Ben aşığım diyen kimse, eğer âşık olduğunu söylediği kişinin onun ayağına basmasıyla, ayağına bastığı ayağı öpmüyor ve demiyor “oh be bari âşık olduğum kişinin ayağının ağırlığı ayağımın üzerine düştü” ve bununla mutlu olmuyor ise o, aşkın ne olduğunu bilmiyordur.
Aşk, sadece güzel sözler söylemek, şairane cümleler kurmak değildir. Gerçek aşk, en ufak bir incinmeyi bile nimet bilmek ve maşukun en küçük temasında dahi huzur bulmaktır. Âşık, maşukun (sevilenin) gölgesini dahi ganimet sayar.
Hem akabinde savunmaya ve kavgaya başlıyor ise, o tutkunluk ve hobilerinin adına aşk demiştir. Eğer kişi maşukundan gelen bir sıkıntı karşısında hemen öfkeye kapılıyor, savunmaya geçiyor veya kavgaya başlıyorsa, bu aşk değil, tutkudur. Böyle bir kimse aşkı heves ve geçici bir bağlılıkla karıştırmıştır.
Âşık olan her hal ve vaziyette maşukunda kendisini yok bilir ve onun iyi veya kötü her şeyinden mutluluk duyar. Âşık, kendini siler; varlığını maşukun varlığına armağan eder. Onun hoşuna gitmeyen bir şey bile âşık için tatlıdır. Çünkü aşk, “ben”i eritip “sen”de yok olmaktır.
Bakın hele, kendisinin âşık olduğunu söyleyen kişiye, ayağına basılması durumunda yükselteceği feryadı figanına ve sana kin ile cephe almasına. Gerçek aşkta incinme yoktur. Oysa sahte aşkta, en ufak dokunuş bile büyük bir isyana sebep olur.
Ve bakın hele şu haykırışına, ben o kadar âşıktım sevdim ve sen ise bana bunu reva görüyorsun diye mırıldanmasına… Böylesi sözler, aşkı bilmeyenlerin haykırışıdır. Onlar sevgiyi menfaat ve beklenti ile karıştırırlar.
Demek âşık değilmiş… Sadece kapılmış bir heyecana ve aşk sanmıştır. Gerçek aşkla hevesi ayıran çizgi tam da buradadır. Aşk, incitilse de şükürle kabul etmektir; heves ise menfaat bozulduğunda kaybolur.
Allah aşkı da öyledir. Tam teslimiyettir. Maddi ve manevi her isteğin terk edilişidir. Kahrında hoş lütfunda hoş yaşamıdır. Allah’a olan aşk, kulluğun zirvesidir. Âşık olan kul, Rabbinden gelen her şeyi kabul eder: Nimete şükreder, musibete sabreder. “Kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyebilmek hakiki Allah aşkının alametidir. Yoksa kendisini avutuyordur. Eğer kişi bu teslimiyete erememişse, aşkı sadece bir hayalden ibarettir.
Aşk, “fenâ” (yok oluş) kapısından “bekâ”ya (ebedî varlık) yükselmektir. İnsan maşukunda eridiğinde hakiki kulluk başlar. Yani aşk, sevenin kendisini unutup sevilenin varlığında yok olmasıdır.
İşin hakikatı ise; “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.” (Mâide, 5/54) Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Kahrın da hoş, lütfun da hoş diyebilen kul, gerçek mümindir.” (Taberânî)