Ya Rab, Hz. Musa’yı aleyhisselam denizden ve Firavun’dan kurtardığın gibi bizi de mülhime denizinden ve firavunlaşan benlikten kurtar.
Aziz Rabbim… Biliyorum ki denizleri yaran da, kuyuları genişleten de, balığın karnını bir zikir mihra-bına çeviren de Sensin. Bizi de çağın dalgaları içinde savrulan birer kırık tahta parçası olmaktan çıkar; kalbimizi hidayet gemisine bindir, dümenini tevekkül, yelkenini sabır ve teslimiyet eyle. Firavunlaşan nefsin “ben” narasını, Musa’nın asasıyla ikiye ayırdığın deniz gibi yar ki, içimizde hak ile batılı ayırt eden bir furkan doğsun. Çünkü biliyorum ki, bir kul kendi acziyetini idrak ettikçe Sen’in nusretin ona daha yakın olur; bir kul secdede yükseldikçe, benlik tahtından o kadar indirilir.
Ya Rab, Hz. Nuh’u aleyhisselam denizden kurtarıp karaya çıkardığın gibi bizi de bedenin zevkleri peşinde esir olan nefsimizi temizleyip uyandır ve marifete çıkar.
Ya Rab… Nuh’un aleyhisselam gemisini nasıl tufanın ortasında kurtuluş menziline ulaştırdıysan, bizi de arzular tufanının içinden selamet sahiline ulaştır. Çünkü biliyorum, nefsimin arzuları suda boğulan kavmin çırpınışlarından daha şiddetli; mal, makam, övgü, alkış ve beğeni, bugün için bize modern putlar olarak sunuluyor. Sen, helal dairede kanaat nasip et ki, haram kapıların cazibesi gözümü kamaştırmasın. İstiyorum ki rızkımı Sen’den, izzeti de yalnız Sen’den bileyim; ne bir beğeni, ne bir alkış, ne de insanların övgüsü benim kalbimin kıblesini değiştirmesin.
Ya Rab, Hz. Yunus’u aleyhisselam denizden ve balığın karnından kurtardığın gibi bizi de et-kemik bedenin daldığı bedensel hülyalardan ve benlik tasallutundan kurtar ki bendeki tüm güç ve kuvvetin Sana ait olduğunu seyredeyim ve halkıma o nazarla bakayım; hem hayırlı bir fert olayım.
Rabbim… Yunus’un aleyhisselam karanlıklar içinde “Zulmetlerin içinden Sana nida ediyorum” diye yakardığı gibi, ben de kendi karanlık bilinç kuyularımdan Sana sesleniyorum. Biliyorum ki karanlık olan gece değil, karanlık olan içimdeki gaflet. Balığın karnı değil beni hapseden; bedene, zevke, geçici hazza kilitlenmiş şuurumdur asıl zindan. Ne olur, bana da “La ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” diyecek bir uyanıklık ver ki, kendi zulmümü itiraf edebileyim. Çünkü kişi önce zulmünü fark eder, sonra zulmetten nura yürür; önce kendi karanlığını idrak eder, sonra nurların sahibine sığınır.
Ya Rab, Hz. Âdem’in aleyhisselam tövbesini kabul ettiğin gibi ben zavallı biçare; nefsimi et-kemik beden sayıp zevklerine esir düştüğümde kalbime tövbemin kabulü için gerekli ilhamı at ve tövbemde sabit durmamı nasip eyle.
Ey Rabbim… Âdem’i aleyhisselam tövbe ile yeryüzüne indirdiğin gibi, bizi de tövbe ile hakikat basamaklarına yükselt. Biliyorum ki tövbe, sadece dilde bir “estağfirullah” değil; nefis tahtından inip Sen’in hükmünü baş tacı etmek, can üzerime yazılmış emri gönül mührüyle tasdik etmektir. Her düştüğümde beni kendime değil, yine Sana döndüren bir rahmet lütfet. Günahlarımı, beni karanlıkta bırakan bataklıklar değil; ayağımı bastığımda hakikate doğru daha temkinli yürümemi sağlayan ibret taşları kıl. Zira ben tövbeyi bir defalık bir dönüş değil, her nefeste tekrarlanan bir vuslat daveti olarak anlamak istiyorum.
Ya Rab, Hz. Yusuf’u aleyhisselam kuyudan çıkardığın gibi bizi de içine düştüğümüz biçare bedenin kuyusundan çıkar.
Ya Rab, Hz. İsa’nın aleyhisselam babasız doğduğu ve semaya çekildiği gibi bizi de kimseye muhtaç ettirmeden maddeden manaya doğumumuzu kolaylaştır ve semanın kapısını bize de aç.
Ya Rab, Hz. Davud’un aleyhisselam tövbesinin kabul edilip elinde demirin eridiği gibi bizim de tövbemizi kabul et ve demir gibi katılaşan benlik dağımızı erit ve paramparça et.
Ya Rab, hanifliğin atası Hz. İbrahim’e aleyhisselam kurban olmak için teslim olan Hz. İsmail’in aleyhisselam doğumu gibi bize de Sana teslim olup kurban olan bir nefes nasip eyle.
Ya Rab, Hz. Yusuf’un aleyhisselam ayrılığından âmâ olan Hz. Yakub’un aleyhisselam gözlerini iade ettiğin gibi dünyevî meşgaleden körelen basiretimizi iade et.
Ya Rab, Hz. Eyyûb’ün aleyhisselam hastalığından şifa bulduğu gibi bizim dert dolu olan bilincimizi arındır ve şifanı ihsan et.
Ya Rab, şahit olup şehitliği seçen Hz. Hüseyin radıyallahu anh gibi şahitliği ve şehitliği bize de nasip et. Âmin ya Rabbelâlemîn.
Rahman’ım… Yusuf’u aleyhisselam kuyudan saraya, zindandan sultanlığa yükselttiğin gibi, bizim de beden kuyusuna sıkışmış ruhumuzu marifet ufuklarına çıkar. Dili dua ederken kalbi dünya hesabı yapanlardan eyleme bizi. Biz ki çoğu zaman kuyunun dibinden gökyüzünü sadece bir delikten seyreder gibi, hakikati dar bir pencereden okuyoruz. Marifet nurunu öyle bir nasip et ki, baktığım her bakışta Sen’in isimlerinin tecellisini okuyayım; sevdiğimi Sende, sevmediğimi de yine Sende bulayım. Bana Yusuf’un iffeti, Yakub’un sabrı, Eyyûb’un teslimiyeti, Musa’nın cesareti, İbrahim’in hanifliği, İsa’nın nezaheti, Hüseyin’in şehadete sevdalı kalbiyle dolu bir nefes ver.
Ve nihayet… Biliyorum ki bütün bu niyazlarım, Sen’in “Kulum Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım” vaadine güvenerek dilime geliyor. Ben Sen’e yaklaştığımı sanırken, aslında her defasında beni Bana benden daha yakın kılan Sensin. Öyleyse bu münacaatımı, kuru bir söz yığını olmaktan çıkar; hayatımın damarlarına yedir, her davranışımda secde tadı, her sözümde tövbe kokusu, her bakışımda merhamet tecellisi olsun. Kulluğumu süsleyen hiçbir ameli kendimden bilmeden, her hayrı Senden, her kusuru nefsimden bilen bir şuurla son nefesimi “Ya Rab, Sen’den geldim, yine Sana dönüyorum” diyerek teslim etmeyi nasip eyle. Âmin.
Çünkü biliyoruz ki…
Kulun içindeki Firavun, dışarıdaki hiçbir düşmandan daha zorludur; çünkü o benlik size kendi sesini sizin sesinizmiş gibi fısıldar. Musa’nın eliyle yarılan deniz aslında kulun iç denizidir; nefsin dalgaları çekilmedikçe hakikat kıyısına basılmaz. “Korkma, zira Ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm” (Tâhâ 20/46) ayeti insanın iç karanlığını yaran bir nurdur. “Allah için olanı Allah korur” (Ahmed b. Hanbel) hadisi ise yolcunun yüreğine emniyet indirir. Gönlüme doğan nefes de şöyle fısıldadı: Benliğini bırakmayan denizi geçemez; denizi geçemeyen de Rabbin kıyısına varamaz.
Nuh’un tufanı sadece bir tarih değil, insanın iç fırtınasıdır; arzuların kabardığı yerde nefis insanı boğmak ister. Marifet ise bir gemidir; içine binen kurtulur, binmeyen nefsinin sularında kaybolur. “Nuh dedi ki: Rabbim beni ve ailemi kurtar” (Şuarâ 26/118) ayetinde sığınmanın sırrı vardır. “Kim Allah’a dayanırsa O ona yeter” (Talâk 65/3) hükmü ise geminin hakikatte Allah’ın kudretiyle yürüdüğünü bildirir. Gönlüme doğan ses şöyle dedi: Nefsin tufanından çıkmak isteyen önce kalbini sahile çeken ipi tutmalı, çünkü ipi atan sendeki lütuf değil, Rabbindeki merhamettir.
Yunus’un balığın karnı insanın nefsine düştüğü karanlıktır; dışarıdan bakılınca geniş duran dünya, içten daralır, kul nefes alamaz hâle gelir. O karanlıktan kurtaran cümle bellidir: “Senden başka ilah yoktur; ben zalimlerden oldum” (Enbiyâ 21/87). Hadiste “Zünnun’un duası ile dua eden, ne dilerse kabul olunur” (Tirmizî, Deavât 82) buyrulurken o karanlık mahzende bile kabul kapısının açık olduğu müjdelenir. İçimde doğan nefes dedi ki: Karanlık seni boğmaz, karanlıkta unuttuğun Rabbin boğar; Rabbe dönen ise karanlıktan değil, karanlık O’na döner.
Âdem’in tövbesi sadece kelimeler değil, kalbin yeniden doğuşuydu; tövbe bir dönüş değil, dönüşün sahibinin kuldaki tecellisiydi. “Âdem Rabbinden bazı kelimeler aldı ve Rabbi onun tövbesini kabul etti” (Bakara 2/37) ayetinde tövbenin aslında Allah tarafından öğretilen bir ilham olduğu bildirilir. Hadiste “Allah tövbe eden kullarını sever” (Tirmizî, Deavât 86) buyurularak kapının asla kapanmadığı müjdelenir. İçimdeki nefes şöyle dedi: Sen kapıya gidiyorsun sanırsın ama kapıya götüren de kapıyı açan da kapıda bekleyen de aynı Rahmettir.
Yusuf’un kuyusu aslında insanın kendi gölgesine düştüğü çukurdur; insan bedeni hakikat sanınca yol kaybolur. “Onu kuyudan çıkardılar” (Yûsuf 12/15) ayeti karanlık bir kuyuya düşenin bile kaderinin Rahmet eliyle yazıldığını söyler. “Allah bir kulunu severse onu korur” (Müslim, Birr 157) hadisi ise kuyudan çıkmanın kulun gücüyle değil, Rabbin lütfuyla olduğunu bildirir. Kalbime doğan söz şöyle dedi: Kuyudan çıkmak için yukarı bak; çünkü bazı kuyular sadece göğe bakınca açılır.
İsa’nın hikâyesi kudretin insanda nasıl tecelli edeceğini anlatır; doğmak, maddeden değil manadan olunca kulun bütün âlemi değişir. “Ona ruhumuzdan üfledik” (Tahrîm 66/12) ayeti ruhî doğumun kaynağını bildirir. Hadiste “Allah bir kula sevgi verirse onu gök ehline de sevdirir” (Müslim, Birr 157) buyurularak semanın kapısını açan sevginin ilahî olduğu anlatılır. Gönlüme doğan nefes şöyle fısıldadı: İnsan, doğduğu gün değil; ruhu dirildiği gün gerçekten doğar.
Demir insanın kalbi gibidir; dışarıdan sert görünür ama ilahî nefes değdiğinde mum gibi yumuşar. “Ona demiri yumuşattık” (Sebe 34/10) ayeti bu sırrı bildirir. Hadiste “Kalpler Allah’ın iki parmağı arasındadır, dilediği gibi çevirir” (Müslim, Kader 17) buyrulurken kalbin dönüşünün kul işi değil, Rahmet işi olduğu öğretilir. İçimde doğan hikmet dedi ki: Benliğin ne kadar sertse Rahmet o kadar yakındır; çünkü en sert dağ bile secdede toz olur.
İbrahim’in teslimiyeti ve İsmail’in rızası, kulun nefsi üzerinde yürüttüğü en büyük cihattır; kurban bıçağı nefsi keser, ruhu diriltir. “İkisi de teslim olunca…” (Sâffât 37/103) ayeti teslimiyetin doruk noktasıdır. Hadiste “Nefsini yenen en büyük kahramandır” (Beyhakî, Zühd 165) buyurulurken en çetin mücadelenin kişinin kendi nefsi olduğu belirtilir. Gönlümde doğan ses şöyle dedi: Kurbanın hakikati boğazda değil, gönülde yaşanır; gönlünü kesmeyen kurbanını kesmiş olmaz.
Yakub’un gözünü açan gömlek değil, Yusuf’un kokusuydu; basireti açan da dünya değil, hakikatin nefesidir. “Gömleği yüzüne koydu, gözleri açıldı” (Yûsuf 12/96) ayeti nurun kalbe inişini anlatır. Hadiste “Takva, basirettir” (Tirmizî, Birr 75) buyrularak gerçek görüşün gözde değil, gönülde olduğu öğretilir. Kalbime doğan nefes dedi ki: Gözünü dünya kapatır, gönlünü Allah açar; gönlü açılanın gözü zaten görür.
Eyyûb’un yarası bedeninde idi ama sabrı ruhundaydı; derdin hakikati bedende değil gönüldedir. “Bana dert dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin” (Enbiyâ 21/83) ayeti şifanının ilk kapısıdır. Hadiste “Sabredenlerin ecri hesapsızdır” (Zümer 39/10) buyrulurken dertlerin aslında kul için bir terbiye olduğu anlatılır. Kalbimde doğan söz şöyle dedi: Derdin seni tüketmez; derdin seni Rabbe taşır.
Şehadet ölmek değil hakikate dirilmektir; Hüseyin’in şehadeti adaletin kanla yazılmış tefsiridir. “Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin” (Bakara 2/154) ayeti şehidin diriliğini anlatır. Hadiste “Şehidin kanı Allah katında miskten daha değerlidir” (Tirmizî, Fedâil 25) buyurulurken şehadetin kokusu bile cennet kokusudur. İçimde doğan hikmet şöyle dedi: Şahit olan ölmez; şehit olan unutulmaz; hak için yürüyen asla kaybetmez.
Bil ki; bütün peygamber kıssaları, insanın kendi iç yolculuğunda tutunduğu işaret taşlarıdır; Musa’nın denizden kurtuluşu benliğin yarılmasıdır, Nuh’un tufanı arzuların kabarmasıdır, Yunus’un karanlığı nefsin hâkimiyetidir, Âdem’in tövbesi dönüş kapısıdır, Yusuf’un kuyusu insanın gölgede kayboluşudur, İsa’nın doğumu manaya doğuştur, Davud’un yumuşayan demiri kalbin katılıklarının erimesidir, İbrahim ve İsmail’in teslimiyeti nefsin kurban edilişidir, Yakub’un gözünün açılışı basiretin dirilişidir, Eyyûb’un sabrı gönlün arınmasıdır ve Hüseyin’in şehadeti hakka şahitliğin zirvesidir; kul bu işaretlere tutunursa yol bulur, gönlünü kapatırsa karanlığında kaybolur.