Aşkın zararının dokunmaması için birlik anlayışının güçlenmesi gerekir. Yoksa bedensel aşk durdurulamaz. Çünkü hormonlar aklı alır ve bedensel tatminlerle vücudu boyar. Böylece Allah boyasından mahrum eder.
Orijinal aşkın zirve yaptığı nokta, birlik noktasıdır ki buna kavuşmak için tamamıyla teslimiyet gerekir. Buna da çoğunlukça hazır değiliz. Bizler ekseriyet olarak görmediğimiz ve kendisine uzaktan dahi bakamadığımız sorunlarla boğuşuyoruz.
Gerçek manada objektif bir çocuk saflığı ile olayı anlamaya çalışmıyoruz. Çünkü öylece büyümüşüz ve hormonsal alanımız faaldir. Bu faaliyeti her şeye mal etmişiz.
Aşkın insana zarar vermemesi, onu bütünden koparmamasına bağlıdır. Yani aşk dediğim şey, beni Rabb’imden, aklımdan, sorumluluğumdan, hakikat arayışından koparıyorsa, bu aşk değil, hormonların eline düşmüş nefsî bir sarhoşluktur. Birlik anlayışı dediğim yer, “Ben bu duyguyu Allah’tan ayrı bir alan gibi yaşamıyorum; bu da O’nun ilminde, O’nun hükmünde, O’nun boyası altında.” diyebildiğim yerdir.
Böyle baktığımda aşk, beni dağıtan değil, toparlayan bir vesile olur. Aksi hâlde hormonlar aklı teslim alır, bedenin istekleri ruha hükmetmeye başlar ve insan, farkında olmadan “Allah boyası”ndan (sibğatullah’tan) soyunup, dünyanın geçici boyalarıyla kendini süsler.
Bedensel aşkın durdurulamaz oluşu, onu meşrulaştırmaz; sadece neyle karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Hormon dediğim şey, fıtrata yazılmış bir dalgadır; gelir, vurur, çarpar, çeker. Sen bu dalgayı tanımazsan, onun adıyla aşkı birbirine karıştırırsın.
Bir bakmışsın, Allah’ın boyasını bırakmış, hormonun boyasıyla kendini renklendirmişsin. Dilinde “Allah aşkı” var ama kalbinde bedensel tutkunun izleri ağır basıyor. İşte birlik anlayışı burada devreye girmeli: “Bu bendeki çekim, nereye hizmet ediyor? Beni mi parlatıyor, Rabb’imin boyasına mı yaklaştırıyor?” sorusunu sormadıkça, aşkın zararı kaçınılmaz olur.
Orijinal aşkın zirve noktası, birlik noktasıdır. Yani “Ben ve O” ikiliğinin silinip, kulluğun bütün ağırlığıyla idrak edildiği yer… Burası, “Ben O oldum.” yeri değildir; “Ben O’nunla varım, O’nunla bakıyorum, O’nunla seviyorum.” yeridir.
Bu noktaya kavuşmak için, tamamıyla teslimiyet gerekir. Teslimiyetten kastım; aklı, iradeyi, sorumluluğu çöpe atmak değil, tam tersine hepsini Allah’ın hükmüne bağlamaktır. Aşk, beni bu teslimiyete taşıyorsa rahmet, kendime hapsetmeye götürüyorsa zahmet olur.
Çoğunluğun buna hazır olmaması da ayrı bir hakikat. Çünkü biz, gözümüzün önündeki küçük problemlerin içinde boğuşurken, kalbin derin hakikatini görmeye fırsat bulamıyoruz.
Günlük dertler, kırgınlıklar, geçim sıkıntıları, aile içi çatışmalar, sosyal baskılar… Bütün bunlar, içimizdeki hakikati gölgeleyen bir sis perdesi gibi. Bir de üzerine çocuk saflığıyla bakmayı unuttuk. Yani “Ben ne yaşıyorum, bu duygunun aslı nedir, bu beni nereye götürüyor?” diye tertemiz, önyargısız bir bakışla bakmıyoruz.
Çocuk saflığı ile bakmak, her şeyi sorgusuz kabul etmek değil; kirlenmemiş bir kalple, menfaat hesabı yapmadan anlamaya çalışmaktır.
Oysa biz büyüdükçe, bu saf bakışı terk ettik. Yerine egoyu, gururu, sahiplenmeyi, kıskançlığı koyduk. Hormon alanımız faal; her dürtüyü aşk diye adlandırıyoruz.
Bir bakmışız, bir bakışa, bir mesaja, bir tebessüme bütün kimliğimizi bağlamışız. İçimizde sürekli çalışan bir “bedensel merkez” var ve biz bu merkezi, hayatın tek gerçeği zannediyoruz.
“Bu faaliyeti her şeye mal etmişiz.” derken, tam da bunu kastediyorum: Hormonların doğal hareketini, sevginin, iradenin, imanın, hatta ahlakın bile önüne geçiriyoruz. Bir insanın sıcak davranmasını, hemen aşk sanıyoruz; bedenin çekimini, ruhun hakiki çekiminden daha önemli görüyoruz. Böyle olunca da aşk, bizi birlikten koparıyor; tekliğin tatlı sarhoşluğunda, hakikatin genişliğini kaybediyoruz.
Eğer aşk, seni Allah boyasından soyuyorsa, o duygunun adını değiştir. Ona ‘tutku’ de, ‘heves’ de, ‘hormonsal çekim’ de ama ‘aşk’ deme. Aşkın zararının dokunmamasını istiyorsan, önce kendi içindeki birlik şuurunu güçlendir.
Aklını hormonlara değil, Rahman’a teslim et. Çocuk saflığıyla bak; ama çocukça bir gafletle değil, hikmet arayan bir saflıkla… O zaman göreceksin ki aşk, seni yakıp kül eden değil, seni Allah’ın boyasıyla yeniden renklendiren bir imkâna dönüşecek.