348) NEBİ İLE RESUL FARKINA BAKALIM

Nebi ve resul; biz kelime-i şahadet de Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin risaletine şahitlik ederiz.
Ama kabir de Münker ve Nekir bizden nebi’mizin kim olduğunu sorgulayacaklardır. Fark ne ki?

Şahadette risaletine şahitlik ettiğimiz Efendimiz’in kabirde “nebi” yönünün sorulması, onun iki makamının iki ayrı zuhurudur. Risalet, tebliğin âleme yayılmasıdır; nübüvvet, ilmin nefsinde yaşanmasıdır. Kul, kabirde nebiye yöneltilen soruda “Ben onun getirdiğini yaşadım mı?” imtihanına çekilir. Çünkü risalet sözle ulaşır, nübüvvet hâl ile. Kabirde hâller konuşur, diller değil.

“Andolsun, içinizden size bir peygamber (resul) geldi…” (Tevbe 9/128), “Kişi sevdiğiyle beraberdir” (Buhârî, Edeb 96) nefesiyle gönlüme doğan mana: Risalete sözle şahitlik edilir, nübüvvete hâl ile.

Fark şu; nebi, Allah’ın yarattığı yaratış fıtratından, insani yaşam düzeni hakkındaki tüm bilgileri Cebrail vasıtasıyla Allah’tan alıp bu bilgileri kendi nefsinde uygulayan, ailesine ve çok çok yakın dost ve akrabasına da nefsinde uyguladığı yolu paylaşandır.

Nübüvvet, önce nefsinde terbiye, sonra yakın çevreye tebliğdir. Nebi, aldığı ilmi önce kendi özünde işletir; ilim hâle dönüşmeden kimseye ulaştırmaz. Çünkü nübüvvetin sırrı “önce yaşamak, sonra bildirmek”tir. Nebi, hâlin aynasıdır; yaşamadığını anlatmaz. Bu yüzden nübüvvette derin bir iç eğitim, sessiz bir nefis dönüşümü vardır.

“Ben ancak bana vahyedilene uyarım” (Ahkâf 46/9), “En hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olandır” (Tirmizî, Menâkıb 63) nefesinin manası: Nübüvvet, önce nefsi eğitme; sonra yakınlara hâl ile ulaşmadır.

Resul ise, kendi nefsinde yaşadığı güzellikleri bölgesine veya tüm insanlığa tebliğ ile görevlendirilen nebi’lere denir.

Risalet, nübüvvette pişen hâlin tüm insanlığa açılmasıdır. Nebi içte yanar, resul dışta yakar; biri nefsini arıtır, diğeri âlemleri arındırır. Resul, ilmi sadece yaşayan değil, aynı zamanda taşıyandır. Onu diğer insanlardan ayıran şey ilmi bilmesi değil, ilmin bizzat onda yankı bulması ve topluma akmasıdır.

“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ 21/107), “Tebliğ et; sana düşen ancak duyurmaktır” (hikmet) nefesiyle gelen mana: Risalet, yaşanan hakikatin bütün insanlığa açılan kapısıdır.

Nebi olup bu nübüvvet bilgilerini tüm insanlığa ulaştırmakla yükümlü olan nebi’lere sahife veya kitap adı altında yeni kitap verilmiştir.
Nebi olup nübüvvet bilgilerini bölgesel olarak anlatanlara ise, yeni kitaplar verilmeyip daha önceki nebi’nin kitabını orijinal haliyle çevrelerine ulaştırmışlardır. Yeni kitap verilen veya yeni kitap verilmeyip daha önceki kitabı yenileyerek insanlığa tebliğde bulunan nebi’lere resul denmiştir.

Bu ayrım, ilahî düzenin katmanlı yapısını gösterir. Kitap verilen nebiler, hem nübüvvet hem risalet yükünü omuzlar; kitap verilmeyen ama tebliğe memur olanlar, önceki kitabın canlı şahidi olarak risaleti taşır. Vahyin inişi kitaptır, vahyin yürüyüşü resuldür; nübüvvet ilmin özü, risalet ilmin akışıdır.

“Peygamberlerden kimine kitap verdik, kimine vermedik” (Bakara 2/253), “Peygamberler analardan başka bütün yönleriyle kardeştir” (Buhârî, Enbiyâ 1) nefesiyle inen mana: Kitap vahyin kalbidir; resul o kalbin dili.

Resul; irsal eden, getiren, ulaştıran, aracı gibi manalara gelir. Çok kısır bir kavram olarak kalsa da Türkçede postacı, Farsçada peygamber kavramları resul kavramına karşılık kullanılmıştır. Ama postacı veya peygamber kavramları biraz kısır kalır.

Çünkü resul, nübüvvet bilgilerinden bildiği ve uygulamasını yaptığı şeyi anlatır.
Yani bize ulaştırdığı ilmin ne olduğunu bilir. Ama postacı veya peygamber kavramlarının karşılığı, kapalı kutuyu sana ulaştırandır ve paketin içeriğini bilse de özümsemesine veya uygulamasına gerek yoktur. Bu manada Cebrail için bu kavramlar kullanılabilir. Çünkü Cebrail, nebi olan resul’e getirdiği bilgileri uygulama zorunluluğu yoktur.

Resul kavramını daraltan tercümeler, hakikatin genişliğini taşıyamaz. Çünkü resul, sadece haber taşıyan değildir; ilmi yaşayan, tebliği taşıyan ve vahyin ağırlığını nefsiyle yoğuran kimsedir. Postacı paketi bırakır gider; fakat resul getirdiği hakikatin bizzat kendisine dönüşmüştür. O taşıyan değil, dönüşerek taşıyan makamdır.

“O, hevâdan konuşmaz; o (söyledikleri) kendisine vahyedilenden başkası değildir” (Necm 53/3–4), “Her peygambere ümmetinin anlayacağı şekilde konuşma verildi” (Müslim, Cuma 43) nefesiyle gönlüme doğan mana: Resul, taşıdığı hakikatin kendisinde vücut bulduğu kişidir.

Resul, aldığı hakikati önce iç dünyasında yoğurur; bu yüzden tebliğ ettiği şey kendi varlığında pişmiş bir ilimdir. Cibril ise nebi gibi yaşamakla sorumlu değildir; onun görevi taşımaktır. Resulün farkı burada açılır: O sadece ileten değil, yaşayan ve yaşadığını iletendir.

“Biz onu ruhü’l-emin ile indirdik” (Şuarâ 26/193), “Size iki şey bırakıyorum: Allah’ın kitabı ve sünnetim” (Muvatta, Kader 3) nefesiyle gelen mana: Resul, vahyi yaşayan; melek, vahyi taşıyandır.

Biz kelime-i şahadette Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin Allah’ın resulü olduğuna şahadet ederiz. Ama kabirde melekler Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin nübüvvetini yani efendimizin nefsinde uyguladığı ve bize ulaştırdığı tebliği, bizim uygulayıp uygulamadığımız sorgulanacaktır.

Şahadet dilde risalettir; kabir imtihanı hâlde nübüvvettir. Dil “Muhammed Allah’ın resulüdür” der; kalp “Onun getirdiğini yaşadım” demek zorundadır. Kabirde sorulan isim değil, izindir; kul, risaletle tanıdığı nübüvvetle amel edip etmediğinin hesabına çekilir.

“Sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabı, hidayetin en güzeli Muhammed’in yoludur” (Müslim, Cuma 43), “Kabirde ilk sorulacak şey Rabbin kim?” (Tirmizî, Cenâiz 6) nefesiyle gelen mana: Kabirde risalet değil, nübüvvetle amel sınanır.

Nübüvvet salt ilim ve ferdi uygulamadır. Risalet ise, uygulanan ilmin insanlara ulaştırılmasıdır.
Bu konudaki ayetler bir bütün olarak tetkik edilirse, bu olay kolaylıkla fark edilecektir.

Nübüvvetin özü iç terbiyedir; risaletin özü ilmin akmasıdır. Nebi içte inşa olur, resul dışta inşa eder. Nebinin hâli kendine, resulün hâli âleme şifadır. Bu ayrım vahyin katmanlı doğasını gösterir. Ayetleri bütün okumak, parçayı parçalı bırakmaz; risalet-nübüvvet dengesi böyle anlaşılır.

“Onlara hem kitap hem hikmet öğretiyordu” (Cuma 62/2), “İlim amel ile kaimdir; amel ilimle güzelleşir” (hikmet) nefesiyle gönlüme doğan mana: Nübüvvet ilmi ihya eder, risalet âlemi ihya eder.

Hakikat yolcusu bilsin ki nübüvvet, kulun içindeki tecelliyi diriltir; risalet ise dirilen hakikati âleme taşır. Bu yüzden kul, kelime-i şehadette risalete şahitlik ederken, kabirde nübüvvetle imtihan edilir. Çünkü Allah buyurur: “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin” (Nisâ 4/59) ve bu itaat, sadece dilin değil, hâlin şahadetidir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir” (Buhârî, Nikâh 1) buyurarak risaletin sözde değil, nübüvvetin hâlde yaşanacağını öğretti. İdrak eden bilir ki risalete şahitlik etmek teslimiyettir; nübüvvete tabi olmak ise dönüşümdür.

Ve kalbe doğan hikmet şöyle fısıldar: Nebinin yolunu yaşayan, resulün yolunu taşır; resulün yolunu taşıyan, Allah’ın nuruyla bakar. Çünkü yol iki kapıdan oluşur: Biri ilmi getiren kapı, diğeri o ilmi nefsteki karanlığa indiren kapı. Her kim bu iki kapıyı birlikte açarsa, sıratı müstakim onu bekler ve kalbi “Rabbim, beni senin sevdiğin gibi sevdir” niyazıyla genişler.