101) MUTLAK ZAT TEFEKKÜR EDİLEMEZ

Bir çok tasavvuf ekolonun hakikatten sapmasının nedenini şöyle izah edelim. Olay şu ki, hakikatten sapanlar, varlık makamlarını bir birine karıştırdıklarındandır. Zat makamını kesret alemine monte ediyorlar, öylece sapkınlık başlıyor.

Tasavvufta en büyük tehlike, varlık mertebelerinin birbirine karıştırılmasıdır. Mutlak hüviyet; zatı, sıfatı, esması ve ef‘ali ile bizzat kendisidir. Yaratılış mertebeleri ise ayrı ayrı idrak edilmelidir. Zat makâmını kesret âlemine indirgemek, insanı açıkça batıla sürükler.

Tasavvufta en temel esaslardan biri, mertebeleri yerli yerine koymaktır: Ef‘âl (fiiller) âlemi, Esmâ (isimler) âlemi, Sıfatlar âlemi ve Zât. Bu mertebeler mutalk zatta olduğu gibi, her bir mahlukta da vardır. Lakin Allah için olanlar kayıtsız ve şartsız iken, mahluk için oalanlar ise kayıtlı ve şartlıdır. Allah için olanı ile mahluk için olanı birbirine karıştırıldığında hakikate değil, bâtıla gidilir. Zat mertebesi, fiiller âlemine indirgenemez; indirgenirse şirk ve sapkınlık kapısı aralanır.

Oysa ki Allah’a ait olan hüviyet makâmının seyri, sırf kişiye özgü zevktir ki, asla ve asla kelimelere dökülemez. Hüviyet makamı olan zat makamının tefekkürü bile yasaklanmıştır. Zat makâmı kişisel bir “zevk”tir, yani kul ile Allah arasında sır olarak kalması gereken bir haldir. Kelimelere dökülmesi mümkün değildir. Çünkü Zat, akıl ve idrak sınırlarının ötesindedir.

Mutlak hüviyet olan zat, kelime ve kavram üstüdür. “Zat hakkında konuşan helak olur” (Cüneyd-i Bağdadî) sözü, bu sırrı gösterir. Zira mulak hüviyet olan zat, akıl ve tahayyülün ötesinde olup sadece saf “zevk” ile yaşanabilir. Burada “zevk”ten maksat, nefsin bir hazza ulaşması değil; kulun bütün benliğini kaybederek Allah’ın varlığında erimesidir.

Ama gel gör ki bunu getirip tüm varlıkla özdeşleştirip tüm varlığa zatı hak diyecek kadar gözlerini kapatmışlardır. Bazı meşrepler, zatî halleri tüm varlığa teşmil ederek “her şey zatın ta kendisidir” demekle büyük bir yanlışa düşmüşlerdir. Bu, hem akideyi bozar hem de insanları şirk tehlikesine sürükler.

Mutlak hüviyet olarak zati makamda ki zevke erip bunu kelimeye dökenler ise, konuya meraklı insanların helakine vesile olmuşlardır. Bu günah dahi onların helak olmasına yetmiştir. Zat makamında elde edilen zevk, sahibine mahsustur. Bunu anlatmak isteyenler, insanların zihnini karıştırır ve onları yanlış bir inanca sürükler. Bu da hem kendisinin hem dinleyenlerin helakine sebep olur.

Tasavvuf tarihine baktığımızda, birçok kimse zatî zevklere ermiş fakat bunu halka açıklamaya kalkınca hem kendisini hem de başkalarını helake sürüklemiştir. Çünkü insanlar bu sözleri fiiller âlemine taşır ve “her şey mutlak hüviyet olarak zatın ta kendisidir” gibi yanlış yorumlara kapılır. Böylece “la mevcude illallah” ifadesi, muamelât boyutunda yanlış anlaşılmıştır.

İşte tam da burada mürşid burada devreye girer. Gerçek mürşid, müridini mertebeleri ayırmaya öğretir: Fiillerde tevhid: “Her fiilin yaratıcısı Allah’tır.” Esmâ’da tevhid: “Her kuvvet ve özellik Allah’ın isimlerinden bir tecellidir.” Sıfatlarda tevhid: “İlim, kudret, hayat gibi tüm sıfatlar hakikatte Allah’a aittir.” Zatta tevhid: “Mutlak varlık yalnızca Allah’tır; bunun ötesi idrak edilemez.” Mürşid, müridini zat hakkında konuşturmaktan men eder; çünkü bu tefekkür değil, zevktir. Zevk yaşanır ama anlatılamaz.

Mürşid ve mürid ilişkisi, bu dengeyi korumak içindir. Mürşid, müridini mertebeler arasında dolaştırırken ona şunu öğretir: “Zat’a dokunma, orası sırdır. Senin yolun fiiller, isimler ve sıfatlar üzerinden Allah’a yaklaşmaktır.” Böylece mürid hem akidesini korur, hem de bâtıl anlayışlara kaymaz.

Yanlış anlaşılan sözler, bâtıl tarikatları doğurmuştur. Tarih boyunca zat makamındaki sözleri “herkesin gerçeği” gibi aktaranlar, nice sapık meşreplerin doğmasına sebep oldular. Bunların bir kısmı kısa sürede yok oldu, bir kısmı ise isim değiştirerek günümüze kadar geldi. Ama hepsi ehli sünnet nazarında reddedildi.

Burada şunu söyleyelim, halk arasında meşhur söz vardır, veli idi ama imansız öldü. İşte, zevke erdikten sonra yaşadığı bu zevki eğer bilgelik yapıp insanlığa anlatırsa, bu anlatan bakımından çok tehlikeler doğurur. Nice insanların “veli” bildiği kimselerin, yanlış sözlerinden dolayı kötü bir akıbetle gittiği aktarılır. Çünkü zatî zevki halka mal etmeye kalkmak, imanı bile tehlikeye sokacak bir durumdur.

Çünkü hasbelkader yaptığı riyazat ve çalışmalarla erdiği zevki, herkes yaşayacak zannı ile veya kendisini farklı göstermek maksadı ile genele anlatırsa, konuya meraklı olan kişiler, akıllarıyla olaya öyle bakmaya başlarlar. Öylece zat makamını kesret makamına indirgeyip helak olurlar. Buna zat makamını ef’al makamına monte etmek diye tabir ediyoruz. Kişinin kendi riyazatıyla edindiği zevk, herkese açık bir hakikat değildir. Bu zevki umumileştirmek, zat mertebesini fiiller âlemine indirmek olur ki, bu en tehlikeli yanlışlardan biridir.

Hasbelkader riyazetle bir zevk yaşayan derviş, bunu bilgelik sanıp herkese anlatırsa, insanlar da “biz de yaşarız” zannıyla fiiller âleminde zatı aramaya kalkar. Bu, onları helak eder. Böylece mürşidlik taslayan kişi de, başkalarının vebalini yüklenir. İmam Rabbânî Hazretleri’nin (Mektûbat, 260. Mektup) şu uyarısı manidardır: “Zat makamının halleri anlatılmaz. Anlatan da, dinleyen de helak olur.”

İşte o kendini veli derecesinde görüp zevke ulaşan kişi, o kadar kişinin yolunu kaybetmesine vesile olduğu için, onların ahı onu kapsar ve imandan mahrum olarak dünyaya veda eder. Yanlış söz ve yönlendirmelerle insanların imanına zarar veren kişi, onların vebalini taşır. Bu da onun kötü bir şekilde ahirete gitmesine sebep olur.

Veliler, zatî zevkleri yaşayabilir fakat bunları halka taşıyamazlar. Peygamberler ise, Allah’tan aldıkları vahyi halka açıklamakla görevlidirler. Bu yüzden nübüvvet “tebliğ”dir, velayet ise “zevk”tir. Peygamberler vahyi açıkça söyler; veliler ise zevki içlerinde saklar.

Tasavvuf ilminin içeriğinin zevkleri kişiye has olup anlatmamak esastır. Anlatan ise mahrum olmuştur. Sadece zevke giden yol izah edilir. Gayrı olamaz. Tasavvufta “zevk” anlatılmaz, yaşanır. Mürşidin görevi, dervişe o yola nasıl girileceğini göstermektir; zevkin kendisini tarif etmek değildir.

Çünkü tefekkür aklın işidir; akıl ise sınırlıdır. Allah’ın Zatı, sınırsızdır. Sınırlı olanın sınırsızı kuşatması imkânsızdır. Bunun için Kur’an’da “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 42/11) buyurulmuştur. Bu ayet, zat tefekkürünün imkânsızlığını açıkça ortaya koyar.

İşte tasavvuftaki esas mürşid, hakikatine uzanan yolda ef’al, esma, sıfat ve zat makamlarını bir birinden ayırt edip, öz hakikatine doğru yürürken saplantıya düşürmeden dervişi yetiştirendir. Hakiki mürşid, mertebeleri birbirine karıştırmadan talibini yetiştirendir. Her makamın edebini ve sınırını öğretir.

Mürşid, dervişe “zat hakkında tefekkür edilmez” gerçeğini öğretir. Yeterli riyazat ve ibadetle ilerleyenler ise, zaten bu zevke ererler. Her makamın hakkının eda edilmesi, ve zat makâmı hakkında tefekkür dahi edilmemesi olayını idrak ettirmektir. Zaten gerekli çalışmayı yapıp manasına doğru yolculuk yapanlar, sonsuz zevke de ereceklerdir.

Tarihte yaşayan onca veli, Hz.Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize kulak verdikleri için veli oldular. Hakiki velayet, Resûlullah’a ittiba ile mümkündür. Velilerin tamamı, onun sünnetine sarıldıkları için veli oldular.

Ama tarihin derinliğinden günümüze kendisini ergen çocuk gibi gelişmiş zanneden bir çok kişi de, onca bilgisine rağmen yanıldı. Zati zevk hallerini herkes yaşayabilecekmiş gibi avamın içine saçtı. Öylece milletin helakine vesile olduğu için de, kaybederek dünyayı terk etti. Sahte alimler ve sahte veliler, “herkes benim yaşadığımı yaşar” diyerek halkı kandırdılar. Böylece kendileri de yanıldı, başkalarını da yoldan çıkardılar.

Bu yanlış anlaşılmalar ile bir çok batıl tarikat ve meşrep oluştu. Herbiri ilim ehli nazarında tarihin tozlu raflarına terk edildi. Hakikati tahrif eden bu anlayışlar, zamanla ilim ehli tarafından reddedildi ve unutulup gittiler.

Zat’ın zevkine ermek mümkündür, fakat onu tefekkür etmek ve anlatmak yasaktır. Çünkü o sır, sadece kul ile Allah arasında kalmalıdır. Mürşid, müridi bu noktada korur. Hakiki velayet, Resûlullah’a ittibâ ile mümkündür.


Zat, tefekkürün ötesindedir; sadece “zevk” yoluyla idrak edilir. Nitekim Cüneyd-i Bağdadî “Zat hakkında konuşan küfre düşer” demiştir. Bu sır, kişiye özel olup kelimeye dökülmez. Zira “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.” (Şûrâ, 42/11) Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Her kim Allah hakkında aklıyla derinleşirse helak olur.” (Beyhakî, Şuabü’l-İman)

Yorum yapın