Dikkat ediniz ki sarık ve aba giyildiğinde Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hafızada canlanır. Sarık ve aba, dış görünüşün sembolüdür; fakat asıl değer, o sembolün kalpte doğurduğu Resulullah sevgisidir.
Elbise, hatırlamaya vesiledir; hatırlamaksa feyze kapı açar. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmrân 31)
Bu da, sevap denilen ve aslında Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ruhuyla senkronize edip bir feyiz akıntısına sebep olur. Sevap, bir davranışın değil, bir yönelimin meyvesidir. Ruh, Resulullah’ın nuruyla temas ettiğinde, ilahî frekansa bağlanır ve o bağlantı kalbe feyz indirir.
Yani olay giyside değil, kişinin Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e ruhunu yönlendirdiği nispette feyiz alır. Feyiz, şekilden değil niyetten doğar. Giysi, gönül aynasına ışık düşürürse nur olur; sadece gösteriş olursa perde olur.
Ama sarık, cübbe giyilir de Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hiç hafızada tutulmaz ve aklına dahi gelmezse; hem aksine insanlar bana saygı göstersinler diye giyinirse ve sırf öyle giyindiği için bir sevap kazanmış olmaz. Riyâ, ibadeti bozar. Dış elbiseyle iç niyet ters düşerse, zâhirde nur gibi görünen giyimler bile karanlık olur. “Ameller niyetlere göredir.” (Hadis, Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1)
Aksine giyerek kibre büründüğü için günah kazanır. Kibir, şeytanın elbisesidir. Kutsal kıyafeti kibirle giyen, aslında o elbiseyi kirletir. “Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez.” (Hadis, Müslim, Îmân 147)
Bazı Allah kulları vardır ki, her hâl ve durumda Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ile yaşarlar, hem tüm örf ve âdetleri geride bırakarak…
Bu hâl, “Muhammedî hâl”dir. Bu kullar, zahirde ümmettir, bâtında nurun yansımasıdır. Onlar, Resul’ün ahlâkını yaşar, onun nefesiyle nefes alır. “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Hadis, Muvatta, Hüsnü’l-Huluk 8)
Esas olan işte bu… Ne mutlu o kullara… Asıl gaye, Resulullah’a benzemektir; onunla hemhâl olmaktır. Elbise, hâli temsil eder; ama hâl olmadan elbise anlam taşımaz.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, ahir zaman peygamberi olduğu için, dünyanın öyle noktasına gelmeliydi ki; hem zikir dili olan yani rabbânî dil olan Arapçayı en pürüzsüz şekilde konuşacak, hem örf ve âdetiyle tüm insanlığı kuşatacak, hem de fesahat ve belâgatiyle tüm dillere destan yazdırıp gönülleri celp etmeliydi.
Resulullah’ın gelişi, ilahî planın doruk noktasıdır. Onun dili, vahyin sesi; onun ahlâkı, fıtratın özüdür. “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ 107)
Yani bulunduğu konum, tüm varsayımları altüst edip, Allah’ın mutlak kaderinin insanlık için tecellisinin son merhalesi olacaktı. Risaletin zemini, kaderin hikmetine göre seçilmiştir. Her şeyin yeri, zamanı ve şahsı Allah’ın ilminde belirlenmiştir. “O, her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır.” (Kamer 49)
İşte Hicaz bölgesi bunun için en ideal merkezdi. Hicaz, kalplerin merkezidir. Orası, vahyin ilk yankısının duyulduğu yerdir. Coğrafya değil, kaderin mihrakıdır.
Kâbe ise, dünyanın altın oran mahallinde yer alıp, tüm dünyaya kalb olacak hâlde idi. Kâbe, zahirde bir yapı, bâtında bir merkezdir. Dünyanın kalbinde yer alması, tevhidin merkeziliğini sembolize eder. “Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ev, Mekke’deki mübarek Kâbe’dir.” (Âl-i İmrân 96)
Yani Mekke ve Medine hasbelkader değil, mutlak kaderle son risalet için seçilmişti. Mekke’nin bereketi, kaderin kelimesiyle yazılmıştır. Medine’nin huzuru ise o kelimenin merhametle yankısıdır. “Allah, bu beldeyi haram ve emin kılmıştır.” (Kasas 57)
Şurada olsaydı şöyle yapardı demek hatadır. Resulullah’ın her hâli, Allah’ın muradına göreydi. Onun adımlarına alternatif düşünmek, kaderin hikmetine karşı söz söylemektir.
Çünkü Allah, onun dünyaya gelmesini orada planlamış ve orada dünyaya gelmesi için ta Hz. İsmail (aleyhisselam)’dan plan yaparak Mekke’den dünyaya açılmasını mukadder eylemiştir.
Her peygamber, öncekine bağlanır; Hz. İsmail’in duası, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’de kabul bulmuştur. “Rabbimiz, onlara kendi içlerinden bir peygamber gönder.” (Bakara 129)
Dolayısıyla da “şurada olsa, şöyle yapardı” demek çok büyük bir hatadır. İlahi hikmet, insan aklının kıyasına sığmaz. Peygamberin varlığı bile, yaratılışın en kusursuz çizgisinde tecellî etmiştir. “O, heva ve hevesinden konuşmaz; o (söyledikleri) ancak kendisine vahyedilendir.” (Necm 3–4)
Sarık ve aba, sadece şekil değil, aslı şuurdur. Yani giyen eğer ki, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i hatırlamıyorsa, yalnızca kumaş taşır. Kıyafet değil, niyet insanı Resulullah’a yaklaştırır.
Riyâkârın elbisesi süslü, kalbi boş olur; mütevazının elbisesi sade, kalbi dolu olur. Kaderin seçimi tartışılmaz; çünkü Allah’ın seçtiği yer, zaman ve kul en mükemmeldir. Gerçek ümmet, Resulullah’ı yalnız hatırlayan değil, onunla yaşayan kişidir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i hatırlatan şeylere hürmet et; ama onları putlaştırma. Giydiğin her elbisede niyetini kontrol et.
Riyâdan sakın; tevazu, Resulullah’ın sünnetidir. Kaderi kıyas etme; hikmeti tefekkür et. Mekke ve Medine’nin faziletini bil; çünkü orası vahyin nefesidir. “Kim benim sünnetimi yaşatırsa, beni sevmiş olur.” (Hadis, Tirmizî, İlim 16)
Sarık, aba, cübbe… Hepsi birer semboldür. Ama en büyük sünnet, kalpte yaşayan Resulullah sevgisidir. Giyinen değil, yaşayan kurtulur; hatırlayan değil, onunla hemhâl olan yücelir.