388) FANİLİK, SONSUZLUK VE ALLAH İLE VAR OLMA ŞUURU

Olan olay kişinin varlığının mutlak varlık nazariyesine göre sonlu yani fani olmasıydı. İşte bu fanilik yok olma manasına değil aksine sonsuzluk ifade eden skalada o sonsuzluk içinde sonlu olmamızdı.

Örneğin; “∞ sonsuzun yanında, 100000………” istediğin kadar sıfır koy, gene de hiçtir ve “∞ sonsuzun” içinde görünmez bile. Ama o sayı da kendine göre vardır. Yani her ne kadar “∞ sonsuza” göre bir hiç ise de, kendi hüviyetine göre vardır.

İşte biz her ne kadar sonsuz güç ve kudrete göre fani yani hiç isek de, kendimize göre varız ve bu varlığımız sonsuza dek devam edecektir. İşte tasavvuf literatüründeki aşk, yani varlığın kendisini Allah’ta yok edişi değil, Allah ile var olduğunu anlama olarak alırsak, isabetli bir tanım yapmış oluruz.

Burada yapmak istediğim şey, “fena” kavramının altını temizlemek. Fanilikten kastım, mutlak varlığın yanında bizim varlığımızın gölgede kalmasıdır; yokluk değil, nispi varlık… Sonsuzluk çizgisinin yanına hangi sayıyı koyarsan koy, görünmez olur; ama o sayı, kendi satırı içinde yine de vardır.

Ben de aynen böyleyim: Allah’ın mutlak varlığı yanında hiç hükmündeyim; ama O’nun yazdığı satırda bana ayrılmış bir yer, bana giydirilmiş bir hüviyet var. İşte bu “varlık bilinci” olmadan, “aşk”ı sadece yokluk olarak okumak, emaneti inkâr etmeye kadar gider.

“Fanîyim.” derken kastım, “Ben aslında yokum, hiçim.” deyip köşeye çekilmek değil; “Benim varlığım, O’nun sonsuz varlığının yanında bir gölge kadar bile değil; ama O dilediği için varım ve bu var oluşum ebediyete uzanacak.” şuurudur.

Yani fanilik, ebedî hiçlik değil; ebedî acziyet ve ebedî kulluktur. İşte tam da burada aşkın yönünü düzeltiyorum: Aşk, varlığını Allah’ın varlığına çarpa çarpa yok etmek değil, varlığını Allah’la anlamlandırmaktır.

Sonsuzluk–sayı misaliyle anlatmak istediğim hakikat şu: Sonsuzluk karşısında her sayı sıfırlanır; ama sayı olmaya devam eder. Aynı şekilde, mutlak kudret karşısında ben sıfır hükmündeyim; fakat bu, beni sorumluluktan kurtarmaz.

Bilakis, “Sıfır da olsa ben satırın içindeyim.” dedirtir. Kendimi tümden silmek, “Ben yokum, sadece O var.” deyip emaneti yere bırakmak, aslında tevhit değil; emanete hıyanettir. Beni insan yapan, işte bu ince çizgiyi fark etmemdir.

Tasavvuf dilinde konuşulan aşk, çoğu zaman “Allah’ta yok oluş” diye tercüme edildi. Ben bu tercümeyi, tam bu noktada düzeltiyorum: Hakiki anlamıyla aşk, “Kendimi Allah’ta yok ettim.” iddiası değil; “Kendimi Allah ile var buldum.” idrakidir. Yani aşk, benliği eritip hiçliğe atmak değil; benliği, O’nun adıyla ayağa kaldırmaktır. Eğer aşk, beni seyirden alıkoyuyor, beni hayatın dışına itiyor, beni sorumluluktan kaçırıyorsa, orada tarif yanlış, istikamet bozuktur.

“Allah ile var olduğunu anlama”yı merkeze aldığımda, aşkın rengi değişiyor. Artık aşk, karanlıkta yanıp tükenen bir mum değil; güneşte eriyip ışığa karışan bir kristal oluyor.

Mum, yanıp bitince yok olur; kristal ise ışıkla buluşunca, hem kendini hem ışığı gösterir. Ben kristal olmayı seçiyorum: Kendimi yok sayarak değil, kendimi Allah’ın nuru önünde şeffaflaştırarak yürümek istiyorum. Aşkı da böyle okuyorum: Kendimi O’na perde yapan değil, O’nu seyreden bir saydamlığa dönüşme iştiyakı.

Sonuç olarak diyorum ki: Bizim faniliğimiz, değersizlik değil; sonsuzluk içinde konumlanmış bir küçük “ben” hâlidir. Bu küçük ben, aşkı “yok olmak” zannedip kendini silmeye çalışırsa, emaneti inkâr eder.

Aşkı “Allah ile varım.” şuurunun tadı olarak yaşarsa, hem fena sırrına dokunur hem de bekaya yürür. Benim tercih ettiğim ve anlatmak istediğim aşk, işte budur: Kendini Allah’ta yok ettiğini sanan değil; Allah ile var olduğunu bilen bir kulun aşkıdır.