dileğince kendinden kendine zuhûr etti. Yani “Hu” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet, Allah ismiyle kendi zâtına baktı. Saçılan kendi nuru da zâtı gibi doğmamış, doğrulmamış hem başka mekâna aktarılmamış bir halde kendi nazargâhına sunuldu.

Eğer o bir tutam nurun ışığı alınmasaydı, varlık oluşamazdı. Düşünsenize; yüzde yüzlük tüm manalar terkip olup varlık olamaz ki! Yani bir tutam nurun ışığı alınıp terkip oluşturabilecek şekle koymak suretiyle varlıkları seyr âlemine koydu.

Zaten nuru sonsuz ışıltı olduğu için, bir tutam alınıp ışığı alındıktan sonra sunulmasaydı halk oluşmazdı. O manalar, yani ışıltı, ancak kendisinde olur ve yalnız kendi olurdu. Seyreden ve seyredilen oluşmazdı.

Bu saçılan nurdaki sıfat ve kuvveler, bize sıfat ve esmâlar ile işaret edilen manalar olarak aktarıldı. Ef’âl âlemi olarak bilinen, varlık kokusu alan her şey ise esmâlarla işaret edilen mana terkiplerinin kompozisyon olarak birlikteliğinden oluştu.

İşte Allah’ın kendini nurunu seyrederken bir tutam nurunun içindeki nurun ışımasını karartıp saçması olayı, tüm varlıklardaki miktarı yani sahip olabilecekleri tüm kaderi ilmek ilmek dokudu. İşte bu asla değişmez mutlak kader olarak sunuldu. Yani varlıklardaki sahip olunabilen tüm kapasite bu nurun mahiyeti ile sınırlandı.

Mana terkiplerinin kompozisyon olarak birliktelikteki zaman ve mekân, yani bizim kendimizi içinde bulduğumuz zaman ve mekân ise, bu terkip kompozisyonların birbirlerine göre oluşturdukları durumlardan başka bir şey değildir. Bu durumun oluşturduğu on sekiz bin âlem ve on sekiz bin âlemden zuhûr eden melek, insan, cin ve diğer varlıklardır.

Nasıl ki güneşin dünyaya gelen ışığı güneşten ayrılmaz ve saçılan ışık ondan kopmayarak güneşle beraber güneş ise, aynen öyle de Allah’ın nuru Allah’tan ayrılmaz olup O kendi zâtî nuru ile beraber bölünmez, parçalanmaz olan mutlak zattır.

İşte mutlak zat, o tam ışıltılı nuru tekrar insanın sinesine yerleştirmiştir. Ama insan et kemik bedenin zevkleriyle haşir neşir olduğundan bu nuru unutmuş ve hissedemez olmuştur. Zaten tüm amellerimiz o nuru kendimize yaklaştırmak içindir. Aslında daha doğrusu, tüm amellerimiz o nura yaklaşmamız içindir.

Her şeyin oluşumunu oluşturup ana kaynağı olan doksan dokuz isim ile işaret edilen nur, Nûr-i Muhammedî’dir. Buradaki doksan dokuz isimden kasıt, bu isimlerle işaret edilen ayrı ayrı manalara verilen isimlerdir. Detayları ise sonsuz ve sınırsızdır. Allah’ın nurundan bir tutamdır tüm âlemlerin aslı. Bu bir tutam nurun sonu veya sınırı olur mu? İşte doksan dokuz isim için “Allah’ın nurundan bir tutam” diyebiliriz. Tutamın öz cevheri işte budur.

Allah’ın varlığı yarattığı ana cevher, kendi öz manaları olan doksan dokuz öz cevheridir. Bu doksan dokuz esmâ öz cevheri her anda, her varlıkta tecellî etmektedir. Hangi konuda hangi esmâ kuvvesinin hangi şeyi tecellî ettireceğini Allah Teâlâ elbette bilicidir. İşte bu mutlak yazılan kaderdir.

Dolayısıyla külli irade, Allah indindeki tüm yazılım, alternatif sonuçları ile mevcuttur. Esmâ kompozisyon ve terkiplerin sonucu oluşabilecek tüm alternatif sonuçlar Allah tarafından bilinmektedir. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulur: “Biz her şeyi bir kader ile yarattık.” (Kamer, 49)

Allah Âdemoğluna irade, kuvvet ve kudret vermiştir. Bu irade, kuvvet ve kudretiyle kendisindeki rububiyet alanıyla alakalı olarak yapmış olduğu değişim ile kendisindeki o esmâ kuvvesinin açığa çıkış şeklini değiştirmeye başlar.

Bu değişim sonucu kişinin yaşam alanı da değişir. Ama tüm değişen ortam gene de doksan dokuz esmâ manaları dâhilindedir. Asla ve asla bu doksan dokuz öz cevherinin içeriğinden dışarı çıkamaz.

Bu takdirde kul, Allah’ın kişinin kendi terkibinden zuhûr eden iradesi oranında esmâ kuvvelerini kullanarak bir sonraki anını oluşturur. Bu da kişinin kendi yaşam alanı, yani dünyası olarak açığa çıkar. Böylece kişi, zuhûr ettiği manalarını, içinde bulunduğu an itibariyle, sahip olduğu rububiyet dairesi oranında Allah’ın kulu olarak hayatını sürer.

Yani Allah’ın takdiri, zaman ve mekândan öte, sonsuz ve sınırsız ilmi ile oluşmuş esmâ kuvvelerinin olacak her şeyi ve bunların tüm alternatif sonuçlarını an itibariyle biliyor olmasıdır. Çünkü varlığını oluşturan öz cevher onundur ve onun içindir. İşte onun için de insanın kaderi çizilmiş ve kalem kurumuştur.

Nitekim hadis-i şerifte buyurulur: “Allah’ın kalemi, olacak her şeyi yazmış ve kurumuştur.” (Tirmizî, Kader 16) Ama insan kendisindeki içeriğin oransal bütünlüğüne karışmaksızın, kendisine yansıyan doksan dokuz öz cevherin terkipsel oranlarını yükseltip alçaltma yeteneğine sahiptir. Onun için de mükelleftir.

Dolayısıyla irade edip istekle yöneldiğimiz ve oluşumunu gerçekleştirdiğimiz her fiilimizden sorumluyuz. Yoksa dünyada oluşumuz ve dünya yaşantısı saçma olurdu. Bu da Allah’ın şanına yakışmazdı. Kur’an bize bu hakikati bildiriyor: “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür, kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl, 7-8)

Ey insan! Kaderini yazan Allah’tır; senin elinde olan ise iradenle kendi rububiyet alanında seçim yapmandır. Sen her seçiminle kendi yolunu açarsın. İyiye yönelirsen nurun artar, kötülüğe yönelirsen karanlık basar. Kalemin yazdığı değişmez kader, esmâların bütün ihtimallerini kapsar. Senin sorumluluğun ise bu ihtimaller arasından seçimini yapmaktır.

Unutma, Allah’ın ilminden hiçbir şey dışarı çıkmaz; fakat senin gayretin, yönelişin, niyetin ve amelin senin bireysel kaderini şekillendirir. Bu yüzden hayatın bir imtihandır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in buyurduğu gibi: “Akıllı kişi, nefsini sorguya çeken ve ölümden sonrası için hazırlık yapandır.” (Tirmizî, Kıyâme 25)

O hâlde biz de akleden kalbimizi uyanık tutalım, amelimizi güzel yapalım ve Rabbimizin çizdiği bu ilahî kader içinde en hayırlı yolda yürüyelim. Çünkü gerçek özgürlük, Allah’ın ilmindeki güzellikleri kendi irademizle seçebilmektir.

Yorum yapın