Nefis meselesi, aslında insanın “ben kimim, bende kim konuşuyor, beni nereye sürüklüyor?” sorusunun özüdür. Nefsi tanımak, kendi direksiyonunu kimin tuttuğunu görmek demektir.
Kişi nefsini tanıdıkça, Rabb’ine karşı kulluğunu da daha berrak bir şekilde idrak eder. Çünkü nefis anlaşılmadan, teslimiyet de, takva da, tezkiye de tam manasıyla kavranamaz.
Nefis direksiyonda şofördür… Şimdi konuyu izah edelim… Nefsi direksiyondaki şoför gibi düşündüğümde şunu anlıyorum: Varlık arabasının motoru ruh, yakıtı irade, haritası vahiy, direksiyonu ise nefistir. Direksiyonda kim oturursa, benlik o tarafa doğru akar.
Eğer nefis vahyin rehberliğinde kalbin emrine girerse, araba emniyetle hakikate doğru yol alır. Ama nefis direksiyonda hevasıyla oturursa, uçuruma doğru hızlanan bir araba gibi insanı helake götürür.
Dikkat ettiyseniz “ben” diye bir iç duygu olan varlık mahallimiz vardır. Ve bunun ne olduğunu da asla göremeyiz. Ama ben derken elimizi göğüs kafesimizin tam ortasına götürürüz. Sol göğsün altında kalp, sol göğsün üstünde sır, sağ göğsün altında ruh, sağ göğsün üstünde hafi, nefes ile yemek borusunun kesiştiği noktada da ahfa yer alır.
“Ben” derken elimizin göğüs ortasına gitmesi boşuna değildir. Kalp, sır, ruh, hafi, ahfa; hepsi birer ayrı derinlik katmanı olarak “ben” dediğimiz cevheri taşır. Aslında benliğimiz, bu latifelerin ortasında durur, hepsinden etkilenir, hepsine hükmetmeye çalışır.
İşte nefis, bu mahalleri kullanarak bizi ya Hak’ka doğru yürütür ya da hevasına esir edip dağıtır. Kur’ân kalbi “akleden merkez” olarak anarken (Hac, 22/46), bu latifelerin tamamı etrafında dönen benlik de imtihanın kalbidir.
İşte bu beşgenin tam ortasına iman tahtası derler. İçeriğinde benliğimiz ve tabii ki benliğimizin büründüğü tüm inançsal duygular yer alır. Aynı sistem, et kemik bedenin devamı ikinci bedenimiz olan ruh bedenimizde de mevcut.
İman tahtası dediğim o merkez, aslında bütün kaderimizin seyrini belirleyen iç tahtadır. Oraya ne yazılırsa ona göre yaşarız. Oraya şirk yazılırsa, nefis o yazıya göre direksiyonu tutar. Oraya tevhid ve teslimiyet yazılırsa, nefis o yazıya göre güzelleşir ve tezkiye olur.
Bu sistem hem dünya bedenimizde hem de ruh bedenimizde aynı nizamla işlediği için, “bugün ne isek, yarın kabirde de odur” hakikati ortaya çıkar. “Allah, iman edenleri dünya hayatında da ahirette de sabit sözle sağlamlaştırır.” (İbrahim, 14/27)
Bir de alnımızın ortasında nefsi nâtıka yer alır. Nefsi nâtıka, nefsin tutunduğu mahal olup, genel olarak akıl bazlı çalışır ve onun da tutunduğu mahal “benlik” merkezidir. Genel olarak beyin ve bağırsak bazlı olarak kişiyi yönlendirir. Çünkü gözünü bunlarla hayata açmış ve benliğe bu yönde hazlar yaşatır.
Nefsi nâtıka, yani konuşan nefis; aklı, dili, düşünceyi, hesapları, planları kullanarak kendine alan açar. Beyin ve bağırsak üzerinden konuşması da manidardır; biri düşünce, diğeri haz merkezidir.
Eğer nefsi nâtıka aklını vahyin emrine vermezse, konuşan nefis, konuşan heva hâline dönüşür. İşte bu yüzden “Nefislerinizi temize çıkarmayın, kimin muttaki olduğunu en iyi Allah bilir.” (Necm, 53/32) hitabı, nefisle akıl arasındaki bu ince dengeyi bize hatırlatır.
Lakin benliğimiz, iman kuvvesine bürününce, işte o zaman nefis; akıl melekesini imanın emrinde kullanarak, beyin ve bağırsakların kisvesinden çıkıp, benliğimizin yönlendirmesi ile iman bazlı olarak gelişmeye başlar. Çünkü nefis, her zaman uzun vadede kendisi için en iyi olanı seçer.
Benlik iman nuruna bürününce, nefis de yavaş yavaş “şerre koşan şoför” olmaktan çıkıp “hayra çalışan hizmetkâr” olmaya başlar. Zira nefis mahiyeti gereği menfaatini ister; biz ona sonsuzluk menfaatini gösterdiğimizde, kısa hazlardan sıkılıp ebedî saadetin peşine düşer.
“Kim Rabbi’nin huzurundan korkan ve nefsini hevadan alıkoyansa, şüphesiz cennet onun yurdudur.” (Nâziât, 79/40-41) ayeti, nefsi korkutarak değil hakikati göstererek eğitmemiz gerektiğini fısıldar.
İman bazlı olaylara baktığında, bakışı genişler ve artık sonsuzluk diyarında mutlu olmak için benliğe direktif verecek ve bedensel zevkler kendisine acı gelmeye başlayacaktır.
Nefis, iman penceresinden bakmayı öğrendikçe, dünyevi hazların aslında acıya dönüşen şekerler olduğunu fark eder. Artık harama el uzattığında içinde bir yanma başlar; helale yöneldiğinde ise kalpte bir ferahlık belirir.
Bu hâl, nefisle ruhun çekişmesinin nefis lehine değil, ruh lehine dönmeye başlamasıdır. “Dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân, 3/185) hakikati nefste yerleştikçe, bedensel hazlar ruha ağır gelmeye başlar.
Benliğimiz varlığımızın temel hüviyetidir. Birçok cihetle yol alıp gider. Lakin tümünü nefsin arzu planı dâhilinde çizer. Çünkü nefis, özü itibarıyla kişisel algılama ve isteme dürtülerinin temel mahallidir. Ve kişisel pilottur. Çekip götürür tüm duygularıyla kişilik trenini…
Benlik, varlık imzamızdır; nefis ise o imzayı nereye atacağımıza karar veren iç pilot. Eğer bu pilot eğitilmezse, imzamızı batıla, zulme, isyana atarız. Eğitilirse, aynı nefis bu defa imzayı secdeye, tevbeğe, hizmete, adalete atar. İşte nefsi kınayan ayet (Kıyame, 75/2), bu imza atan mahalli bize gösterir; benliğimizin kaderini, nefis eğitimine bağlar.
Nefis, “benlik” mahalline varlık şuurunu aşılayan temel kişilik hüviyetidir. Yani nefis, her bir varlığın kendisine özgü olan öz hüviyetinin algılama ve algısını fiiliyata yönlendirme merkezidir.
Nefis denilen kişisellik merkezi, her “ben” sahibi olan her bir varlıkta yer alır ve öylece kişinin yaşayabilmesi için kişiyi yönlendirir ve çekip götürür.
Nefis olmasa “ben” deme şuurumuz da olmazdı. Nefis, yanlış tanındığında sadece düşman gibi görülür; hâlbuki o, doğru terbiye edildiğinde en büyük dosttur. Çünkü kendimize ait “ben” şuurunu taşıyan da odur, o “ben”i Rahman’a eğip secdeye götüren de odur.
“Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir, onu kirletip örten ise ziyana uğramıştır.” (Şems, 91/9-10) ayeti, nefsi varlığın özü olarak tanımlar; mesele, onun hangi yöne çalışacağıdır.
Her bir nefis, sahip olduğu algılama oranına göre de kişinin ruhunu şekillendirip yaşam alanında yerini alır. Bu algı merkezi genelde anlık keyfiyete göre çalışır. Tüm zevkleri bizzat nefis hisseder. Onun için de her zaman zevk mahalli nerede ise, oraya yönelir. Lakin zevki “benlik” adına tadar.
Nefis, zevk damaklarımızdır. Lezzeti o hisseder, acıyı da o hisseder. Bu yüzden de çoğu zaman “şimdi”nin keyfine bakar, “ebed”in hesabını ihmal eder. Tasavvufta nefsi oruçla, zikirle, hizmetle, sabırla eğitmemizin sebebi budur; damak değişsin diye.
Zira haramda aldığı lezzet, ahirette acıya döner; helaldeki meşakkat ise ebediyette tatlıya inkılâp eder. “Belki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır; sevdiğiniz bir şey de sizin için şer olabilir.” (Bakara, 2/216)
İşin aslı, “benlik” bizim hüviyet alanımızdır. “Kalp” kişilik padişahıdır. “Sır” kişilik ilham merkezidir. “Ruh” kişilik enerji mahallidir. “Hafi” kişinin yaptığı işle bütünleşme merkezidir.
“Ahfa” kişinin tadını alma merkezidir. “Nefis” ise tümünü sürüp götüren ve tüm zevk veya azabı hisseden merkezdir. Kişi tüm bu duygu merkezleri ile kişidir. Ve tüm bu duygular ebede kadar kişi ile kalacaktır.
Bu latifelerin her biri bir sarayın odaları gibidir; padişah kalp, ilham odası sır, enerji odası ruh, derin tefekkür odası hafi, en gizli tat odağı ahfâ… Nefis ise bu sarayın içindeki gezgin seyircidir; her odada dolaşır, her odanın tadını kendince yorumlar.
Bu latifeler ebediyete uzandığı için, dünyada hangi odayı nasıl kullandıysak ahirette de o hâl üzere dirileceğiz. “Kalplerin, gözlerin döneceği o gün” (Nur, 24/37) gelmeden önce, iç sarayımızın düzenini nefisle birlikte ıslah etmek zorundayız.
“Benlik” merkezimiz ise, birçok yerden ilim alır. Lakin algı merkezi olan nefis, et kemik bedenin isteklerine göre kişisel yaşama yön verdiğinde, işte o zaman akli doneler veya aklıyla çözemediği hâlde kendisine itimat ettiği birine uyarak yani iman ederek edindiği yol kendisine örtülür. İşte bunları nefis, zevk elde etmek için muhakeme gücünü kullanarak yapar.
Benlik, kulağı çok olan bir merkezdir; şeytandan da duyar, nefisten de duyar, melekten de duyar, vahiyden de duyar. Ama karar anında çoğu zaman nefis, “zevk nerede?” diye bakıp hüküm verir.
Eğer nefis, imanla eğitilmemişse, hakikatli bir nasihatin bile üstünü örter, “zevkim bozulmasın” diye yüz çevirir. Kur’ân’ın “Nefsini ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye, 45/23) diye uyardığı nokta tam da burasıdır; nefis zevki için hakikati örtmeye başladığında, kişi kendi içinden put üretir.
Şeytan ateşten yaratılmış ya, peki nefis neden yaratılmış? Bu soruyu sorarken, nefsi sanki ayrı bir madde gibi düşünmek yerine, her varlıkta yaratılıştan bulunan bir “algı ve isteme merkezi” olarak görmek, meseleyi berraklaştırır. Nefis, “ne ile yaratıldı?” sorusundan çok, “neye yöneltildi?” sorusuyla anlam kazanır.
Her bir varlığın nefsi olduğu gibi cinlerin de nefsi vardır. Zaten o zaman ki cinlerin lideri olan Ezazil, nefsini tezkiye etmediği için nefsine uyup kibre bürünerek Âdem’e secde etmediği için şeytan olmuştur. Dolayısıyla nefis, herhangi bir şeyden yaratılmamış olup, soyut bir kavram olarak, her bir varlığın algı merkezi olarak kişiyle birlikte var edilir.
Şeytanın “Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten, onu çamurdan yarattın.” (Sad, 38/76) deyişi, nefisle şeytanın nasıl işbirliği yaptığını gösterir. Nefis için asıl mesele unsuru değil, yönelişidir.
Ezazil’in hikâyesi, nefsini tezkiye etmeyen bir ârifin nasıl sapabileceğini gösteren ibret aynasıdır. Demek ki nefis, cinlerde de, insanlarda da aynı imtihan merkezidir.
Nefis, “ben” diyen her varlıkta vardır; maddeye bağlı bir kütle değil, yönelişe bağlı bir merkezdir. Bu yüzden nefsi düzeltmek, sadece insan işi değil, tüm “ben” diyen varlıkların kaderidir. Tezkiyesiz nefis, bilgiyi bile kibirlerine sermaye yapar.
Nefis toprak olsa bizle uyum içinde olur. Neden uyum içinde değil? Aslında nefis, algı merkezimiz olarak her zaman kişiyle uyumlu yaşar. Lakin kişi iman edip sonsuzluğa yüzünü çevirince, işte o zaman nefisle savaş başlar. Çünkü bize akıl sınırlarının dışında kalan bir bilgi gelmiş. O da sonsuzluk ilmidir.
Algı merkezimiz de et kemik bedende gözünü açtığı için, burayı esas sanır. Lakin akıl sınırlarının ötesinde var edilen yaşamın olması ihtimali veya dünyanın içindeki tüm haşmetiyle altmış yetmiş yıllık bir ömür için olamayacağı idraki ile algı noktamızı zorlamaya başlarız.
Nefsin “toprak gibi” olduğunu zannettiğimizde yanılırız. Toprak, üzerine ne ekersen onu veren mütevazı bir aynadır; nefis ise ekileni sürekli yorumlayan, değiştirmeye çalışan bir iç avukattır. Onu zor bulan da tejkiyesiz hâlini görmektedir. Aslında nefis, fıtraten uyumsuz değil; terbiyesiz bırakıldığında uyumsuzlaşan bir iç çocuktur.
Nefisle savaş, nefis kötü olduğu için değil; nefis kısa vadeye kilitlendiği için başlar. İman gelip ebedi gösterince, nefis kısa tatlarla sonsuz mutluluk arzusu arasında kalır. İşte bu sıkışma haline “mücâhede” diyorum. Kişi o anda karar verir:
Ya nefsi dünyaya razı edip ahireti satar, ya da nefse ebedi mutluluğu gösterip dünyadan vazgeçer. Bu yüzden “Allah’a, ahiret gününe gerçekten iman eden kimse, hayır söylesin ya da sussun.” (Buhârî, Edeb, 31) buyuran hadis, nefsin konuşma düzeyinden bile eğitilmesini ister.
Şeytan sadece fısıldarken bu nefis apayrı bir şey mi? Şeytan dışarıdan çağıran bir fısıltı, nefis içeriden cevap veren bir eğilimdir. Biri vesvese atar, diğeri o vesveseye “evet mi, hayır mı?” diye karşılık verir. Bu yüzden nefsi şeytandan ayrı bir merkez olarak anlamak zorundayım; şeytan gider, nefis kalır. Şeytan bağlansa bile, nefis terbiyesizse kendi başına bile insanı uçuruma sürükleyebilir.
Nefis, toprak bedenden yaratılana topraktan fısıldar, ateşten yaratılana ateşten fısıldadığı gibi. Ne demişti Ezazil, “Ben ateşten yaratıldım, sen ise topraktan; dolayısıyla ben senden üstünüm.” Öylece Ezazil’in nefsi o noktadan Ezazil’e saldırdı ve ayağını kaydırdı. Bizde de topraktan var edilen bedenimize, toprak yaratılan nesneleri tatlı gösterip peşinde koşturur.
Oysaki ruhaniyetteki zevke erende, artık toprak mahsullerinden gelen zevkleri gözü görmez olur ve tezkiye olmaya başlar. Algı noktamız tüm gördüklerine rağmen gene de et kemik bedenin dürtülerine kayabilir. Zira et kemik beden içinde ana algılamasını edinmiş ve yaşama bakmaya öylece başlamıştır.
Ezazil’in “ateş-toprak” kıyası, nefsi üstünlük hesabına alıştıran ilk vesvesedir. Bizde de nefis, toprağın ürünleri olan mal, makam, beden, haz üzerinden fısıldar. Ruh zevkine eren bir nefis ise, aynı dünyaya bakar ama tadı değişir; toprağın hazları artık ona dar gelir, nurun zevkini arar.
Buna rağmen bedenin içinde açılan ilk pencere dünya olduğu için, gözümüz sık sık eski alışkanlığa kayar. İşte bu kaymaları azaltmak için “dünya hayatı aldatıcı bir süsten ibarettir” (Hadîd, 57/20) ayetini nefse sık sık hatırlatmak gerekir.
İşte bu noktada biz dirayeti elimize alıp bedenin algı merkezini değiştirerek nefsimizin istek mahallini değiştirebiliriz. Bunu da ancak kalbi güçle kolayca elde edebiliriz.
Kalbimizi de ancak zikirler ile güçlendiririz. Çünkü varlığımızın komutanı kalp olup benliğimizin ana eksenini kalp belirler. Zikirle güçlenen kalp, benliği emrine alıp, nefis üzerinde hükümran olup istediği yönde şekillendirir. Şekillenen nefis ise, tezkiye olup benliği artık istenilen istikamette yürütür.
Dirayet dediğim şey, kalbi merkeze alıp nefsi oraya bağlamaktır. Zikir, kalbi uyandıran kibrit, nefsi terbiye eden ateştir. Kalp “Allah” demeden, nefis “ben” demeyi bırakmaz.
Zikirle güçlenen kalp, benliğe “artık yönü ben tayin edeceğim” der ve nefsi elinden tutar. İşte bu hâle “tezkiye” diyoruz. “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28) ayeti, nefis eğitiminde zikrin merkezî yerini açıkça gösterir.
Veya kalbi ihtiramla benliğini tabi olduğu fırkanın cihetiyle süsler ve nefsini öylece yönlendirip istenilen her bir konuyu rahatça elde eder.
Bu hâl tüm dünyevi bilim dallarında veya mesleki eğitimlerde veya askerî veya siyasî her bir dalda aynı şekilde gelişir. Kalp bağlı olduğu done ile güç kazanır, benliğe direktif verir, oradan direksiyonda olan nefse arabayı sürdürür.
Kalp neye bağlanırsa, nefis o yöne sürülür. Kim kalbini sadece dünyaya adarsa, nefsi de dünyada ustalaşır ama ahirette eli boş kalır. Kim kalbini Hak yoluna bağlarsa, nefis de aynı maharetle ibadette, hayırda, hizmette ustalaşır. Bu yüzden “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) hadisi, sadece ahiretteki beraberliği değil, nefis terbiyesindeki yön tayinini de anlatır.
Yedi başlı ejderha gibi bir şey mi? Evet; nefis yedi başlı ejderha gibidir. Çünkü çok yönlü olarak çalışır ve her zaman zevk duyacak şekilde arabasını sürer.
Nefsi “yedi başlı ejderha” gibi düşündüğümde, aslında onun çok yönlü, çok kanallı ve çok güçlü bir kuvvet olduğunu kabul etmiş oluyorum. Her başı ayrı bir meyil, ayrı bir zaaf, ayrı bir alışkanlık olarak karşımıza çıkar. Bir başı mal, bir başı şehvet, bir başı makam, bir başı riya, bir başı kibir, bir başı korku, bir başı tembellik olur.
Nefis, yedi başlı ejderha gibi sürekli yeni bir kapıdan içeri girmeye çalışır; bir kapıyı kapatırsın, diğerinden ses verir. Onun için marifet, nefsi bütünüyle öldürmek değil, bütün başlarını aynı yöne, rızâ-yı İlahi’ye çevirmektir. O zaman o ejderha, insan için binek olur. “Nefsini bilen Rabbini bilir.” sözü, ejderhayı tanıyıp onu binek hâline getirme yolculuğunun özetidir.
İnsanın her an içinde ve her an insana muhalefet mi ediyor? Her an direksiyonda olup, kişi az bir gaflete daldığında, otomatik olarak et kemik bedenin dürtülerine geri döner. Onun için de et kemik ölümüne kadar kalbimiz uyanık olmalı ve şoför uykuya daldığı anda hemen uyandırmalıyız. Yoksa sahte bir zevke doğru arabasını sürüp bizi helak edebilir.
Nefis sürekli muhalefet hâlinde değildir; fakat gaflet buldu mu hemen devreye girer. Onu tamamen susturmak mümkün değildir; fakat yönünü değiştirmek mümkündür. Onu ortadan kaldırmak değil, onu Hak’ka teslim etmek esastır. Zira nefis olmasa, mücadele de olmazdı; mücadele olmasa, kemal de olmazdı.
Nefis, gafleti fırsat bilen bir iç sürücüdür. Kalp uyudu mu, nefis otomatik pilota geçer ve bedensel dürtülere doğru arabayı yönlendirir. Bu yüzden “Ölmeden önce ölünüz.” denilmiştir; yani daha beden ölmeden nefsin hevalarını öldür ki, son nefeste direksiyon teslim olsun. “Onlar, ayakta iken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar.” (Âl-i İmrân, 3/191) ayeti, kalbi hep uyanık tutmanın zikirle mümkün olduğunu bize hatırlatır.
Ve insan ölünce ruh, bedenden ayrılınca nefis bedende mi kalacak? İnsan ölünce yani et kemik bedeni terk edince, aynı şoför yeni bedende direksiyona geçecek ve dünyada sürdüğü yolun getirisini yaşayacaktır. Benliğimiz de eli mahkûm nefse tabi sürüp gidecektir.
Ölüm, bedeni yere bırakıp “ben”i başka bir boyuta taşıyan ince kapıdır. Bu soruyu sorduğumda aslında şunu merak ediyorum: Zevki, acıyı, pişmanlığı, huzuru tadacak olan kimdir? İşte orada nefis hakikatiyle yüzleşir.
Ölümle birlikte nefis direksiyonu bırakmaz; sadece arabası değişir. Dünya arabasından kabir ve berzah arabasına geçer. Dünyada hangi yollara alışmışsa orada da aynı istikameti arar. Bu yüzden “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/185) ayetindeki “tatma” hâli, nefis üzerinden gerçekleşen şuur hâlidir. Benlik, dünyada nefse ne öğretmişse, orada onun meyvesini yer.
Bedenle birlikte mi cehennemde yanacak? Evet, nefis oradaki bedende de direksiyonda olarak tüm azabı tadan varlığımızın damağı olarak sonsuza dek bizim algılama merkezimiz olarak bizde kalmaya devam edecektir. Zaten bizim bir duygu mahallimizdir. Nasıl bizden ayrılsın ki?
Cehennemde yanacak olan, sadece et kemik yığını değil, bütün benlik ve nefis bütünlüğüdür. Zira insan sadece beden değildir; acıyı hisseden, pişman olan, “keşke” diyen, kendini suçlayan hep nefistir. Oradaki azap, dıştan içe değil, içten dışa doğru hissedilir.
Nefis bizim duyu damaklarımız olduğu için cennetin lezzetini de cehennemin azabını da o tadacaktır. Bu yüzden dünyada nefsi eğitirken aslında ebedî tat alma merkezimizi eğitiyoruz.
Dünyada harama tat aldırdığımız her an, ahirette acıya çevrilen bir kayıt bırakıyoruz. Dünyada helale sabırla tahammül ettirdiğimiz her an ise, ebediyette katlanan bir lezzet hazırlıyoruz.
“Her nefis ölümü tadacaktır.” diyor ya ayet, demek ki o da bizle ölecek. Peki, akıbeti ne olacak? Evet, direksiyonda nefis olarak damakta tadı alarak sonsuza dek bizim bir duyu merkezimiz olarak kalacaktır.
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Enbiyâ, 21/35; Ankebût, 29/57) ayetini okuduğumda, aslında orada nefse bir duyuru yapıldığını hissediyorum: “Sen de bu sahneden geçeceksin.” Ölüm, nefsi yok etmek değil, nefsi ebedi sonuçlarıyla baş başa bırakmaktır.
Nefis ortadan kalkmayacak; sadece yönü ve tadı değişecektir. Cennetteki nefis, artık harama yönelme imkânı bulamayacak; tüm zevkini helalin içinde yaşayacaktır.
Cehennemdeki nefis ise, kendi yanlış seçimlerinin acısını ebediyen hissedecektir. İşte onun için dünyada “nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 91/9) hakikatini ciddiye almak zorundayız.
İnsan cennete gidince nefis onunla olmayacak anladığım kadarıyla. Çünkü tüm kötü duygular cennette olmayacak. Ebedî olarak Allah yok mu edecek, yoksa ebedî olarak eğer cehennemlikse cehennemde mi yanacak? Hayır; nefis denilen duygu mahallimiz cennette olacak ve öylece cennetteki zevklere muttali olacağız. Dil damak olmadan zevk alınır mı?
Cennette kötü duygular olmayacak, ama nefis olacak; çünkü tat olacak. Cehennemde de nefis olacak; çünkü azabı tadacak bir merkez gerekecek. Yok edilen, nefis değil; nefsin kötülüğe yatkın eski programlarıdır. Cennetlik nefis, artık kötüyü isteyemeyen hâle getirilmiş nefistir.
Cennette nefis, temizlenmiş ve tamamen Rahman’ın ikramına açılmış bir tat alma mahalli olacak. Nasıl ki dünyada dil olmadan yiyemez, damak olmadan tadı hissedemezsek; nefis olmadan da lezzeti kuşanamayız. Cennetteki nefis, artık hased bilmeyen, kibir bilmeyen, kin tutmayan, sadece şükür ve hayranlıkla dolu bir tad alma merkezine dönüşecektir. “Onların göğüslerindeki kin ve nefretleri söküp çıkarırız.” (Hicr, 15/47)
İnsanın asıl ruhu mu girecek cennet ya da cehenneme? Peki, bu bedenler ne olacak? Ruh derken birçok şeye ruh demişiz. Cennet veya cehenneme giden “ben”imiz, ortama göre bedenleşerek girecek.
Bedensiz bir şekil olan “ben”, yaşam elde edemez. İllaki bir bedene mecburdur. İşte bu “ben”e de ruh denilmiştir. Et kemik bedenin devamı olan bedene de ruh denilmiş. Sağ göğsün altındaki üflenilen sonsuzluk hissine de ruh denilmiş. Ruh ise, Rabbinin emrinden bir emirdir. Mahiyetini ancak Allah bilir.
Cennet ve cehennem, sadece ruhların evi değil; ruh-beden bütünlüğünün tecelli edeceği yeni bir yaratılış boyutudur. Dünya bedenleri toprakta kalacak; ama ahiret bedenleri, dünyadaki seçimlerimizin bir yansıması olarak inşa edilecektir. “Sizi ilk defa yarattığımız gibi, yine yapayalnız huzurumuza geldiniz.” (En’âm, 6/94) hitabı, bu çıplak benlik hakikatine işaret eder.
Ruh kavramını birçok yerde kullanmamız, onun mahiyetini bilmediğimiz içindir. Biliyoruz ki “Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir; size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” (İsrâ, 17/85). Ben sadece şunu biliyorum: “Ben” dediğim cevher, mutlaka bir bedene tutunarak yaşar; dünya için et beden, berzah için ruh beden, ahiret için mükâfat veya ceza bedenine bürünür. Nefis de bu bedenlerin hepsinde aynı “tat alan merkez” olarak bizimle beraber yürür.
Veya nefis insanın şeytanı mıdır? Bu izahlardan anladık ki, nefis şeytan olmayıp, her bir nefiste var edilen temel duygulardan biridir. Ve tüm duyguların şoförlüğünü yapmaktadır.
Nefsi doğrudan şeytanla özdeşleştirirsem, kendimi de, imtihanımı da yanlış anlarım. Şeytan dışarıdan fısıldar; nefis içeriden yorumlar. Aynı sözün iki ayrı ayağıdır bunlar; biri davet, diğeri cevap merkezidir.
Nefsi, içimize yerleştirilmiş bir “sürücü” olarak kabul ettiğimde meselenin çerçevesi netleşiyor. O sürücüye yanlış rota veren şeytan da, doğru rota veren vahiy de var.
Direksiyonu kime teslim ettiysem, nefis beni oraya götürüyor. İşte bu yüzden tasavvuf, nefsi yok etmeye değil, nefsi “emmâre”den “mutmainne”ye taşımaya çalışır. “Ey huzura ermiş nefis, Rabbine dön; O senden razı, sen O’ndan razı olarak.” (Fecr, 89/27-28)
Nefsi anlamak, kendini anlamaktır. Nefsin direksiyonda olduğu bu yolculukta, kalbi zikirle güçlendiren, aklı vahyin emrine veren, benliğini tevazu ile yoğuran kişi, nefsiyle savaşan değil, nefsini Hak yolunda çalıştıran bir hale gelir. “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 91/9)
Zikir, nefis terbiyesinin en güçlü anahtarıdır. Dil “Allah” derken kalp uyanır, kalp uyanınca nefis yön değiştirir. Günlük düzenli zikir, nefsi yormaz, aksine nefsi yeni bir lezzete alıştırır. Nefsi haram lezzetlerden helal lezzetlere, helal lezzetlerden de Allah’ı zikretmenin zevkine taşımak, gerçek tezkiye yoludur. “Beni zikredin ki, Ben de sizi anayım.” (Bakara, 2/152)
Sohbet ve salih çevre, nefsi şekillendiren görünmez aynalardır. Kiminle oturursak, ondaki ruh hâli, ondaki nefis rengi bize siner. Salihlerle beraber olmak, nefsi yavaş yavaş hayra alıştırır. “Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını isteyerek dua edenlerle beraber sabret.” (Kehf, 18/28)
Tevbe, nefsi temizleyen büyük banyodur. Her düşüşten sonra samimi bir tevbe ile tekrar kalkmak, nefse “ben seni bırakmayacağım” demektir. Böylece nefis, her hatadan sonra biraz daha Hakk’a meyleder. “Ey iman edenler! Allah’a içten bir tevbe ile tevbe edin.” (Tahrîm, 66/8)
Nefsi, düşman bilip yok etmek yerine, onu Rabb’ine hizmet ettirecek bir kıvama getirmek en büyük marifettir. Nefsi, “emmâre”den “levvâme”ye, “levvâme”den “mutmainne”ye taşıma niyeti ve gayreti, bu yolun öz azığıdır. “Allah, müminlerden nefislerini ve mallarını, karşılığında onlara cenneti vererek satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) Bu alışverişi fark eden nefis, sonunda kendi isteğiyle secdeye kapanır.