Münafık, eşittir ajanlık demektir. Müslümanlar arasına gizlenen ajanlar, yani münafıklar, her devirde olmuştur. Münafık, kalben inkâr edip zahiren iman eden kişidir. Ajan ise, dıştan dost, içten düşmandır.
Her ikisi de ümmetin kalbine sızar, birlik damarını keser. “Onlar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, hâlbuki Allah onların aldatmalarını kendi başlarına çevirir.” (Nisâ 142) İkiyüzlülük, nifakın elbisesidir.
Sahâbeler devrinde de iman ehli arasına karışan münafıklar vardı. Hakikat topluluklarında dahi gizli nifak bulunur. Zira nur doğdukça, gölge de belirir. Münafık, nurun gölgesinden beslenir. “Onların kalplerinde hastalık vardır.” (Bakara 10) Nifak, kalpteki gölgenin adıdır.
Hatta Peygamberimiz ve sahabeler Uhud Savaşı’na giderken Müslümanlar arasına karışan münafıkların oranı sahabelerin yüzde otuzu kadardı. Yani yüzde otuzu münafıktı ve savaşta Peygamberimizi yalnız bırakıp geri döndüler.
Nifak, zor zamanda belli olur. Rahatlıkta herkes “bizdendir” der, fedakârlıkta kimliği ortaya çıkar. “Sizden iki grup zayıf düşmüştü, oysa Allah onların yardımcısıydı.” (Âl-i İmrân 122) Zor an, kalbin röntgenidir.
Sahabeler merak edip Peygamberimize soruyorlar: “Ya Rasûlallah, ajanları yani münafıkları nasıl tanıyalım?” Bu soru, asırlar boyu sürecek bir ölçüyü başlatmıştır. Çünkü nifak suret değiştirir ama huyunu gizleyemez. “Sana geldiklerinde ‘şehâdet ederiz’ derler; Allah da bilir ki onlar yalancıdır.” (Münâfikûn 1) Münafığın dili parlaktır; kalbi karanlıktır.
Peygamberimiz sahabelere münafıkları tanımaları için birkaç özellik saydı: Namaza üşene üşene kalkarlar. Konuşunca yalan söyler, yanıltırlar. Emanete ihanet ederler. Söz verdiklerinde sözlerinde durmazlar. Biriyle tartıştıklarında haddi aşarlar.
Nifakın herbir alameti, kalp aynasında lekedir. Namaz tembellik, yalan, ihanet, sözsüzlük ve öfke… Bunlar kalpteki iman nurunu karartır. “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, kendisine güvenildiğinde ihanet eder.” (Buhârî, Îman 24) Nifak, sükûnetin zıddıdır.
Yani mesele, münafıkları tanıtmaktı; yoksa iman ehli olup zaman zaman günaha kayanlar değildi. Günah, beşeriyetin zaafıdır; nifak ise kasıtlı yalandır. Günah tövbe ister; nifak maske takar. Allah, günahkârı affeder; ikiyüzlüyü rezil eder. Nifak, tevbesiz bir yalandır.
Bir hadisi şerifi duyduğumuzda, o hadisin nerede, hangi ortamda ve hangi amaçla söylendiğini bilmezsek hakikatten uzağa düşeriz. Sözün ruhunu bilmeden hüküm vermek, kabuğu yutmak gibidir. İlmin edebi, bağlamı bilmektir. “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı?” (Nisâ 82)
Söz, bağlamında hakikattir; koparıldığında fitneye döner. Dolayısıyla bilelim ki, kişi; ayetler arasındaki bağlam ile Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi vesellem efendimizin ayetlere bakışı ve hayat ile bağlamını bilmeden, direk maddeye nazar eden akılla, ilahi teslimiyete kök salmadan; doğrudan ayetlerden hüküm çıkaramaz.
Zira Kur’an’ın kapısı, teslimiyetle açılır; anahtarı ilimdir. Kendi aklıyla hüküm vermek, nefsin fetvasıdır. “Bu ilmi, ehil olanlardan sorun.” (Nahl 43) Aklın yetersiz kaldığı yerde teslimiyet başlar.
Özellikle günümüzde sosyal medya üzerinden rastgele hadisleri paylaşıp, hadisin esas mesajını göz ardı edenler milleti İslam’dan uzaklaştırdılar. Bilgi yaymak kolaylaştı; ama hikmet kayboldu. Lafız çoğaldı, marifet azaldı. “Fitne uykudadır; onu uyandıran mel’undur.” (Hadisi şerif) Söz, yürekten çıkmazsa kalbe ulaşmaz.
Zaten günümüzdeki oryantalistler, bu zaafı bilerek İslâm gençliğini yok ettiler. Düşman, kılıçla değil; kelimeyle vurur artık. Fitne, iman kisvesiyle gelir. “Kâfirler sizi ayaklarınızdan kaydırmak ister.” (Nisâ 89) İnkâr, artık mermiyle değil, mânayla atılıyor.
Ayet dediler, “İşte ayet!” dediler. Hadis dediler, “İşte hadis!” dediler. Ama sormadılar: Bu ayet hangi ortamda nazil oldu, bu hadis hangi hâlde söylendi? Ayet ve hadis, ruh bağlamıyla diridir. Bağlamdan koparılan ayet, kalbi değil nefsin çıkarını doyurur. “Kur’an’ı parça parça edenler yok mu!” (Hicr 91) Bağlamı kesilen kelam, fitnenin dilidir.
Mezhepleri reddederek işe başladılar; ehl-i sünnetin ilmî omurgasını yıktılar. Mezhepler, ilmin haritalarıdır. Haritayı yıkan, yolda kaybolur. “Ümmetim dalâlet üzerinde birleşmez.” (İbn Mâce, Fiten 8) Yol belli; rehbersiz yürüyen düşer.
İmam-ı Âzam da ne, İmam Şâfiî de ne dediler… “Kur’an hepimize indi” diyerek mezhebi küçümsediler. Âlimi yok saymak, kaynağı küçümsemektir. Kur’an hepimize indi ama herkes anlayışı kadar aldı. Müctehidler, ümmetin aklıdır. “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” (Ebû Dâvûd, İlim 1) Kur’an herkesindir; ama hikmet ehline açılır.
Sonra da ayetler arasında irtibat kuramayan, hadislerin ruhunu bilmeyen bir insanlık ortaya çıktı. Kur’an’ı okumak ayrı, onu idrak etmek ayrıdır. Lafızla meşgul olan kabuğu, marifetle meşgul olan özü bulur. “Kur’an hidayettir.” (Bakara 185) Söz çoktur; anlayış azdır.
Ve sonuç olarak İslam’ın ruhu terk edildi. Ne hürmet kaldı ne edep; ne namaz, ne niyaz; ne muhabbet, ne gayret. Ruhu terk eden din, şekle indirgenir. Edep kaybolunca rahmet de çekilir. “Onlar namazı terk ettiler.” (Meryem 59) Edep gitti mi, nur söner.
Bunu tüm dünyadaki marjinal gruplar yapıyor. Her biri kendi ayetini öne çıkarıp diğerini yok sayıyor. Hakikat parçalanmaz. Ayet, ayetin zıddı olmaz. Her biri diğerini tamamlar. “Biz Kur’an’da hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (En‘âm 38) Kur’an bir bütündür; cüz’üyle oynayan kalbini böler.
İtikat, ibadet, ahlâk, ihsan ve tasavvuf… Bunlar İslam’ın omurgasıdır. Ehl-i sünnet çizgisi bu omurgayı taşıyan yoldur. Denge, ehl-i sünnetle mümkündür. Çünkü o yol, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) izidir. “Sırat-ı müstakîm budur.” (Fâtiha 6) Ehl-i sünnet, sünnetin kalbidir.
Bu konuda kişiye vesvese gelebilir. Çünkü bedensel dürtülerle örülü bir dünyada yaşıyoruz. Vesvese, iman nurunun gölgesidir. Nur artınca gölge belirir; fakat kalp onu dinlemezse söner. “Şeytan, sizi fakirlikle korkutur.” (Bakara 268) Vesvese, kalbin kapısında dilenir.
Gelen vesveselere kulak vermeyelim. Eğer İslam’ı yıkmak için kâfirle gizli işbirliği yapan bir ajan değilsek, münafık değiliz demektir.
Münafıklık niyetle başlar; ihanetle görünür. Kul, niyetini korudukça selâmettedir. “Kalplerin içindekini ancak Allah bilir.” (Âl-i İmrân 29) Niyetin doğruluğu, kalbin zırhıdır.
Eğer öyle isek, bu özellikler bizde olmasa da gene de münafık yani ajan olmuş oluruz. Niyet ihanetle birleşirse, zahir temize benzese de bâtın kirlenir. İçinizdeki fitne, sözünüzdeki sükûtu bozar. Niyet, hâlin rengidir.
İslâmî tabirleri vesvese hâline getirmeden, doğrudan yaşamımıza ve itikat planımıza bakalım. İman, düşüncede değil, yaşamda anlam bulur. Vesvese, ameli kurutur; tefekkür, ameli yeşertir. “Amel eden kurtuluşa erer.” (Mü’minûn 1) İman, davranışla nefes alır.
Vesveseden uzak yaşayarak ağır ve vakarlı iman ehli olalım. Çünkü İslâmiyet, vesvese ile süren değil, bizzat yaşanan bir hayattır. Vakar, kalbin sükûnetidir. Mümin, iç fırtınalara rağmen huzurla yürüyendir. “Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 153) İman, sükûnetin ağırlığıdır.
Nifak, kalbin içine sızan casusluktur; iman ise o casusu fark eden nurdur. Hakikat, mezhepsiz özgürlükle değil, teslimiyetle yaşanır.
Vesvese, imanın kapısında dilenen fakirdir; kalp kapısını kapat, huzur başlar. İslam, düşünce değil, edep ve amel bütünüdür.
Nifak, sözde başlar; niyetle biter. Ehl-i sünnet, istikametin pusulasıdır. Ayet, hadisten hüküm çıkarma; yaşa, tefekkür et. Vesveseyi dinleme; vakarını koru. Ağır iman, huzurlu ömür getirir.