Aşk, sevgi ve muhabbetin içerikleri birbirinden tümüyle ayrıdır. Aşk, sevginin doruk noktasıdır. Artık tümüyle akan bir ateştir. İnsanın içini yakar. Kendisini sevdiğinde yok etmek ister.
Ulaşılmadığı sürece yakar da yakar, tüm dengeleri altüst eder. Örneğin kişi evlendikten sonraki sevgisinin yoğunluğu düşer, artık ondaki olgu aşk değil, teveddüd (karşılıklı, sakin sevgi hâli) olur. İki eş arasında dönüşen bir sevgiye dönüşür. Artık vuslat olmuş ve aşk bitmiştir. Çünkü aşk, ulaşılmayana olur. Ulaşıldıktan sonra ise aşk bitmiştir.
İşte bu noktada oluşan ve karşılıklı olarak kişiler arasında dönen El-Vedûd esma tecellisi ise, Allah’ın muhabbetidir. Her ne kadar o dönen muhabbetin kaynağından çoğu kişi gaflette olsa da, tüm muhabbettin kaynağı ve çıkış noktası, Allah’ın El-Vedûd esması olup kaynağından birime doğru ulaşan yegâne tecellidir.
Hem El-Vedûd esmasının tecellisi tüm varlığı ayakta tutar. Aileyi ayakta tutar. Köyü ayakta tutar. Halkı birleştirir, ülke yapar, ulus yapar. İşte bu, Allah’ın El-Vedûd esmasının tecellisinin insanlıkta şekil almasıdır.
Burada açıkça diyorum ki: Aşk, kalpte ilk patlayan volkan; sevgi, o volkanın içinden çıkan lavın soğuyup forma bürünmüş hâli; muhabbet ise o formun nizam bulmuş, ahenk kazanmış şeklidir.
Aşkın tabiatında taşkınlık, dengesizlik, yakıcılık var; sevginin tabiatında yumuşaklık, süreklilik, nefes var; muhabbetin tabiatında ise kök salmak, emek vermek, vefa var. Ben bu üç hâli birbirine karıştırdığımda, kalbimin haritası bozuluyor.
Hâlbuki yol şöyle: Aşk başlatır, sevgi taşır, muhabbet sabitler. Eğer aşkın ateşinde takılıp kalırsam, muhabbetullah sahasına hiç geçemem.
Evlilik misalini özellikle veriyorum; çünkü insan aşkın ne olduğunu en keskin orada yaşadığını zanneder. Nişan öncesi, düğün öncesi yoğun duygulara “aşk” der, sonra o yoğunluk azalınca “Aşk bitti.” diye iç çeker.
Hâlbuki orada biten aşk değil, taşkınlık hâlidir. Asıl başlaması gereken şey muhabbetullahın aile üzerindeki tecellisidir. Şayet iki eş birbirine sadece beden gözüyle bakarsa, aşkın ateşi biter bitmez huzursuzluk başlar.
Ama birbirine El-Vedûd’un emaneti gözüyle bakarsa, evin içi rahmet hanesine döner. İşte o zaman sevgi, sadece bir his değil, bir ibadet şeklini alır.
El-Vedûd esmasının tecellisini, yalnız iki insan arasında dönen sıcak duygu sanmıyorum. Ben, El-Vedûd’u, esmaların kalbinde duran çekim merkezi olarak okuyorum.
Bir köyde insanlar birbirine tahammül edebiliyorsa, bir mahallede komşular birbirinin kapısını çalarken utanmıyorsa, bir ümmette müminler birbirlerini görünce kalbi ferahlıyorsa, bilin ki orada El-Vedûd’un ince bir ziyafeti vardır. Bu ziyafeti fark eden şükre düşer; fark etmeyen, “Ne güzel denk geldik.” deyip geçer.
Aslında bugün “aşk” diye dolaşan pek çok hâl, El-Vedûd’un rahmetli akışının gölgelenmiş ve nefsanî renklere boyanmış şeklidir. Ben bu yüzden, sevgi kelimesini basit görüp aşk kelimesini yüceltmeyi doğru bulmuyorum.
Çünkü sevgi, Kur’an’ın, sünnetin ve sahabenin lügatında köklü bir kavram; aşk ise daha çok halkın dilinde büyütülmüş, çoğu zaman içeriği kaydırılmış bir kelime.
Kur’an bana “Allah aşkı” ifadesiyle değil, “Allah sevgisi” ve “Allah için birbirini sevme” diliyle sesleniyor. Ben dilimi Kur’an’a, gönlümü El-Vedûd’a göre ayarlamak zorunda olduğumu biliyorum.
Rabbim, imanın meyvesi olarak kalplere sevgi yerleştirileceğini haber veriyor: “Şüphesiz iman edip salih amel işleyenler için Rahmân, (gönüllerde) bir sevgi var edecektir.” (Meryem Sûresi, 96)
Bu ayeti okuduğumda diyorum ki: Demek kalplerde doğan hakiki sevgi, benim ürettiğim bir şey değil; iman ve amelimin neticesinde Rahman’ın kalbime koyduğu bir hediyedir. Sevgi böyle olunca, ona daha edepli bakmam gerekiyor.
Evlilikte, dostlukta, kardeşlikte, ümmet bağında ortaya çıkan muhabbeti, “El-Vedûd’un sessiz tecellisi” diye okuyorum.
Kur’an şöyle buyuruyor:
“Kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda sevgi (meveddet) ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir…” (Rûm Sûresi, 21) Burada geçen “meveddet”i teveddüd ile beraber düşünüyorum. Demek ki evliliğin gövdesini nikâh kuruyor; ama ruhunu El-Vedûd esmasının tecellisi olan sevgi ve merhamet dolduruyor.
Resulüm Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimin müjdesini de bu bağlamda okuyorum: “Allah Teâlâ buyurdu ki: Benim rızam için birbirini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirini ziyaret edenlere, benim için infak edenlere sevgim (muhabbetim) vacip olmuştur.” (Muvatta, Şi’r 16; Ahmed b. Hanbel, Müsned)
Buradan şunu anlıyorum: Ben birini Allah için seviyorsam, aslında o sevginin arkasında Allah’ın bana olan sevgisinden izler var. İnsan sevgisi, Allah sevgisinin gölgesi olunca, aşkın körlüğü değil, muhabbetin basireti ortaya çıkar.
El-Vedûd’un tüm varlığı ayakta tutan bir çekim alanı olduğuna inanıyorum. Esmalar, bir bakıma kâinatın manevî fizik kanunlarıdır. Nasıl ki yerçekimi olmasa taşlar, sular, bedenler dağılır; El-Vedûd’un çekim kuvvesi olmasa kalpler, toplumlar, ümmetler dağılır.
Bugün dünyadaki dağınıklığa, parçalanmış ailelere, birbirine düşman olmuş kalplere bakınca, aslında kaybolan şeyin aşk değil, El-Vedûd şuuruna dayalı muhabbet olduğunu görüyorum. Aşk adını çok kullandık; ama sevgiye emek vermedik, muhabbeti ilimle beslemedik.
O yüzden kendi nefsime diyorum ki: “Aşk ateşini kutsama, El-Vedûd’un rahmetini ara.” Aşk tek taraflı yanışla beni daraltıyorsa, El-Vedûd’un muhabbeti iki taraflı akışla beni genişletiyor.
Aşk, çoğu zaman beni bir kişiye kilitliyor; El-Vedûd’un muhabbeti ise beni bütün ümmete, bütün insanlığa açıyor. Aşk, “ben onsuz yaşayamam” dedirtiyor; muhabbetullah ise “Ben Allah’sız bir an bile var olamam; O’nun için sevdiğim herkesi de O’nun emaneti bilirim.” dedirtiyor. İşte bu çizgi, benim kalbimde aşk ateşini nura çeviren en büyük mihenk taşıdır.