20) HU VE ABDUHU’NUN ZERAFETİ

İlmullahtaki tepe konu “Abduhu ve Resûluhû” hakikatidir. Kab-ı kavseyn hâli ve HU tecellisinin kişideki mutlak husûlü ile kişi kemaline ermiş olur.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Mirac anında “kab-ı kavseyn” hâlini yaşadı.

Bu hâl, kişideki tüm benliği yok eder. Ve tıpkı “HU ismiyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in, Allah ismini kendisine ayna yaparak kendisini onda seyretmesi gibi; Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizde bu hâli yaşarken, hayal içindeki hayalde kendisini ilk hayalde olduğu gibi seyretti. “Sonra yaklaştı, derken sarktı. İki yay kadar, hattâ daha da yakın oldu.” (Necm, 53/8-9)

Abdullah ve Abduhû’nun sırrını şöyle ifade edebiliriz. Abdullah dediğimizde, sıfat boyutu itibariyle kul olan kastedilir. Abduhû dediğimizde ise, zât boyutu itibariyle kul olan anlaşılır. Zât itibariyle kulluğa eren ilk insan, Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Onun ümmetinden bu şerefi yaşayan fertler, kıyamete dek var olacaklardır.

“Secde et ve yaklaş.” (Alak, 96/19) “Kulun Rabbine en yakın olduğu an secde anıdır.” (Müslim, Salât 215) ilahi fermanlar gereği, her mümin secdede gözünü o makama diker. Çünkü secde, kulun Allah’a en yakın olduğu yerdir ve bu hâl, mirac kabul edilmiştir.

Allah ve Resûlü’nü ayırmamak işte bu mertebe seyri itibariyledir. Yoksa hâşâ, rab ve kul çerçevesince değildir. Zira Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz her hâl ve şartta sadece ve sadece Allah kuludur.

Ama ona büyük lütfu sayesinde zâtî seyr zevk hâlini bu dünya gözüyle dahi iki defa yaşayarak mutlak sırra muttali olmuştur. Bu yüzden Kur’an açıkça şöyle der: “Allah ile Resûlü arasında ayrım yapmayın.” (Nisâ, 4/150) İşte bu, yapılan seyr itibariyledir. Yoksa hâşâ, ilahlık, rablık veya meliklik itibariyle değildir.

Çünkü “HU ismiyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in tecellisi, hem Allah hem de Resûlullah’ta aynı aynada yansıyan bir tecellidir. Makroda Allah, mikroda Resûlullah; ama tecelli aynı tecellidir. Ama Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz asla Allah olmamıştır. Zira biz “Allah” derken, direkt mutlak zâta işaret eder ve onunla ünsiyet elde etmeye çalışırız.

İşte bu yüzden Kur’an’da şöyle buyrulur: “O, kendi hevasından konuşmaz. O’nun konuştuğu vahiyden başkası değildir.” (Necm, 53/3-4). Zira konuşan doğrudan HU’dur. Onun sesiyle dile gelen, onun nefesiyle zuhûr eden… Lakin HU, tümünden münezzeh olarak bunu ortaya koymakta ve ortaya koymada asla ve asla hulûl veya bürünme söz konusu değildir.

Çokluğu birlikte seyretmek işte bunun sonucu olarak kişide tecelli eder. Karşımıza çıkan bu kavramları ayrı ayrı sanmayalım. Bunların hepsi, “HU ismiyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in kendi özündeki hazinenin seyir mahallerinden başka bir şey değildir. Allah, ismiyle zâtında seyr ederken; insan ismiyle bunu nurundaki bir katrede seyretmektedir.

Sadece çokluğa alıştığımız için gözümüze çokluk gibi görünür. Oysa her biri, birlik (tevhîd) hakikatinden doğmuştur. Bu yüzden o Zât’a “Subhânehu ve Teâlâ” deriz. O, her türlü kayıt ve benzetmeden münezzehtir; aşkın ve yücedir. “Allah birdir. Doğmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi değildir.” (İhlâs, 112/1-4)

Bu konunun iyice anlaşılması için biraz da varlığın aslıyla ilgili malumatlarda bulunalım… Sidretü’l-Müntehâ, Cebberût âleminin ta kendisidir. Orada Melekût bitmiş ve öz cevher ile halk buluşma noktasıdır. Sıfat ve esmânın tekvînde buluşma noktasıdır. Hem tekvînin çıkışı, Melekût başlangıcıdır. Ötesi Lâhûtî’dir. Geçişi, insan için müsâadeye açıktır.

“Sidretü’l-Müntehâ, Cebberût âleminin ta kendisidir.” Sidretü’l-Müntehâ, kelime anlamıyla “son sidre” yani “en uç nokta” anlamına gelir. Kur’an’da Necm Suresi’nde geçer (53:14-18) ve Hz. Peygamber’in Mi’rac yolculuğunda ulaştığı en son durak olarak bilinir.

Mana dünyasında bu mertebe, mahlûkâtın idrakinin son sınırıdır. Bu noktadan öteye yalnızca “zâtî seyr zevk hâline erenler” geçebilir. Burası yani yalnız Allah’ın ilmine ait bir alandır. Hatta hattâ alansızlıktır.

Cebberût âlemi, ruhlar âleminin ötesindeki saf kudret ve tecellîler âlemidir. Emr âlemi ile ilişkilendirilir. Bu âlem, ne Melekût gibi sûretlere sahiptir, ne de Mülk gibi maddeye bağlıdır. Tamamen soyut ve aşkın bir âlemdir. Sidretü’l-Müntehâ’nın bu âleme ait olduğu söylenerek, onun mahiyetinin kudret ve celâl tecellîleriyle dolu bir hakikat olduğu vurgulanmaktadır.

“Orada Melekût bitmiş ve öz cevher ile halk buluşma noktasıdır.” Melekût âlemi, ruhlar, semboller ve anlamlar âlemidir. Sidretü’l-Müntehâ, bu âlemin sonudur.

Burada “öz cevher” (hakikî varlık, lâhûtî nefha) ile halk (yaratılmışlar) arasında bir buluşma söz konusudur. Yani yaratılan varlık, kendi hakikatine yaklaşır, aslıyla karşılaşır.

Bu buluşma, fenâ ve bekā tecrübeleriyle mümkündür. Kul, burada kendi “ben”liğini bırakır ve ilâhî varlıkla temas hâline geçer. Tabi bu seyr, içsel bir zevk hâlidir ki, bu dünyada bu zevkin misli olmadığı için, anlatımı da olamaz.

“Sıfat ve esmânın tekvînde buluşma noktasıdır.” Sıfatlar: Allah’ın fiilî ve zâtî özellikleri (ilim, irade, kudret, rahmet vb.) Esmâ: Bu sıfatların isim hâlinde tezahürü (el-Âlim, el-Kâdir, er-Rahmân vb.)

Tekvîn: Varlığın yaratılması, oluşa çıkması demektir. Bu ifadeyle, Sidretü’l-Müntehâ’da Allah’ın sıfat ve isimlerinin tecellîsinin en yoğun ve birleşik hâlde zuhûr ettiği, yani tekvînin kaynağının burada olduğu anlatılıyor. Esmâ ve sıfatların zuhûr ettiği âlem, yaratılışın başlangıç noktasıdır. Tüm varlık, bu ilâhî isimlerin bir katre nur üzerinde oluşturduğu yaratım tecellîsidir.

“Hem tekvînin çıkışı, Melekût başlangıcıdır.” Yaratılışın ilk zuhûr noktası, Cebberût’tan Melekût’a inişle başlar. Cebberût, henüz yaratılışın olmadığı ama kudretin olduğu âlemdir. Melekût, bu kudretin anlamlara ve ruhlara dönüşmeye başladığı yerdir. Burada tekvîn, yani yaratma fiili başlar. Melekût’tan sonra Mülk (madde) âlemi gelir.

“Ötesi Lâhûtî’dir. Geçişi, insan için müsâadeye açıktır.” Lâhût âlemi, Allah’ın zât âlemidir. Hiçbir sûret, şekil, akıl oraya ulaşamaz. Ancak burada “geçiş insan için müsâadeye açıktır” denilerek, insanın potansiyeli işaret ediliyor.

Bu, insanın kemâl sırrıdır: “Ve nefahtu fîhi min rûhî. Ben ona ruhumdan üfledim.” (Sâd, 38/72) ayeti bu hakikati beyan eder. Yani insanda, Lâhûtî âleme geçiş kabiliyeti vardır. Bu, sıradan akılla değil; kalp yoluyla, fenâ fillâh ile mümkündür.

Yani insanın mânevî seyrinde geçebileceği mertebeleri şöyle sıralıyor: Mülk; maddî âlem, Melekût; ruhlar ve mânâlar âlemi, Cebberût; kudret, emir ve sıfatlar âlemi, Lâhût; zât ve hakikat âlemi. Sidretü’l-Müntehâ, bu geçişin eşiği ve kapısıdır. İnsan, bu kapıdan geçebilirse varlığın aslına erişir; tevhîd ve hakikat ile hakikate erer.

Yorum yapın