73) İLİM İLE CEHLİ FARK EDİP İLİMDEN PAY ALALIM

“İlim Çin’de de olsa alınız” hadisi, ilmin çıkış mahallindeki cehli fark edenler içindir. Yani oradaki cahillik ve batılı görüp ayıklayabilen için ilim faydalıdır. Yoksa ilim alayım derken iç içe girmiş tüm akıntıyı almak, sonunda felakete sürükler. İşte bu sebeple, ilimdeki rahmaniyet ile şeytaniyeti fark edemeyen kişinin, Çin’den veya başka bir yerden alacağı bir şey de olamaz. Rabbimiz Kur’ân’da: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9) buyurmuştur.

Örneğin, Avrupa’dan ilim alalım derken, olayın mahiyetini kavrayamadığımız için oradan harmanlanmış her şeyi olduğu gibi aldık. Sonraki nesiller ise iyiyi ve kötüyü ayırt edemez hale geldi.

Halbuki bize düşen, her ilmi Kur’ân ve sünnet terazisiyle tartmaktı. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Kim ilim öğrenirse, onunla Allah’ın rızasını kastetsin. Çünkü kim yalnızca dünyalık için ilim öğrenirse, kıyamet günü cennetin kokusunu dahi alamaz.” (Ebû Dâvûd, İlim 12) buyurarak niyetin ve ölçünün önemini vurgulamıştır.

Şunu da iyi bilmeliyiz ki, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin hadislerini, fiilî veya sözlü sünnetlerini yahut görüp de ses çıkarmadığı uygulamaları hayatımız için anlamlandırırken, o sünnetin doğduğu anın halet-i ruhiyesini iyi bilmek gerekir. Aksi halde yanlış yorumlara saparız.

Kaba bir örnek vereyim; cuma günleri camide halka yapmayın buyruğu, camilerde ders halkaları için söylenmiş ve cuma namazına gelenlerin yerlerinin daraltılmaması için getirilmişti. Ama bunu idrak edemeyen bazıları “halka”yı saç tıraşı olarak anlayıp, cuma günü tıraş olmanın günah olduğunu zannettiler. İşte bunun gibi, sünnetin bağlamını anlamayanlar hata eder.

Aynı şekilde Kur’ân’ı anlamak için de, o âyetin indiği ortamı, nüzûl sebebini ve söyleniş ruhunu idrak etmek gerekir. Çünkü Kur’ân yalnızca lafız değildir; o lafzın içinde saklı olan mana ve hikmetleri kavramakla insan kemale erer. Nitekim Rabbimiz: “Onlar Kur’ân’ı tedebbür etmiyorlar mı?” (Muhammed, 47/24) buyurarak, bizi anlamaya, düşünmeye ve tefekküre çağırmaktadır.

İlim, gönle nur inince gerçek manada ilim olur. Sadece dilde ve kitaplarda kalan bilgi ise sahibine ağırlık yapar. İmam-ı Gazâlî der ki: “İlim öğrenip de amel etmeyen, başında kitap yüklü merkep gibidir.” İşte bizler, ilmi sadece zihnimizde taşımak için değil, kalbimize indirip hâl haline getirmek için öğrenmeliyiz.

İlim, ikiye ayrılır. Birincisi lisan ilmi; kulağa gelen, kitaplarda duran, sınırları olan ilimdir. İkincisi ise kalp ilmidir; marifetullah’tır, yani Allah’ı tanımaktır. Lisan ilmi ile Rabbini bilmeyen, kalp ilmine ulaşamaz. O yüzden her ilim, bizi Allah’a götürmüyorsa, cehlin daha koyu bir rengi haline gelir.

Nitekim Kur’ân’da: “Allah’tan, kulları içinde ancak âlimler korkar.” (Fâtır, 35/28) buyurulmuştur. Demek ki hakikî ilim, sahibinde Allah korkusu ve huşû meydana getirendir.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de: “İlim öğreniniz, ilimle sükûnet ve vakar sahibi olunuz, ilme saygı gösteriniz.” (Dârimî, Mukaddime 32) buyurarak bize, ilmin edeple tamamlanacağını göstermiştir.

Gafletle alınan her bilgi kalpte perdedir; hikmetle alınan her bilgi ise kalpte nûrdur. Biz ilmi, cehlin zıddı olarak değil, hakikate açılan kapı olarak görmeliyiz.

Nefsimizi sorgulayalım: Biz öğrendiğimizle amel ediyor muyuz? Öğrendiğimiz bizi Allah’a yaklaştırıyor mu, yoksa yalnızca tartışma ve övünç malzemesi mi oluyor?

Zalimler her devirde cahilleri tahrik eder, onlara sahte bir gaz verir; böylece onlara hakikî niyazı terk ettirirler. Oysa bizler, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin öğrettiği ölçülerle ilmi almalı, cehli fark etmeli ve ilimden hakkımız olan payı almalıyız. Çünkü ilim, bizi Allah’a yaklaştırdığı oranda ilimdir.

İlim bizdeki cehli fark ettirmeli, fark edilen cehilden arınmayı öğretmeli ve sonunda kalbimizi Allah’a yöneltmelidir. Rabbim bizleri, ilmiyle amel eden, hikmetiyle yaşayan ve marifetle kemale eren kullarından eylesin.

Yorum yapın