225) ŞİRKTEN ARIN HAKLA NEFES VER

Konuya Hucurat suresinin 14. ayeti ile başlayalım: “Bedeviler ‘Biz de iman ettik’ derler. De ki: ‘Siz iman etmediniz; ancak İslam olduk deyin.’ İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve Resulü’ne itaat ederseniz, O sizin amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmeyecektir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.”

Bu ayet, kalben iman ile zahiren İslam olmanın farkına işaret eder. İslam teslimiyettir, iman ise teslimiyetin özündeki ruhtur. Dilde “iman ettim” demekle değil, kalpte “Allah vardır ve birdir” hakikatini yaşamakla iman tamam olur.

İman tüm içeriği ile soyut iken, İslam tüm içeriği ile somut olandır. İman bir nurdur, görünmez ama yön verir. İslam ise o nurun şekil bulduğu amellerdir. Kalpteki inanç, bedendeki fiille görünür.

İmanın altı temel şartı vardır ki tümüyle kişi ile Rabbi arasında soyut içerikler olup, kişinin düşünce dünyasını teşkil eder. Bunlar Amentü’de mücmel olarak zikredilmiştir. İman, kalbin sözleşmesidir. Amentü, bu sözleşmenin öz beyanıdır. Bu beyanla insan, görünmeyene güvenmeyi kabul eder.

Amentü şu anlama gelir: Ben Allah-ü Teâlâ’ya, meleklerine, kitaplarına, rasullerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah-ü Teâlâ’nın yaratmasıyla olduğuna inandım. Öldükten sonra dirilmek de haktır.

Amentü, kulun teslimiyet bildirgesidir. “Ben inandım” diyen, aslında “Ben teslim oldum” der. Çünkü iman, sadece bilmek değil, bilinenle yaşamaktır.

Bunlar tümüyle soyut olan hususlardır. Bunların her biri soyut yani gözle görülür ve elle tutulur hükümler değildir. İmanın hakikati gözle değil, kalple görülür. Göz, dünyaya; kalp, ahirete bakar.

Ben şehadet ederim ki, Allah-ü Teâlâ’dan başka ilah yoktur. Ve yine ben şehadet ederim ki, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve rasulüdür. Bu cümle, tevhidin özü ve bütün peygamberlerin davetinin ortak noktasıdır. Şehadet, dilin sözü değil, kalbin yönelişidir.

İmanın beş temel şartı olup, bunlar tümüyle somut veriler üzerinden kişiye değer katar. Bunlar namaz, oruç, hac, zekât ve kelime-i şehadettir. Ameller imanın elbiseleridir. Namaz ruha denge, oruç nefse terbiye, zekât mala temizlik, hac kalbe vuslat, şehadet ise kimlik verir.

Bunların her biri somut yani gözle görülür ve elle tutulur hükümlerdir. İslam, içteki imanı dışta görünür kılmak için vardır. Fiil, kalbin tercümanıdır.

Bunların içinde kelime-i şehadet vardır ki, olayı bilmeyen bunu da soyut bir kavram olarak zanneder. Şehadet, söz değil şahittir. Şahit, gördüğüne tanıklık edendir. Mümin, imanın hakikatini yaşayarak gösterendir.

Çünkü kelime-i şehadet İslam’ın temel şartları içinde yer aldığı gibi, Amentü diye mücmel olarak sunulan imanın şartlarının da sonuna eklenmiştir. Şehadet, imanla İslam’ı birleştiren köprüdür. O hem başlangıç hem mühürdür.

Oysaki kelime-i şehadet, kalp ile tasdik edileni dille söylemektir. Ayrıca kelime-i şehadetteki en önemli olan unsur, şahit olunma olayıdır. Dil söylemeden önce kalp onaylamalıdır. Çünkü Allah, sözden önce niyeti yazar.

Şehadet somut bir olay olup, bunun fiilen zuhuru ise kalpteki tüm soyut olan imani mevzuları bilfiil işleyerek kendisini gören insanların İslami prosedüre göre amellerin kendisinden icrasını seyir etmeleridir. Şehadet, davranışla kanıtlanır. İnsan, hâliyle davet eder. “Müminin hâli, bin kelamdan etkili bir davettir.”

Yani buradaki şehadet şudur ki, kişinin fiillerinin karşıya yansımasıdır. İnsanlar kendisinden şahit olacaklardır ki, sadece Allah’a kulluk eder ve huylarını alıp kendisinde ahlaklandırdığı kişi ise Allah’ın rasulü Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’dir. Gerçek şehadet, sünnetle yaşanır. Rasulün ahlakı, Allah’ın ahlakıdır. O’nun izinden yürüyen, şehadetini fiile taşımıştır.

İşte böylece insanlar, kendisinin Müslüman olduğuna karar verip öylece kendisiyle muamele ederler. İman içte doğar, İslam dışta görünür. Mümin, kalbiyle Allah’a; Müslüman, fiiliyle topluma tanınır.

Yoksa kelime-i şehadet de soyut bir kavram olarak kalacak ve şahitlik edilecek yani somut olarak gözlemlenecek bir hususta olmayacaktır. Söz, amel ile tamam olur. Amel yoksa kelam kuru kalır.

Bunları bildikten sonra bilelim ki, iman eden kurtulacaktır. “İman edenler ve salih amel işleyenler için korku yoktur.” (Bakara, 62) Bu ayet, kurtuluşun anahtarını verir. Zaten hakkıyla yapılan iman, kaçınılmaz olarak ameli de doğuracaktır. Gerçek iman, harekete geçirir. Kalpte iman varsa, bedende secde vardır.

Bu dünyevi işlerde de aynı vecihledir. Kesinkes kazanç sağlayacağın işe yatırım yaparsın. Ama getirisi belirsiz olan yatırımlara yatırımcı parasını riske atıp yatırım yapmaz. Dünya işleri bile inanç ister; öyleyse ebediyet yatırımı olan iman, çok daha sağlam bir teslimiyet ister.

İşte kesinkes Allah’a iman eden kişi, zaten otomatik olarak da amele başlayacaktır. Zira bilmiştir ki, inandığı davası hak olandır ki getirisi de onu bulacaktır. Hakikate iman edenin yolu, hakka çıkar. Çünkü iman eden, kazancın Allah katında olduğuna inanır.

Ama belirsiz bir şekilde inanıp, yani inanıp inanmama arasında askıda olanlar, amele de yoğunlaşmazlar. Şüphe, imanın zehridir. Kalp bir yanda Allah’a, bir yanda nefse yönelirse huzur bulmaz.

Kesinkes iman edenler ve imanın getirisi olan fiillere bürünenler, imanın tadını alıp almaması mevzubahis olmadan cennete ulaşacaklardır. Cennet, iman sahiplerinin vuslat menzilidir. Onlar tat almasa da Hakk’a yürür; çünkü iman, duygu değil bağlılıktır.

Kişi dese ki: “Ben Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in dediklerine iman edip yaşamak istiyorum. Bunu doğru yapıp yapmadığımı nasıl anlarım?” Bu soru, kalbin dürüstlüğünün göstergesidir. Çünkü hakikate yönelen insan, kendini sorgulamaktan korkmaz. Gerçek iman, sürekli bir iç muhasebedir.

Onun için de diyebiliriz ki; sen ‘La ilahe illallah’ derken, Allah’tan başka ilah tanır mısın? Allah’tan başka Rab tanır mısın? Allah’tan başka Melik tanır mısın? Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Allah’ın kulu ve rasulü olduğuna şehadet eder misin? İşte bu dört unsura kayıtsız şartsız teslim isen, o zaman şeksiz şüphesiz iman ehlisin.

Tevhid, kalbin dört direğidir: Uluhiyet (ibadette birleme), Rububiyet (yaratmada birleme), Melikiyet (mülkte birleme) ve Risalet (rehberde birleme). Bunlar birleşti mi, kalp şirkten arınır.

İmanın girişi bununla olur. Sonra açılım başlar. Meleklere iman. Kitaplara iman. Rasullere iman. Ahiret gününe iman. Kadere iman. İşte bunlara kayıtsız şartsız inanıyorsan, işte o zaman iman ehlisin. İman bir tohumdur; kökü tevhid, dalları bu altı inançtır. Her dal, ayrı bir hakikat âlemine açılır. İman, kabulle başlar, teslimiyetle büyür.

Allah’ın uluhiyetinde ortak bilmek, Allah’ın rububiyetinde ortak bilmek, Allah’ın melikiyetinde ortak bilmek; işte bunlar da şirktir. Şirk, Allah’ın hakkını başkasına vermektir. İlah olarak başkasına yönelmek açık şirktir, sebeplere bağımlı kalmak ise gizli şirktir.

Allah’ın uluhiyetindeki şirke açık şirk denilirken, Allah’ın rububiyetindeki şirke hafi yani gizli şirk demişlerdir. Nihayet bakımından ikisi de şirk olup, tövbe edilmedikçe affı yoktur. Açık şirk putları dışta kurar, gizli şirk putları kalpte. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ümmetim için gizli şirki, karanlık gecede kayan karıncanın ayak sesinden daha gizli bilirim.” buyurmuştur.

Müslümanlar arasında uluhiyette şirk rafa kalkmıştır. Ama rububiyet ve melikiyette şirk, yani gizli şirk maalesef yürürlüktedir. Bugün dillerde tevhid vardır, ama kalpler sebeplere yaslanır. Bu çağın en büyük imtihanı, Allah’a güvenmeyi unutmuş olmaktır.

İşte yüksek derecede içsel fethe ulaştığı hâlde kendisini helak eden özellik, gizli şirktir. Zira her kişi illaki bir tanrıya yani yaratıcıya inanır. Gizli şirk, kalpteki benlik putudur. İnsanı kendi kudretine inandırır. Bu yüzden tasavvuf, “ben”in eritilmesiyle başlar.

Örneğin; sen bir şey beklerken onu kişiden beklersen, bu gizli şirk iken, Allah o kişiyi vesile eder dersen, şirkten kurtulursun. Sebepleri görmek değil, onlarda Allah’ın kudretini fark etmek gerekir. Vesileyi gör ama fail olarak yalnız Allah’ı bil.

İlaç içerken şifayı Allah’tan değil, ilaçtan bilmek, rububiyetteki şirktir. Yemek yerken duyduğunu Allah’tan değil, yemekten bilse, rububiyetteki şirktir. Su içerken susuzluğunu Allah değil de su giderdi derse, rububiyetteki şirktir. Şifayı ilaçtan, doyumu yemekten, ferahlığı sudan bilmek, sebeplerin perdesine takılmaktır. Allah, her şeyin ardında “Sebep yaratan”dır. “Şifa veren Allah’tır.” (Şuara, 80)

Bazısı bunun farkında dahi değildir. Çok az kişi rububiyetteki ve melikiyetteki sırf ve som vahdeti yaşamaktadırlar. Halk arasında bunlar veli olarak bilinirler. Oysaki bunlar daha yeni ârif olmuşlardır. Gerçek velilik, kudretin Allah’a ait olduğunu idrak etmektir. Ârif, bilen değil, bileni bilen kimsedir.

Birçok hususu sebepten bilip, sebebi yaratan olanı unutmak, işte bu en büyük günahtır. Bu hâl, kalbi perdeleyen gaflettir. Her şeyin “Kim tarafından” olduğunu unutan, sebeplerde boğulur.

Büyük günahları kısaca sayalım ve en baştakine dikkat edelim: Allah’a şirk koşmak, anne babaya düşmanlık edip onları incitmek, bir kişiyi haksız yere öldürmek, kendini öldürüp intihar etmek, savaştan kaçmak, zina ve livata yapmak, büyücülük/büyü yapmak, yalan söylemek ve iftira atmak, domuz eti ve bunun gibi benzeri yenmesi haram olan şeyleri yemek, içki içmek, kumar oynamak, rüşvet alıp vermek, faiz parası almak, vermek ve yemek, israf yapmak, emanete hıyanet etmek, insanları çekiştirmek, gıybet etmek, kaş-göz işaretleriyle insanlarla alay etmek.

Şirk, kalpteki en büyük lekedir. Diğer günahlar ameli kirletir; ama şirk imanı yok eder. Bu yüzden Kur’an: “Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz.” (Nisa, 48) buyurur. Dikkat edin, büyük günahlar sayılırken birincisi Allah’a şirk koşmaktır. Düşünsenize; Müslüman olana günah olur. Kâfire zaten her şey günah. İman etmemiştir ki onun için günah veya sevap mevzu bahis olsun. İşte en büyük günahın birincisi gizli şirktir. Gizli şirk, kalpteki perdeyi kalınlaştırır. Müminin kalbi temizdir ama en küçük benlik duygusu o kalbi karartabilir.

Arınmak lazım, onun için de bir kardeşimin sorduğu bir soru ile konuya devam edelim: Tevhid, sürekli arınmadır. Kalp her gün tevbe ile yıkanmalıdır ki şirkten eser kalmasın.

“Biri şöyle düşünse ve dese ki: Ben koltukta oturuyorum. Ayağa kalkmak için Allah’a dua ediyorum ama kaldırmıyor. (Anlaşılır olsun diye böyle yazıyorum yoksa haşa!). Sonra kendim kalkıyorum oluyor. Şimdi ben davranmadan hareket olmadı. Ben davransam Allah kaldırdı diyorsunuz, ben davranmasam Allah kaldırmıyor. Şimdi burada işte ayak kayıyor.

Burada bir yerde bir ayrıntı kaçıyor. Allah bensiz neden yaratmıyor istediğimi? Benle yaratıyorken de, ben nerede bitiyorum, O nerede devreye giriyor, burayı ayırt edemiyorum. Dolayısıyla benle yarattığı esnada bunu kendim değil de Allah’ın inşa ettiğini nasıl idrak ederim?” Bu soru, kader sırrının kapısını aralar. İnsan, fail midir, edilgen midir? Cevap: İnsan fiilde vasıtadır, fail Allah’tır. “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratandır.” (Saffat, 96) İşte bu tüm düğümü çözecek bir sorudur. İçeriğini idrak etmek ile kişi olayın aslına erecek ve hakikati yaşayacaktır. Hakikat, bilgide değil, idraktedir. Bilgi akılla anlaşılır, idrak kalple.

İşte siz niyet ettiniz kalkmaya; sizi ayağa kaldıran ve sizde münderiç (içkin) olan Allah’ın havl ve kuvvetidir. Her fiilde Allah’ın “Kadir” ismi tecelli eder. Niyet, insanın yönüdür; kudret ise Allah’tandır. La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim derken, kuvvet ve güç sadece büyük ve yüce olan Allah’ın yardımı ile olur hakikatini dillendiririz. Bu zikir, kulun kendi aczini ilanıdır. Gerçek güç, Allah’ın izniyle hareket etmektir.

Yani kişi yaptığı işi kendi bağımsız gücüyle değil, Allah’ın kendisinde seyrini oluşturduğu nuruyla yani nurunda oluşturduğu kuvvetiyle yapmaktadır. Kul, kudreti kendinde sanmaz; Allah’ın nurundan gelen kuvvetle fiil işler. Bu fark ediş, şirki kırar.

Sen burada kendindeki kuvveti ve gücü kendine ait bilip, kendi müstağni görerek olayı değerlendirirsen, kendini Allah’a rağmen bir havl ve kuvvet sahibi addersin ki bu hakikatten seni uzağa atar. Müstağnilik, “ben yaparım” demektir; tevhid ise “O yaptırır” bilincidir.

Allah nurunu iyi bilmek lazımdır. Yoksa bu konu çıkmaz sokak olur ve idraki çözülemez. Allah insanı ve diğer tüm yarattıklarını nurundan bir tutamla var ettiği Nuri Muhammedî’den var eyledi. Allah’ın nuru, yaratılışın kaynağıdır. Nuri Muhammedî, o nurun ilk aynasıdır. İnsan bu aynadan yansımayla varlık bulur.

Yani tüm varlığımız zahiriyle batınıyla, tümüyle Nuri Muhammedî’den var olmuştur. Nuri Muhammedî ise Allah’ın nurundan bir tutam olarak varlığının farkındalığıyla donatılmak suretiyle varlığının farkındalığına ulaştırmıştır. İnsan, “Nurun alâ nur”un (Nur, 35) bir yansımasıdır. Nuri Muhammedî, Allah’ın nurundan var edilmiştir; insan da o nurun aynasıdır. Varlığının farkında olmak, “ben”e değil, “O”na ait olduğunu idrak etmektir.

Yukarıda verilen örnekte, Allah koltuktan kişiyi kaldırır dendiğinde, sen sendeki sana verilmiş irade ile istedin; sonra senin varlığını oluşturan, sana edilen nurundaki bileşim kalkmaya göre konumlandı ve kalktı. Kader, insanın iradesiyle buluştuğu anda tecelli eder. İrade kuldan görünür, fiil Allah’tandır. “Siz dilemedikçe, Allah dilemedikçe dileyemezsiniz.” (İnsan, 30)

İşte varlığın dayandığı mahal, Allah’ın nuru; Allah’ın nuru ise Allah’ın vechinden gelir. Allah’ın vechinden geliş ise, Allah’ın dilemesiyle tecellisi oluşur. Dolayısıyla yapan Allah’tır. Zira tüm mülk O’nundur. “Her şey O’nun yüzüne (vechine) döner.” (Kasas, 88) Yani bütün oluşlar, ilahi dileğin tecellisidir. Kulun fiili dahi, Allah’ın “Kadir” isminin insanda zuhurudur.

Ama Allah sende benlik oluşturmuş ve sende seyir oluşumunu yapan ve tasavvur eden yapıyı senle oluşturup açığa çıkarttığı için, sen yapıyorsun ve yaptığını sahipleniyorsun. Tüm olay bundan ibarettir. “Ben” duygusu, imtihanın merkezidir. Allah, kulda irade hissi yaratmıştır ki sorumluluk bilinsin. Gerçek ârif, bu “ben”in dahi Allah’ın yaratması olduğunu idrak eder.

Yani benim esas dilemem, ağzımdaki laf değil hareketimdir. Allah da esas dilememe anında icabet ederek, anında inşasını gerçekleştirecektir. Dua sadece söz değil, yöneliştir. Niyet harekete dönüştüğünde, fiil ilahi kudretle tamamlanır. “Bana dua edin, size cevap vereyim.” (Mü’min, 60)

Bu imansız kişinin sergilediği istidraçta da böyle, iman ehlinin kerametinde de yani nuranide de durum böyledir. İşte bunu fark etmek tüm şirklerden kişiyi halas eder. İstidraç, Allah’ın izniyle gerçekleşen ama rahmetle değil gazapla gelen olağanüstü haldir. Keramet, iman nurundan doğar; istidraç, benlik ateşinden. Aradaki fark, failin kim olduğunu bilmektedir.

Şimdi oluşan istidraçta kişi kendisinde oluşan yaptırma kuvvetini kendinden bilir. İstidraç halini nuraniyete ancak iman ile çevirir. İşte o zaman kendisindeki tüm güç ve kuvvetin sahibinin yani yaratanın Allah olduğunu idrak eder. İstidraç ehli “ben yaptım” der, veli “Allah yaptırdı” der. Bu fark bir çizgi değil, bir uçurumdur. Kalp imanla dolunca, kuvvetin kaynağına yönelir.

Allah’ı zatıyla, sıfatıyla, esmasıyla ve fiiliyle tüm varlıktan münezzeh bildiği hâlde, tüm yaratılanın Allah’ın fiilleri sonucu, varlığını Allah’ın nurundan aldığını idrak eder. Bu idrak, tevhidin kemalidir. Allah zatında ayrı, fiillerinde zahirdir. “Allah her an bir iştedir.” (Rahman, 29) Her fiil, O’nun nurunun yankısıdır.

Bu konudaki şu hadise kulak verelim: Sevbân (radıyallahu anh) şöyle dedi: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), selâm verip namazdan çıkınca üç defa istiğfar eder ve ‘Allâhümme ente’s-selâm ve minke’s-selâm tebârekte yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm: Allah’ım, selâm sensin. Selâmet ve esenlik sendendir. Ey azamet ve kerem sahibi Allah’ım, sen hayır ve bereketi çok olansın.’ derdi. Hadisin râvilerinden biri olan Evzâî’ye: ‘İstiğfar nasıl yapılır?’ diye sorulunca: ‘Estağfirullah, estağfirullah demektir.’ dedi.” (Müslim, Mesâcid 135; Ebû Dâvûd, Vitir 25; Tirmizî, Salât 108; Nesâî, Sehv 81, 82; İbni Mâce, İkâme 32) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in istiğfarı, kusurdan değil edebtendir. O, Allah’ın selâm sıfatını zikrederek, fiillerin kaynağını hatırlatır: “Selâm sensin ve selâmet sendendir.”

Allah’ım, selâm sensin, bana gelen selâm da senden geliyor. Bu Allah nurunun kişiye ulaşan tecellisi değil de nedir? Selâm, Allah’ın “Selâm” isminin kulda tecellisidir. Kalbe inen huzur, O’nun nurundan bir ışıktır.

Demek ki kişiye ulaşan selamet ve esenlik Allah’tandır. Aynı bunun gibi tüm esmaların tecellileri Allah’tan tüm yaratılan kullarına ulaşır. “Size ulaşan her nimet Allah’tandır.” (Nahl, 53) Ayeti bu hakikati beyan eder. Esma tecellileri, yaratılanın payına düşen rahmettir.

Öylece her yaratılan, yaratımının farkındalığını yaşayarak işlevini en güzel şekilde yapıp tesbihatının hakkını verir. Her varlık zikirdedir. “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder.” (İsrâ, 44) İnsan da zikrini idrak ettiğinde yaratılış gayesini bulur.

İnsana ise, tüm esmaların tecellileri tek tek ulaşır. İşte insan bunu fark ederek Allah’ın yeryüzündeki halifesi olur. Öyle Allah’a olan kulluğunu idrak ederek ve secdeye vararak zikrin hakkını eda edip, Allah’a olan teslimiyetinin hakkına erer. İnsan, esma tecellilerinin en yoğun mazharıdır. Bu yüzden “halife”dir. Secde, bu makamın farkındalık hâlidir; kulun halifeliğini tevazu ile taşır.

İşte keramette olduğu gibi, istidraçta da her şey Allah’tan kula ulaşmaktadır. Keramet, kişide iman olduğu için Allah’ın ikramı olarak kula sunulurken; istidraç ile kulun azgınlığı daha da artar. Öylece kendisini daha çok müstağni görerek hakikatten daha çok sapar. İstidraç ehli de farkında olmadığı için kendinden sanıyor. Her iki hâl de Allah’tandır; ama birinde nur, diğerinde perde vardır. Keramet şükür doğurur, istidraç kibir. Bu fark, kalbin yöneldiği kaynağa göredir.

İstidraç ehli kendini şirkle kilitlediği için Allah’tan mahrum kalıyor. Bunun kendini kitlediği yeri iyice benimseyip çözmesi lazım ki tüm saplantılardan halas olsun. Kalbin zinciri benliktir. O zinciri kırmanın yolu tevbedir. Tevbe, insanı şirkten halas eder, tevhide taşır.

Olayı algılama hatası ile de ayak kayıyor. Ölümden sonra da, olayı kendinden bilip şirk hâlindeyken ölen, mesela sandalyeden kalkacak isterken kalkamıyor. Orada donup kalıyor. Kimse de imdadına ulaşamıyor. Ölüm, perdelerin kalktığı andır. Dünyada “ben yaptım” diyen, orada hiçbir şey yapamaz. Çünkü kudretin sahibi Allah’tır.

İman ile göçen ise, orada da Rahîm esmasının tecellisi devam edecek ve hissederek kalkıp sıratta yürüyecektir. İmanla ölen, Rahîm’in rahmetiyle dirilir. “Kim Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidayete erdirir.” (Teğâbün, 11)

Tüm tecellilerin Allah’tan kendisine aktığına iman ettiğinde, dıştan beklentiyi keser. Vechini Allah’a çevirir. “Veccehtu” ayetlerini okumaya başlar. İşte kilit nokta buradadır. “Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” (En’âm, 79) diyen Hz. İbrahim gibi, kalbini Allah’a çeviren kurtulur. Tevhid, yüzü sebeplerden Sebep Yaratana çevirmektir.

Örneğin aynı kişiye müracaat eden iki kişi düşünün: Biri kişiden bilir, diğeri kişinin sahibi olan Allah’tan bilir. Fark, yöneliştedir. Aynı fiil, biri için şirk, biri için tevhid olur. Çünkü niyet, amelin ruhudur.

Aynı ilacı alan iki kişi; biri şifayı ilaçtan bilir, diğeri şifayı ilacın sahibi olan Allah’tan bilir. İmanlı göz, sebeplerde Allah’ı görür. Gafletli göz, Allah’ta sebepleri arar. Şifa ilacın suretinde, Allah’ın emrindedir. bAslında olay çok basittir. Millet gözünde büyütüyor. Tevhid sade bir gerçektir: “Yapan Allah’tır.” Kalp arındıkça bu sadelik hakikat olur.

Başka bir örnek vereyim, iki jandarma bir topluluğu ayağa diker. Sen olayı iki şahıstan bilirsen, arkasındaki orduyu görmezden gelsen hata edersin. Oysa ki iki kişi ama arkasında bir ordu vardır. Yoksa on kişi onları dinlemez. Sebepler ordusu, Kudret’in askerleridir. Kul iki jandarmayı görür; ârif, arkasındaki “Lehül cünûdu’s-semâvâti ve’l-ard” (göklerin ve yerin orduları O’nundur) sırrını görür.

İşte tüm olay, asıl güç ve kuvvet kaynağının sahibini bilmektir. “Kuvvet yalnızca Allah’a aittir.” (Bakara, 165) Bunu bilmek, şirkten kurtuluşun özüdür. İşte bu hissedişi ancak zikirle hissedersin, yoksa tüm bilgin felsefeden öteye geçmeyecektir. Zikir, kalbin ilmiyle aklın ilmini birleştirir. Zikirsiz bilgi, kabuk; zikirli bilgi, nurdur.

Bu dünyada şeriatı uygulayıp tasavvufla işi olmayan kişi, taklidi iman ile ve gönül saflığı ile iman edip gerekli fiilleri işleyenler azaptan halas olurlar. Taklidî iman bile rahmettir; ama marifetullah olmadan eksiktir. Şeriat dışı tasavvuf eksiktir; tasavvufsuz şeriat da ruhsuzdur.

Allah cümlemizi azaptan halas olanlardan eylesin… Âmin. “Rabbimiz! Bizi, ateşin azabından koru.” (Âl-i İmrân, 191) diye dua edenlerin duası kabul olsun.

Her fiilde Allah’ın kudretini bil, sebeplerin ardında O’nu gör. Kalbini gizli şirkten temizle; vesilede kalma, Vâhid’e yönel. Dua ederken fiilini, fiil işlerken duanı fark et. “La havle ve la kuvvete illa billah” zikrini her işte yaşat. Zikirle idrak et, imanla yaşa, secdeyle teslim ol.

Şirk, sadece putlara tapmak değildir. Şirk, “ben” diyerek kendini merkeze koymaktır. İnsan kendi aklını ilah edinir, kendi iradesini mutlak bilir, kendi kudretini sahiplenirse; farkında olmadan Rab’lik davasına kalkışmış olur. Gerçek tevhid, “ben”in gölgesini silmektir.

Gizli şirk, modern çağın en ince zehridir. Kimi ilmiyle, kimi malıyla, kimi makamıyla “ben yaptım” der. Oysa her yapanın ardında “Yapan” vardır. “Attığında sen atmadın, atan Allah’tı.” (Enfâl, 17) ayeti bu hakikatin perdesini kaldırır.

İnsan, Allah’ın nurundan var edilmiştir; ama o nur, Allah’ın zatı değildir. Nur, tecellidir; tecelli, gölgedir; gölge, sahibini gösterir ama kendisi değildir. Bu farkı bilmek, imanla küfrü, tevhidle şirki ayırır.

Hakikate yürüyen kul, “ben” demeyi bırakıp “O” der. Bu hâle ulaşan, ne fiilinde kendini görür, ne kudretinde sahiplik iddia eder. Çünkü bilir ki, “Ol” diyen O’dur; olduran da O’dur.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için verir, Allah için men eder, imanı kemale ermiştir.” (Ebû Dâvûd, Sünne, 15) Bu hadis, kalbin yönünü sadece Allah’a çevirmeyi öğütler. Kalp ne kadar arınırsa, şirkten o kadar uzaklaşır.

Gerçek arınma, sadece günahlardan değil; şirkten, kibirden, sahiplik duygusundan da kurtulmaktır. İnsan, “Benim ilmimle oldum.” dediği an, istidraç başlar. “Allah diledi, ben sebep oldum.” dediği an, marifet başlar.

Zikir, kalpteki benliği çözmek içindir. “La ilahe illallah” diyen, aslında “Benden başka ilah yok” diyen nefsini reddeder. O anda benlik ölür, tevhid doğar.

Hak yolcusu bilir ki, şirk bir perde, tevhid bir nurdur. Perde kalınsa, nur sızmaz. Nur sızmazsa, insan karanlıkta kendi gölgesine âşık olur. Bu aşk da onu “ben”in cehennemine götürür.

Şu hâlde, her şeyin Allah’tan olduğunu bilmek sadece bir söz değil, bir hâl olmalıdır. Her nefeste, her harekette, her an “O” diyen kalp, şirkten kurtulmuş kalptir.

Her fiilin ardında Allah’ın kudretini gör. “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (İnsan, 30) Şifayı ilaçta değil, kudretinde bil. Doyuranı yemekte değil, Rezzâk’ta gör. Zikirle kalbini diri tut. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 28) Her vesileyi sebep olarak gör, ama hiçbir sebebe kudret yükleme. Kudret, Sebep Yaratan’dadır.

Her nimet için “Elhamdülillah” de, çünkü her nimetin kaynağı Allah’tır. Kalbine şirk tozu kondurma; gizli şirk, rüzgâr gibi girer ama dağ gibi yıkar. Her duanda “La havle ve la kuvvete illa billah” zikrini hatırla; bu söz, tevhit kalkanıdır. “Ben yaptım” deme; “Allah nasip etti” de. Çünkü kudret O’nundur, insan sadece sahnedeki gölgedir. İman, kalpte; İslam, amelde; ihsan ise idraktedir. İhsanı yaşayan, şirkten kurtulur. Tevazu, tevhit yolunun ilk adımıdır. Kibrin girdiği yere nur girmez.

Unutma ey gönül yolcusu, şirk kalpte, tevhid de kalpte doğar. Şirk, Allah’tan başkasını görmek; tevhid, Allah’tan başkasını yok bilmektir. Secde et, arın, O’nun nurunda yok ol. Çünkü tevhidin zirvesi “Hiçlikte var olmak”tır; “Hiç”te görünen “O”dur.

Yorum yapın