Varlığımız, Allah’ın zatında bir katre olarak varlık almadığı için Allah, bizden zatı olarak münezzehtir.
Varlığımız, Allah’ın zatında bir katre olarak varlık almadığı için Allah, bizden sıfatı olarak da münezzehtir.
Varlığımız, Allah’ın zatında bir katre olarak varlık almadığı için Allah, bizden esması olarak da münezzehtir.
Varlığımız, Allah’ın zatında bir katre olarak varlık almadığı için Allah, bizden ef’ali olarak da münezzehtir.
Bizim varlığımız, O’nun nurundan bir tutam alınıp, yoğunluğu düşürülüp, etrafına sınır çizilmek suretiyle var edilen ve adına Nur-i Muhammedi denilen nurun içeriğinden bir şule şeklinde var edilmiştir.
Sonra varlığımız üzerinde Allah, zatıyla nakış işlemiş, yani ruhundan nefhetmiş, yani bir sanal benlik vererek hüviyet vermiştir.
Sonra varlığımız üzerine ALLAH, sıfatıyla nakış yapıp bir sıfatla kendisini bilir eylemiştir.
Sonra varlığımız üzerine Allah, esmasıyla nakış dokuyup sayısız özellikle bilinir eylemiştir.
Sonra varlığımız üzerine Allah, fiilleriyle dokuma yapmak suretiyle bizi fiillerde bulunabilen bir birey eylemiştir.
İşte bir nokta gibi olan bu bir tutam nurun içerinde, sayısını ancak Allah’ın bileceği kadar sanal benlikler vererek hüviyetle donattığı tüm bu noktanın içeriğine kesret âlemi denilmiştir.
Varlığımız, Allah’ın zatında bir katre (damla) olarak bile varlık almadığı için Allah, bizden zatı (öz) itibarıyla bütünüyle münezzehtir. Zat (öz) dediğimiz şey, hiçbir mahlûkun koklayamayacağı bir yakınlık mertebesidir.
Biz, O’nun zatında erimiş bir parça değil, O’nun yaratmasıyla varlık kazanmış aciz bir kuluz. Zatın münezzeh oluşunu idrak eden, kendisini ilahî hakikatin içinde erimiş bir “parça Allah” zannetmez; haddini bilir, kul olduğunu idrak eder. Kur’an, bu hakikati, “Her şey yok olup gidicidir; yalnızca Rabbinin Zât’ı bâkî kalacaktır.” (Kasas 28/88) ayetiyle kalbimize mühürler.
Yine “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.” (Şûrâ 42/11) buyruğu, zatın mutlak tenzih (her şeyden uzak ve yüce oluş) mertebesini ilan eder. İşte bu yüzden, zatına dair her cüretkâr yorum, kulun haddini aşmasıdır; hakiki tevhit, önce Zât’ı mahlûk kıyasıyla düşünmekten arınmakla başlar.
Varlığımız, Allah’ın zatında bir katre olarak varlık almadığı için Allah, bizden sıfatı (nitelikleri) yönüyle de münezzehtir. Bizde tecelli eden ilim, kudret, irade, hayat gibi sıfatlar; Hak’kın sonsuz ve kuşatıcı sıfatlarının sadece gölge (zıll) tecellileridir.
Bizim ilmimiz sınırlıdır, O’nun ilmi sonsuzdur. Bizim kudretimiz anlık ve acizdir, O’nun kudreti ezelî ve ebedîdir. Biz, bir şeyi bilince “bildik” zannederiz; oysa o bilginin kendisi de bize lütfedilmiş sınırlı bir paydır.
İşte bu sebeple, Allah’ın sıfatlarını mahlûkun sıfatlarına benzetmek, O’nun ulûhiyetine (ilahlığına) karşı büyük bir saygısızlıktır. Kur’an’da “Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Şûrâ 42/11) buyrulurken, bizim işitme ve görmemizin O’nun işitme ve görme sıfatlarının aynısı değil, sadece gölgeleri olduğu bize ince bir dille hatırlatılır.
Kul, kendindeki sıfatları görünce, “Benim ilmim, O’nun ilminden bir parçadır.” demez; “Benim ilmim, O’nun bana ikram ettiği geçici bir emanettir.” der.
Varlığımız, Allah’ın zatında bir katre olarak varlık almadığı için Allah, bizden esması (isimleri) itibarıyla da münezzehtir. Bizde tecelli eden her güzel isim; Rahman (sonsuz merhamet sahibi), Rahim (merhametini özellikle müminlere açan), Kerim (ikram eden), Hakim (hikmetle hükmeden) gibi Esmaü’l-Hüsna (Allah’ın en güzel isimleri), bizde sadece sınırlı bir yansıma olarak görünür.
Biz merhamet ederiz ama merhametimiz nefis, menfaat, öfke gibi gölgelerle örtülüdür; Allah’ın merhameti ise hiçbir ihtiyaçla kayıtlı değildir. Hadiste, “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları ihsa ederse (anlayıp hayatına yerleştirirse) cennete girer.” (Buhârî, Tevhid 12; Müslim, Zikr 6) buyrulması, bize şunu fısıldar: Esma (isimler) bizde hakikat olarak değil, kulluk idraki olarak yaşanır.
Biz, Esma’yı sahiplenmek için değil, Esma’nın önünde secde edip kendimizi yok bilmek için çağrılırız. Allah, isimleriyle bizde tecelli eder; ama isimlerin zatî hakikati bizden münezzehtir.
Varlığımız, Allah’ın zatında bir katre olarak varlık almadığı için Allah, bizden ef’ali (fiilleri, işleri) yönüyle de münezzehtir. Bizim fiillerimiz, sonradan olan, eksik, hataya açık, acziyetle karışmış fiillerdir.
Allah’ın fiili ise “Ol!” demesiyledir ve olur; O’nun fiilinde tereddüt, pişmanlık, yanlışlık yoktur. Kur’an, “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Sâffât 37/96) buyurarak, fiillerin yaratılış yönünü bize bildirir. Bizdeki fiil, tercihiyle imtihan olduğumuz, ama varlık sahasında yaratılışı tamamen Allah’a ait olan bir tezahürdür.
Kul, kendi fiiline güvenip “Ben yaptım.” dediği yerde yanılır; “Bana bu fiili nasip eden de, beni bundan hesaba çekecek olan da Allah’tır.” dediğinde tevhit kokusu kalbine siner.
Bizim varlığımız, O’nun nurundan bir tutam alınıp, yoğunluğu düşürülüp, etrafına sınır çizilmek suretiyle var edilen ve adına Nur-i Muhammedi (Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e nispet edilen ilk nur hakikati) denilen nurun içeriğinden bir şule (ışık demeti) şeklinde var edilmiştir.
Yani biz, Zât’ın kendisi değil; Nur’un perdelenmiş, yoğunluğu azaltılmış, sınırlarla kayıt altına alınmış belli bir parıltısıyız. Kul bunu idrak ettiğinde, kendi varlığını mutlaklaştırmaktan vazgeçer. Nur’un sahibiyle gurur yapmaz, Nur’un Sahibine secde eder. Kur’an, “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr 24/35) ayetiyle, varlığın tüm nur hakikatinin O’na ait olduğunu haber verir.
Benliğimizde parlayan her güzellik, aslında Nur-i İlahi’nin (ilahî nurun) bize yansıyan gölge kırıntılarıdır.
Sonra varlığımız üzerinde Allah, zatıyla nakış işlemiş, yani ruhundan nefhetmiş (üflemiş), yani bir sanal benlik vererek bize hüviyet (kimlik) lütfetmiştir. “Sanal benlik” diyorum; çünkü bizim “ben” dediğimiz şey, hakiki benlik değil, imtihan alanında bize emanet edilmiş geçici bir roller alanıdır.
Kur’an’da Âdem kıssasında “Ona ruhumdan üflediğimde…” (Hicr 15/29; Sâd 38/72) buyrulması, ruhun doğrudan yaratıcıya nispet edilen bir ikram olduğunu gösterir. Biz, bu nefha-i ilahiyeyi (ilahi nefes ikramını) kendi malımız zannettiğimizde, benlik davası başlar; benlik davası başladığı yerde ise şirk kokusu duyulur.
Hikmet ehlinin diliyle söylersek: İnsan, kendisine emanet edilen benliği, Sahibine iade ederek hakiki hürriyete erer; benliğini sahiplenerek ise en ağır kulluğa, yani nefsine köle olmaya düşer.
Sonra varlığımız üzerine ALLAH, sıfatıyla nakış yapıp bir sıfatla kendisini bilir eylemiştir. Biz, kendimizdeki ilim (bilme), irade (seçme), basar (görme), sem’ (işitme) gibi sıfatları seyrederken, aslında Allah’ın sıfatlarının gölge yansımalarına bakarız.
Bu yüzden “Ben biliyorum.” diyen, aslında “Bana bilme sıfatını lütfedenin ilminden bir pay yaşıyorum.” demek istese ne güzel olurdu. Hadiste geçen kudsî beyan, bu hakikati ne güzel anlatır: “Kul, bana nafilelerle yaklaşır; sonunda onu severim.
Onu sevdiğimde, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum…” (Buhârî, Rikak 38). Bu hakikat, sıfatlarda fani olup Zat’a yönelişin remzidir. Kul, kendindeki sıfatları görünce şımarmaz; o sıfatların arkasındaki Müsemma’ya (ismin işaret ettiği Zat’a) yönelir.
Sonra varlığımız üzerine Allah, esmasıyla nakış dokuyup, sayısız özellikle bilinir eylemiştir. Bizim ruhumuz, Esma-i İlahiye’nin (Allah’ın isimlerinin) ince nakışlarıyla dokunmuş bir atlas kumaş gibidir. Her insanda bazı isimler daha baskın görünür:
Birinde Rahman (merhamet), birinde Hakim (hikmet), birinde Vedud (sevgi), birinde Cebbâr (kırıp onaran) tecellisi daha çok parlar. Esma’yı tanımak, aslında kendi iç yüzümüzü tanımaktır.
Fakat unutulmamalıdır ki biz, Esma’nın sahibi değil, Esma’ya ayna olmakla şeref bulmuş aciz bir kuluz. “Allah güzeldir, güzeli sever.” (Müslim, Îmân 147) hadisi, Esma’nın cemal (güzellik) tarafını kalbimize duyurur.
Bizde tecelli eden güzellik, O’nun isimlerinden gelen bir yansımadır; kul, güzelliği sahiplenmeyip teslim ettiğinde, Esma’yı zikirle (anışla) çoğaltmış olur.
Sonra varlığımız üzerine Allah, fiilleriyle dokuma yapmak suretiyle bizi fiillerde bulunabilen bir birey eylemiştir. Yani biz, fiillerle imtihan edilen, irade (seçim) alanı açılmış bir kul kimliğiyle sahneye çıkarıldık.
Bizim seçimlerimiz, bizim sorumluluğumuzdur; ama fiillerin yaratılması tamamen Allah’a aittir. İşte bu ince dengeyi kaçıran, ya kaderi inkâr eden bir cebri anlayışa savrulur ya da fiili bütünüyle kendine mal ederek kibir bataklığına düşer. Kur’an, “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Sâffât 37/96) buyururken, bizdeki kudret vehmini kırar; diğer yandan “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür; kim zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl 99/7-8) ayetiyle de sorumluluğu omzumuza koyar. Kulun yolculuğu, bu iki ayetin arasında dengede yürümektir.
İşte bir nokta gibi olan bu bir tutam nurun içerisinde, sayısını ancak Allah’ın bileceği kadar sanal benlikler vererek hüviyetle donattığı tüm bu noktanın içeriğine kesret âlemi (çokluk âlemi) denilmiştir.
Kesret âlemi, hakikatte tek olanın çok gibi görünme sahnesidir. Aynı güneşin binlerce su damlasında ayrı ayrı parlaması gibi, bir tek Hakikat, sonsuz nefis aynasında farklı farklı yansımalar hâlinde görünür.
Biz bu çokluğa takılıp kaldığımızda, birbirimizle kavga ederiz; bu çokluğu, tek Zât’ın tecellisi olarak gördüğümüzde ise kardeşliği idrak ederiz. Kur’an, “O’nun dengi hiçbir şey yoktur.” (İhlâs 112/4) diyerek, kesretin içinden tevhide çağırır; “Her şey yok olacaktır; yalnızca Rabbinin Zât’ı bâkî kalacaktır.” (Kasas 28/88) diyerek de kesretin perdesini aralar.
Böylece kul, çokluk sahnesinde yürürken, kalbinde daima tekliği taşır; işte hakiki tevhit budur.