370) ALLAH’IN SEVMESİ NEDİR?

Allah neyi sever? Allah neyi sevmez? İnsan Allah halifesi ve Allah’ın boyasıyla boyanmanın hakikati nedir? Şimdi bu konu hakkında biraz kâğıt karalayalım inşallah…

Ben “Allah neyi sever?” diye sorduğumda, aslında kendi hayatımın kıblesini arıyorum. Çünkü Allah’ın sevdiğini sevmek, sevmediğinden kaçmak demek; halifelik iddiamı ciddiye almak demektir. “Allah’ın boyasıyla boyanmak” dediğimde ise, kendi rengimi bırakıp Rabb’imin rengine razı olma hâlini kast ediyorum. Kur’an bu hakikati, “Allah’ın boyasıyla boyanın! Allah’ın boyasından daha güzel boya kimindir?” diyerek önümüze koyuyor. (Bakara, 2/138)

Kelime-i şehadette “abduhû ve resûluhû” deriz. Buradaki kulluğu ve resûllüğü “Hû”ya bağlarsak, yani mutlak Zât’a bağlarsak, önümüze bambaşka bir pencere açılacaktır.

Şehadette geçen “abduhû ve resûluhû” ifadesini, sadece dilde değil, gönülde de “Hû”ya bağladığımda, kulluğun da resullüğün de kökünün aynı mutlak Zât’a dayandığını fark ederim. Kul da, Resûl de, tecelli de, hüküm de O’na ait… Benim nasibim; bu şehadeti kuru bir tekrar olmaktan çıkarıp, “Bu kul da, bu Resûl de Hû’nundur” diyerek kalbimi teslim etmektir.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Mirac anında Kab-ı Kavseyn hâlini yaşadı. Kab-ı Kavseyn, kulluğun en zirve hâlini, yakınlığın en ince çizgisini anlatır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Mirac’ı, kulun nereye kadar yükselebileceğinin, sevginin kulda nereye kadar derinleşebileceğinin bir işareti oldu.

Allah sevgisinin en mükemmel delilini, ben bu Mirac hâlinde seyrediyorum. “Kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürüten Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir.” (İsrâ, 17/1)

Kab-ı Kavseyn hâli, kişideki tüm benliği yok eder ve tıpkı “Hû isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in, Allah ismini kendisine ayna yaptığı ve kendisini onda seyir ettiği gibi, Kab-ı Kavseyn hâlini yaşayan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’de de, yani hayal içindeki hayalde de, kendisini birinci hayalde olduğu gibi seyir etmiştir.

Kab-ı Kavseyn’de benlik silinir; sadece Hakk’ın seyri kalır. “Hû”nun Allah ismiyle kendini seyretmesi ne ise, Nur-i Muhammedi’de tecelli eden seyir de odur. Mirac’ta, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, hayalin içindeki hayalde, Zât’ın kendisine verdiği aynalıkla Hakk’ı temaşa etti. Bu hâl, sevginin “ben”i eritip sadece “Sen” bıraktığı makamdır.

Şimdi bu konuyu biraz daha genişletelim… İçimdeki susuzluk, bu hakikati biraz daha açmayı istiyor. Çünkü Allah’ın sevmesini anlamak, kulluğun derinliğini ve halifeliğin ağırlığını idrak etmektir. Ne kadar derinleşirsem, gönlüm o kadar edep ve huşû ile dolar.

“Abdullah” dediğimizde sıfat boyutu itibariyle kul olan demektir. “Abduhû” dediğimizde ise Zât boyutu itibariyle kul olan demektir. Zât itibariyle kulluğa eren ilk insan, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’dir.

“Abdullah” dediğimde, isim ve sıfat mertebesinde kul olmayı anlarım; “Abduhû” dediğimde ise, kulluğun Zât’a nisbet edilen en ince mertebesini… Zât’a ait kulluğun ilk aynası, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’dir. O, “kul olma” şerefini öyle yaşamıştır ki, Allah bile Kur’an’da ilk önce “kul” ismini anmış; “Kulunu gece yürüttü” buyurmuştur. (İsrâ, 17/1)

Onun ümmetinden o şerefi yaşayan fertler, kıyamete dek var olacaklardır. Onun ümmetinin tüm fertleri dahi gözlerini o makama dikerek başını secdeye bırakır ve secdeye de Mirac denmiştir. Kullukta son nokta işte bu noktadır.

Secdeye her gidişimde, alnımı yere koyarken, “Benim küçük Miracım da budur” diye hissederim. Secde, başı en yüksekten alıp toprağa indirerek, “Ben kulum” deme hâlidir. Kim bu hâli kalbiyle yaşarsa, Nur-i Muhammedi’den pay alır. “Secde et ve yaklaş” buyruğu (Alak, 96/19), secdenin Mirac kapısı olduğunu kula fısıldar.

O yüzden ayet der ki Allah ve Resûlü’nü ayırmayın. Yani “Hû isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in seyir tecellisi, Allah ve Resûlü’nde aynıdır. Makro ve mikro ama seyir tecellisi bakımından aynı tecelli…

Allah ile Resûl’ü ayırmamak, sevginin de, itaatin de tek kaynaktan aktığını bilmek demektir. “Kim Resûl’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur” (Nisâ, 4/80) ayeti, bu hakikati mühürler.

Makro tecelli, Allah ismiyle; mikro tecelli, Muhammed ismiyle önümüze gelir. Benim vazifem, bu iki tecelliyi birbirinden koparmadan, Resûl’ün nurunda Allah’ın nurunu görmektir.

Lakin insan bakımından bu seyir, Nur-i Muhammedi ile sınırlıdır. Yani Nur-i Muhammedi bakımından bu seyir aynı iken, Nur-i Muhammedi kapsamının dışında da insan gene de mahduttur. Allah için ise sınır veya hudut mevzubahis değildir.
Ben, Nur-i Muhammedi’nin dairesinde dolaşabilen mahdut bir kulum. Ne kadar derinleşirsem derinleşeyim, yine de bir sınırım var. Oysa Allah için ne sınır var, ne hudut… Bunu hatırladığımda, hakikate dair her iddiamın önüne “Ya Rabbi, Sen bilirsin” kaydını koyarım. Sınırı olanın haddini bilmesi, celal karşısındaki edebidir.

Ayrıca bu olay, yaratım tecellisi olarak da aynı değildir. Zira insan yaratım bakımından da Allah’a muhtaç iken, Allah yaratımında hiç kimseye muhtaç değildir.

Yaratılmış olmak, baştan sona muhtaç olmak demektir. Benim her hâlim, her nefesim, her idrakim Allah’a muhtaçken, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız, Allah ise Ganî’dir, Hamîd’dir” (Fâtır, 35/15) ayeti bu bağı açıkça hatırlatır. Sevgi de bu zeminde şekillenir: Muhtaç olan kul, Ganî olan Rab’be yönelir.

Ama konumuz bizim de içinde yer aldığımız Nur-i Muhammedi kapsamı olduğundan, bu içerikten bahsettiğimiz için, bizi ilgilendiren kapsam alanıyla, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bizimle Allah arasında elçi olduğundan ayet der ki: “O, hevâsından konuşmaz.”

Ben, Nur-i Muhammedi’nin içindeyim; bu yüzden beni ilgilendiren alan, bu nurun açtığı penceredir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in bu nur içinde “elçi” olarak duruşu, Kur’an’da, “O hevâdan konuşmaz; söyledikleri ancak kendisine vahyedilendir” ayetiyle mühürlenmiştir. (Necm, 53/3-4) Bu mühür, bana gösterir ki, Resûl’ün dili, Hakk’ın hitabının aynasıdır.

Yani Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i konuşturan; direkt “Hû isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in, yani Zât-ı Mukaddes olan Allah’ın ta kendisidir.

Resûl’ün konuşmasında Hakk’ın konuştuğunu bildiğimde, sevgim de edebim de derinleşir. O sözler, sadece bir beşerin kelamı değil; Zât-ı Mukaddes’in rahmet için indirdiği cümlelerdir. Ben o cümleleri okurken, aslında Allah’ın “Sevdiğimi böyle yaşa, sevmediğimden böyle kaç” diye fısıldadığını hissederim.

Yani bizim kendimize çekidüzen vermemiz bakımından ve bizim gerekli olan amele bürünmemiz için; bize yapılan emir ve nehiy telkini itibariyle, önümüze çıkan bu kavramlardan gelen hitapları ayrı ayrı görmeyelim.

Hayatımda duyduğum “emir” ve “yasak”ların, ayrı ayrı kaynaklardan gelmediğini idrak ettiğim an, içimdeki dağınıklık toparlanır. Kur’an’ın sesi, Sünnet’in sesi, fıtratın sesi, hepsi bir yerden çağırır beni: “Gel, sevilen olmanın yoluna gir.” Allah’ın sevmesi; emirlerine karşı duyduğum hassasiyetle bende tezahür eder.

Yani Sünnetullah ile Sünnet-i Resûl’ü ayrı ayrı görmeyelim. Çünkü Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in büründüğü sünnet, Allah’ın sünnetinin ta kendisidir.

“Sünnetullah” kâinatın işleyişinde; “Sünnet-i Resûl” Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hayatında tezahür eder. Ben ikisini karşı karşıya koymam; ikisini de Hakk’ın iki aynası olarak okurum. Resûl’ün ahlakı, Allah’ın sevdiği ahlaktır. “Andolsun ki, Allah’ın Resûlü’nde sizin için en güzel örnek vardır” ayeti (Ahzâb, 33/21), bu sevginin nasıl ete kemiğe büründüğünü gösterir.

Yani seyir bakımından baktığımızda olay; “Hû isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in, kendi özündeki hazinenin seyir hâllerinden başka değildir.

Bütün bu tecellileri, “Gizli bir hazine iken bilinmeyi sevdim” sırrının açılımları olarak okurum. Hû, kendi hazinesini seyretmekte; bu seyrin perdelerinde ise biz varlıklar gezinmekteyiz. Benim payıma düşen; bu seyri fark edip, kendimi o sevginin dışına atmamak, Hakk’ın sevdiği çizgide kalmaya gayret etmektir.

Hep çokluğa alıştığımız için gözümüze çokluk gibi gelir. Onun için “Subhânehu ve Teâlâ” deriz, mutlak hüviyet sahibi olan “Hû isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet” için.

Çokluk, gözümün alışkanlığıdır; tevhid ise kalbimin hakikatidir. Gördüğüm her farklılık içimde dağınıklık üretmeye başladığında, “Subhânallah, Teâlâ Allah…” diyerek kalbimi toparlarım. Bu tesbih, çoğun perdesini kaldırıp, bir olan Hakk’ı yeniden merkeze almamı sağlar.

Bu kısa bilgilerden sonra, gelelim Allah boyasıyla boyanmanın içeriğini izah etmeye…

Boya meselesi, benim karakterimi nereye yasladığımın meselesidir. Dünyanın boyaları geçici; Allah’ın boyası ise kalıcıdır. Hangi sevgiye, hangi öfkeye, hangi duruşa büründüğümü buradan ölçerim. Allah’ın sevmesi de işte bu renkte görünür: Kul, Allah’ın sevdiği renge boyandıkça sevilir.

Allah boyasıyla boyanmak, yani “Hû isim zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in seyri… Kısaca “Hû”nun seyri… “Hû”nun Allah ismiyle isimlenip seyir etmesi…

“Hû”nun insan ismiyle, Allah’a halife olarak bir tutam nurunun içeriğinden bir yaratık yaratıp, onun ile de ondan ve onun gözüyle ve onun sahip olduğu benlikle seyir etmesi… Yani insanın kendi adına seyir etmesi… Ve insana önerilen Allah boyasıyla boyanmak mevzusu…

Allah’ın boyasıyla boyanmak, aslında Hû’nun, insandan kendi cemalini seyretmesine “Evet, hazırım” demektir. Halifelik iddiası da budur: Bir tutam nurdan yaratılmış bu insan, sahip olduğu benlikle Hakk’ın seyir aynası olur. Ben Allah’ın sevdiği amellere sarıldıkça, “Hû”nun benden seyri keskinleşir; ben nefsime döndükçe o seyrin berraklığı bulanır.

Rabbim bu hakikati şöyle haber veriyor: “Şüphesiz Allah, ihsan sahiplerini sever.” (Bakara, 2/195) İhsan ehli olmak; Allah’ın boyasını taşıyanların en belirgin vasfıdır.

Konuyu bir örnek ile izah edelim… Şimdi bir ressam düşünelim… Diyelim, kendi resmini bir panoya çizdiğinde, kendi şeklini panoya aktardığı oranda başarılı sayılır ve ona göre seyirciden not alır.

Ressam örneği, benim için hakikate açılan güzel bir pencere… Ressam, içindeki tasviri panoya ne kadar benzetirse, o kadar “başarılı” kabul edilir. Ben de Allah’ın halifesi olarak, O’nun boyasına ne kadar benzeyebilirsem, o kadar hakikate yaklaşmış olurum. Burada “not veren” aslında vicdanımdır; bir de Rabb’imin razı oluşudur.

Yani ressam kendi kopyasını ne kadar çok kendisine benzetse, o kadar çok başarılı olur. Ona göre de puan alır.

Bendeki her güzel ahlak, Rabb’imin ahlakından iz taşır. Merhamet ettikçe Rahman’ın, affettikçe Gafûr’un, adaletle davrandıkça Adl isminin gölgesi gönlümde görünür. Ben, bu benzerlik arttıkça, “Allah’ın sevdiği bir kul olma” umudumun çoğaldığını hissederim. “Allah, adaletli davrananları sever” (Mâide, 5/42) ayeti, bu benzerliğin ölçüsünü gösterir.

Şimdi konumuza dönelim… Allah şunu şunu şunu sever dediğimizde veya Allah şunu şunu şunu sevmez denildiğinde… Yani sen şunu şunu şunu yaparsan Allah boyasıyla daha çok boyanırsın… Şunu şunu şunu yaparsan Allah boyasından uzağa düşersin…

Allah’ın sevdiği ve sevmediği şeyleri sayan ayet ve hadisler, aslında boyanın tonu gibidir. “Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri sever” (Bakara, 2/222), “Allah müttakileri sever” (Âl-i İmrân, 3/76), “Allah kibirlenenleri sevmez” (Nahl, 16/23) gibi ayetler, bana tek tek şunu söyler: “Şu hâl sana boya olur, şu hâl ise rengi bozar.” Ben bu ölçülere göre yaşadıkça, Allah’ın sevgisine yürürüm.

Şimdi ressamın çizdiği resme dönelim… Yarışmadaki ressam, şunu şunu şunu yaparsa resim aslına, yani ressama daha çok benzer, yani daha çok yaklaşır ve öylece seyircinin anıları daha çok canlanır…

Benim ahlakım, sözüm, duruşum, aslını ne kadar yansıtırsa, Allah’ın boyasını o kadar gösterir. Resim aslına benzedikçe, seyredenin zihninde ressam canlanır. Ben de, “Allah’ın sevdiği kul” olma derdiyle yaşadıkça, beni görenlerin gönlünde Allah ve Resûlü’nün hatırlanmasını isterim. Bu, halifeliğin en ince edebidir.

Yani Allah’ın sevmesi veya sevmemesi, bizim birini sevip sevmememiz gibi değil… Aşırı benzetseler mesela, “Aaa, ressamın çizdiği kendi resmi adeta ressam olmuş” denilir.

Seyircinin resme baktığında, hafızasında adeta ressam canlanır. Ama seyirci de biliyor ki resim ressam değildir. Sadece seyri kesinleşir. Ama resmin netliği oranında ressamın şekline uygun olarak boyasıyla boyanmıştır.

Allah’ın sevmesi; bizim sevgimiz gibi duygusal bir iniş çıkış değil, kulda kendi güzel isimlerinin netleşmesiyle ilgili bir keyfiyettir. Ben, O’nun sevdiklerini yaptıkça, içimdeki suret berraklaşır; O’na benzemem söz konusu olmaz ama O’nun rızasına uygun bir hâl belirir. Tıpkı resmin asla ressam olamaması gibi, kul da asla Allah olamaz; ama Ressam’ı hatırlatan bir tablo hâline gelebilir.

Evet, akla seyirci ressamın çizdiği öz resmine bakınca ressam geldi. Ama resim, ressam olamaz. Asla ressam olamaz.

Bu çizgi, beni şirkin kıyısından tutup geri çeker. Halifelik hakikatini yaşamak, “Ben de oldum” demek değil; “Ben O’nun kuluyum” demektir. Sevgideki inceliği burada hissederim: Allah beğendiği hâli “sevdi” diye haber verir; fakat kulun O’nunla bir olması değil, O’nunla beraber olma şuuruna ermesi murat edilir.

İşte burada konumuza dönelim… Allah’ın bir şeyi sevmesi, yani sen öyle yaparsan Allah’ın boyasıyla boyanırsın. Öylece “Hû”nun sendeki seyri de kesinleşir. Bu seyre binaen de zevk alman yükselir. Ama sen Allah olmuyorsun.

Ne kadar itaat eder, ne kadar ihsanla yaşar, ne kadar tevazuya bürünürsem; iç dünyamda o kadar derin bir zevk beliriyor. Bu zevk, Hakk’ın benden seyri keskinleştikçe artıyor. Fakat her adımda tekrar hatırlıyorum: “Ben kulum, Sen Rabb’sin.” Böylece sevgi beni de yanımdakini de şirkten koruyor.

İnsan, Allah’ın sevdiği şeyleri yaptıkça, O’nun boyasına boyanmış oluyor ve hep canlı kalıyor. Allah’ın sevdiği boyayla boyanmış bir kalp, çürümez. Günahlara batıp çıkan bir dünyada bile içini diri tutar. “Allah’ın zikriyle kalpler huzur bulur” (Ra’d, 13/28) ayeti, bu canlılığın sırrını gösterir. Zikrin, teslimiyetin, ihsanın bereketi; kalbi ölü hâlden diri hâle çevirir.

İşte mesele şu… “Hû” adıyla işaret edilenin Allah ismiyle kendini seyir etmesi… “Hû” adıyla işaret edilenin insan ismiyle kendini seyir etmesi… İnsan Allah boyasıyla boyandıkça, “Hû”nun insan ile seyri keskinleşir. Ama insan, Allah olmaz.

Hem Allah ismiyle, hem insan ismiyle seyreden aynı “Hû”dur. Benim hayatımda bu seyrin ne kadar farkına varırsam, o kadar derinleşirim.

Boyanın keskinleşmesi, Hakk’ın benden seyri netleşmesi demektir. Fakat çizgim hiç değişmez: “Sen İlâh’sın, ben kulum.” Sevgimin adabı, bu çizgiyi hiç kaybetmemektir.

İşte mesele budur. İşte şimdi burada izah ettiğimiz bu konu en temel konudur. Bütün tasavvuf yolculuğumu, bu cümle özetliyor: “Boyan ama taşma; yaklaş ama taşkınlık etme; sev ama sınırı unutma.” Allah’ın sevmesi, benim bu sınırı edep ile gözettiğim yerde derinleşir.

Olaya daha çok vakıf olmamız için kısaca Nur-i Muhammedi’yi de izah edelim. Allah sevgisinin ve boyasının en berrak aynası, Nur-i Muhammedi’dir. O nur anlaşılmadan, halifeliğin, sevgideki dengenin ve Allah’ın sevmesinin inceliklerini tam kavramak mümkün olmaz. Bu yüzden gönlüm, sözü tekrar o nura götürmek istiyor.

Mutlak Zât, bizim her türlü tanıtımlarımızdan münezzeh olup, kendi özünde bizim O’nun Zâtını tarif etmemiz için hiçbir tanım bizim için mevzubahis değildir.

Ne kadar anlatmaya çalışsam da, Zât’ın hakikatine dair kullandığım her kelime eksik kalır. Bu yüzden “Allah, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir” (Zümer, 39/67) ayetini, dilimde bir tesbih, kalbimde bir fren gibi taşırım. Bilirim ki ben, ancak Zât’ın bize tanıttığı kadarını konuşabilirim.

Lakin mutlak Zât’ın sahip olduğu ve bizde bizimle yarattığı sıfatlar vardır ki, aynı sıfatların mutlak hâli mutlak Zât için de mevzubahistir. Lakin mutlak Zât için mevcut olan bu sıfatların mutlak Zât yönünde tarifleri bizim için gene de muhâl’dir.

Hayat, ilim, irade, kudret, semi’, basar, kelâm… Bende tecelli eden bu sıfatların gölgesine bakarak, onların mutlak hâllerinin Zât’a ait olduğunu bilirim. Fakat Zât’taki keyfiyetini anlatmaya kalkışmam; sadece “Biz O’na benzer şeyler isnat etmeyiz” diye teslim olurum. (Şûrâ, 42/11)

O’nun vechinden yansıyan zâtî nuru vardır. Üzerine yayıldığı alana da Lahutî âlem denir ki, bunun da ne olduğunu bilemeyiz. Tümü gene de mutlak Zât ile olup, içeriği hakkında hiçbir tabir kullanılamaz. Zira bizim algılarımızın ve yaratılış hamurumuzun ötesinde olup, O’nun hakkında yapacağımız tüm tanımlardan beridir.

Vechin nurundan yansıyan bu âlemleri sadece isim olarak bilirim; Lahut, Ceberut, Melekût gibi… Ama içlerine dair her tasvirim, mecazdan öteye geçmez. Bu yüzden, bu âlemlerin kapısında susmayı, imanla beklemeyi ve sadece Nur-i Muhammedi’den gelen habere razı olmayı seçerim.

İşte Lahut âlem denilen ve veçhten yansıyan nurun üzerine tutunduğu alan üzerinde mutlak nur, hudutsuz ve tanımsız olarak yaygındır. Lahut, hudutsuz nurun yayılışını işaret eder. Böyle bir alanı akılla kuşatmaya çalışmak, bir bardağa okyanusu sığdırmaya benzer. O yüzden bu sahada aklımla dolaşmam; teslimiyetle dururum. Benim derdim, o nurun içinden bana düşen payı hakkıyla taşımaktır.

İşte bu yaygın nurdan yoğunluğu düşürülmek suretiyle alınan bir tutam nura Nur-i Muhammedi denir. Bu bir tutam nurun etrafına çizilen sınıra Arş denir. Bu bir tutam nurun içeriği ile bizim mülahazalarımızın içeriği ve dışarısı olan tüm yaratılmışlar yaratılmıştır. İşte bu nur, tüm yaratılmışların ana maddesidir. Biz de bu nurdan yaratılmış bir şuleyiz.

Nur-i Muhammedi’yi, bütün âlemlerin hamuru olarak görürüm. Arş, bu bir tutam nurun sınırı; kâinatlar, bu nurun içindeki desenlerdir. Ben, bu nurdan yaratılmış bir şule olduğumu hatırladıkça, kendimi sıradan bir et-kemik beden olarak göremem. “Allah, göklerin ve yerin nurudur” (Nûr, 24/35) ayeti, bu nura işaret eden en büyük remizdir.

Nur-i Muhammedi’yi çepeçevre saran Allah’ın mutlak nurudur. Ortada Nur-i Muhammedi… O, yaratılış hamurumuzdur… Mutlak Zât, Allah ismiyle kendisini tanıtır. İşte Allah, Nur-i Muhammedi’yi yaratır ve içinde de insanı yaratır.

Ortada bir tutam nur; etrafında mutlak nur… Hamur Nur-i Muhammedi, isim Allah, Zât ise bütün tanımların üstünde… İnsan bu hamurun içinden yaratıldığında, sevilmeye de, sevmeye de kabiliyet kesbeder. Allah’ın sevmesi, işte bu hamurun kendine uygun şekil almasıdır.

Veçhten yansıyan mutlak nurun içinde yaratılan Nur-i Muhammedi ve dışa doğru Arş, mutlak nur, vech, Zât… Nur-i Muhammedi’den ve Nur-i Muhammedi’nin içinde yarattığı insana ruhundan üfler.

“Ona ruhumdan üfledim” (Hicr, 15/29; Secde, 32/9) ayetinin sırrını, Nur-i Muhammedi ile birlikte okurum. Zât’ın vechinden gelen nur, Nur-i Muhammedi’de yoğunlaşır; Arş’ta sınır çizer; insanda ruh nefesi olarak tecelli eder. Böylece sevgi, sadece duygusal bir hâl değil, varlığın bizzat dokusuna işlenmiş bir sır olur.

Bizim özümüz Muhammedî nurdur. Kendisine halife eder. Kendi özellikleri ile boyar. Bu boyayı keskinleştir; “Öylece senden de sonsuzluk seyrimi yaparım” der. İnsan boyandıkça seyri keskinleşir.

Özümün Muhammedî nurdan olduğunu bilmek, hem ağır bir sorumluluk, hem büyük bir lütuf… Bu nurla boyandıkça, Rabb’imin benden yaptığı seyir berraklaşıyor. Ben ihsanla yaşadıkça, adaletle davrandıkça, tevazu ile yürüdükçe; Nur-i Muhammedi gönlümde daha çok parlar.

En son gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Yani zâtî seyir zevk hâline erer. Ama kendi hüviyetinde… Çünkü asla Allah olmaz. Sınırlı insan yaratıldı. Çünkü nurundan nuruyla yarattı. Ama gene de hazinesi hadde hesaba gelmez.

“Ben onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” manasındaki kudsî hadise mazhar olmak, bu seyrin nihayetidir. (Buhârî, Rikak, 38) Burada bile çizgi bellidir: O, kulunun eliyle tutar; ama kul, asla Allah olmaz. İşte bu ince çizgide yürümek, en büyük aşkın en derin edebidir.

Ne büyük nimet… Adam şekillerine büründükçe, seyircinin gözünde aslının seyri gibi zevk verir. Ama seyirci de biliyor ki aslı değil… İşte kâinattaki en büyük sır budur. Anlayana aşk olsun…

Kâinatta gördüğüm her güzellik, aslının gölgesidir. Güzelliğe hayran olurum ama güzelliği ilah edinmem; aynadan aslına yürürüm. Allah’ın sevmesi de burada gizlidir: Kul aynadaki görevini unutmadan, aslına işaret ettiği müddetçe sevilir. Bu sırrı anlayan için her nefes bir aşk dersidir.

Allah her an nimetini tamam ettiği için de, “La havle ve la kuvvete illâ billâh” zikrini unutan… Yani gaflete dalıp kendisini kendi malı sanan…

“La havle ve la kuvvete illâ billâh” zikrini, sadece dilde değil, hayatta taşıyan; gücün ve hareketin sadece Allah’tan olduğunu idrak eden insandır. Bu zikir, Cennet hazinelerinden bir hazine olarak haber verilmiştir. (Buhârî, Deavât, 10; Müslim, Zikr, 17) Ben bu hazineyi unuttuğumda, yaptığımı kendimden bilmeye başlar, boyamı bozar, sevgiden uzaklaşırım.

İşte yaratım özetimiz… Sevginin de özetidir aslında: Zât’tan nur, nurdan Nur-i Muhammedi, ondan ruh, ruhtan insan… İnsan halife, halife aynadır. Ayna Rabb’inin boyasıyla boyanırsa, sevilen olur.

Aksi hâlde kendi renginde boğulur. Ben bu özeti her hatırladığımda, içimden şu niyaz yükselir: “Allah’ım, beni Senin sevdiğin kullardan eyle; boyanı üzerimden eksik etme.”