440) SEKR HÂLİ VE NEFSİN ISLAHI

Kişisel bazda, ağır travmalar veya yoğun zikirler sonucu veya kendisini kaptırdığı derin aşk sonucu bilinçte oluşan sekr halinde, kişinin hayal dünyasında meydana gelen, “zati seyr zevk halini” sanki gerçek yaşamda varmış gibi kalkıp o sekr halini, ayıklıkmış gibi anlatmak ve o hallere meraklı olan ayık kişileri de, o yönde hipnoz ederek şartlandırmak suretiyle, o hali de hakikat ilmi adı altında kabullendirmeye çalışmak kadar, iz’ansız bir duruş olamaz. Öylece dal ve mudil olarak insanlık için en tehlikeli bir vaziyete imza atılmış olur.

Nefsini islah etmeyen kişi her yerde kötüdür. Nefsini islah eden kişi de her yerde iyidir. Bunun herhangi bir sosyal grup üyesi olup olmaması ile alakası yoktur. Kötülük eden, sosyal normlar gereği elbette cezasını alır. Ayrıca Allahın hakkına girmişse, o zaman haktan mahrumiyetini de yaşamaya mahkûm olacaktır.

Allah mutlak olarak adildir. Zerre kadar hiç kimsenin hakkı kimseye bırakılmayacaktır. Sonunda herkese bardağının içindeki hacim kadarı kendisi için mahdum olacaktır.

Ekser olarak kişide oluşan sekr hâli; ağır travmanın, yoğun zikrin veya derin bir aşkın bilinçte açtığı olağanüstü bir dalgalanmadır. Bu dalgalanma esnasında görülen “zatî seyr zevk hâli”, kişiye, o anda hakikatin bizzat içindeymiş hissini verebilir.

Sekr hâli ile ayıklık hâli aynı terazide tartılmaz. Bu hâli, sanki tam uyanıklıkta yaşanmış bir hakikatmiş gibi aktarınca, o hâllere meraklı olan ayık zihinleri de hipnoz eder gibi şartlandırınca, iş sadece kişisel bir yanılgı olmaktan çıkar; dal (sapmış) ve mudil (saptırıcı) bir konuma düşer. Bu yüzden seyr zevk hâllerini, yerine ve ölçüsüne göre anlatmayı, hakikatin üstüne değil, altına koymayı bilmeliyiz.

Nefsini ıslah etmeyen birinin, hangi isimle, hangi grup içinde, hangi kisveyle dolaşırsa dolaşsın, her yerde kötülük taşıyacağını unutmamalıyız. Aynı şekilde, nefsini ıslah eden birinin de, hangi çevrede bulunursa bulunsun, iyilik ve hayır taşıyacağını bilmeliyiz.

Böyle bakınca, iyilik ve kötülüğü grup, cemaat, etiket, kimlik üzerinden değil; nefis terbiyesi üzerinden okumamız gerektiğini fark etmeliyiz. Dünyevi hukuk karşısında kişi sosyal normlar gereği cezasını alır; ama eğer Allah’ın hakkına da girmişse, ahirette haktan mahrumiyet acısını mutlaka yaşayacağını bilmeliyiz.

Allah’ın mutlak Adil olduğunu; kimsenin hakkının kimsede bırakılmayacağını, sonunda herkesin bardağının hacmi kadar nasip alacağını gönlümüze yazmalıyız.

Sekr hâllerini hakikat diye pazarlama tehlikesini konuşurken, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır; başına gelen her kötülük ise kendindendir.” (Nisâ Suresi, 79. ayet meali) ayetini unutmamalıyız; kendi nefsî taşmalarımızın faturasını hakikate kesmememiz gerektiğini fark etmeliyiz.

“Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür; kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl Suresi, 7-8. ayetler meali) hitabıyla, sekr olsun, sahv olsun, her hâlimizin hesabının bize döneceğini bilmeliyiz. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Gerçek mücahid, nefsine karşı cihad edendir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd 2) hadisini, seyr hâllerinden önce nefis mücadelesine yönelten bir mihenk taşı olarak tutmalıyız.

“Hâlini hakikat sanan, hakikati hâlinin içine hapseder.” diyen hikmetli sözdeki uyarıyı da unutmamalıyız; sekr zevkini ilim diye anlatmaya kalktığımızda, hem kendimizi hem de bizi dinleyenleri ateşle oynatacağımızı bilmeliyiz.

Sekr ve seyr hâllerini, kendi nefsimiz için bir ikaz, bir ikram, bir uyarı olarak görmeliyiz; bu hâlleri ayıklık hâlinde yaşanan sarsılmaz hakikat gibi takdim etmemeliyiz.

Bir anlık seyr zevkini, sanki herkesin iman etmesi gereken “dokunulmaz ilke” gibi sunmaya kalktığımızda, dal ve mudil olma tehlikesine yaklaştığımızı unutmamalıyız.

Hakikati konuşurken, daima Kur’an’ın ölçüsünü, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sünnetini ve ehlisünnet çizgisini mihenk almaya dikkat etmeliyiz. “Bu hâli ben yaşadım.” diyebileceğimizi ama “Bu, herkes için bağlayıcı hakikattir.” diyemeyeceğimizi bilmeliyiz. Hâllerimizi, ayet ve hadislerin altına koymalı, üstüne taşırmamaya gayret etmeliyiz.

Nefs terbiyesini, bütün seyr, hâl ve zevklerin önüne geçirmeliyiz. Nefsini ıslah etmeyen birinin dili hep hakikati söylüyor gibi görünse de, hâliyle kötülük ve fitne yayabileceğini unutmamalıyız.

Nefsini ıslah eden birinin ise, suskunluğunun bile rahmet taşıyabileceğini bilmeliyiz. Bu yüzden kendimizi sürekli “Ben nefsimi ıslah etmek için bugün ne yaptım?” sorusuyla yoklamalıyız.

Allah’ın Adil ismine sığınarak, kimsenin hakkının kimsede kalmayacağına kalben teslim olmalıyız. Bize haksızlık edenler karşısında hem dünyada hakkımızı aramalı, hem de ahiretteki mutlak adalete güvenmeyi öğrenmeliyiz. Aynı zamanda biz de başkalarının hakkına girmekten titizlikle sakınmalıyız; çünkü zerre kadar zulmün dahi karşımıza çıkacağını unutmamalıyız.

Sonunda önümüze konacak bardağın, dünyada neyle doldurduysak onunla dolu olacağını bilmeliyiz. Biz bardağımızı sekr hikâyeleriyle değil; sahv, takva, nefis muhasebesi ve adalet bilinciyle doldurmaya gayret etmeliyiz.

Böyle yaptığımızda, hem bu dünyada daha berrak bir idrakle yaşayacağımızı, hem de ahirette önümüze konan bardağın bize pişmanlık değil, hamd vesilesi olacağını ümit etmeliyiz.