Gönlümüzü hakka teslim edelim….Manada yükselme, hangi vesvese gelirse gelsin, ancak tek bir yönelim ve samimi bir kalple gerçekleşir.
Manevî yükselişin sırrı, yönünü sadece Allah’a çevirmek ve kalbini dağınıklıktan kurtarmaktır. Çünkü kalp iki yöne bakarsa nur karanlıkla karışır, safiyet bozulur. Hak yolcusu, kalbini sadece Hakk’a teslim ettiğinde, ilahî akış gönülden gönle geçer.
Zira kişi manada yükselişe geçince, şeytan vesvese verir ve ona fısıldar ki, “Ya daha hızlı bir şekilde yükselten başka yol varsa?”
Vesvese, manevî ilerleyişin en sinsi engelidir. Şeytan, “daha hızlı yol” diyerek kişiye acelecilik ve gösteriş aşılar. Oysa manada acele etmek, ham meyveyi koparmaktır. Yavaşlık, sükûn ve teslimiyet, Hakk’ın eğitim tarzıdır.
İşte bu noktada şeytan, insanın kalbini teslimiyet yolunda sekteye uğratır. Verdiği vesveselerle, kişinin en zaaf noktası olan “hızlıca yükseleyim, keramet sahibi olayım, manevi gücüm artsın” hevesini harekete geçirir. Öylece insanı üzerinde bulunduğu çalışmadan uzaklaştırmak ister.
Şeytan, kişinin “manevî sahiplik” arzusunu kullanır. Bu, dünyevî makam hırsının ruhsal biçimidir. İnsan “keramet” değil “marifet” aramalıdır. Çünkü keramet gösteridir, marifet Allah’ı bilmektir.
Kişi mana yolunda yükselmek isterse, Kur’an ve sünnet yolunda üzerinde yürüdüğü vecihte tümüyle teslim ve sarsılmaz bir şekilde yürümelidir.
Teslimiyetin temeli, Kur’an’ın rehberliği ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin sünnetidir. Bu iki direğe dayanmayan her manevî yol, temelsiz bir binadır.
İnsan ancak bencillik yani sahiplik duygusundan arındığı kadar yükselişe geçer. Manevî yükseklik, sahip olduklarından değil, bıraktıklarından ölçülür. Benlik azaldıkça ilahî tecellî artar. “Kim Allah için tevazu gösterirse, Allah onu yüceltir.” (Hadis-i şerif)
Bu yükseliş, dünya makamları gibi somut bir yükseliş değil, bunun zıttı olarak soyut bir vazgeçişle gerçekleşir. Hak yolundaki yükseliş, “elde etmekle” değil, “terk etmekle” olur. Bir eren şöyle der: “Kimin elinden alınırsa, gönlüne verilir.” Dünyayı terk eden, kalbinde hakikatin mülkünü bulur.
Ben yükseleyim derken gözümüzde dünya makamları canlandığı için, maddi olarak somut bir sahiplik gibi, manevi makamları da böylece bir sahiplik sandık. Çünkü manevi dünya kıyasını, maddi dünyaya göre dizayn ettiğimizi hayal ederiz.
İnsan, görünmeyen âlemi de dünyadaki ölçülerle kıyasladığı için aldanır. Oysa manevî makam, derece değil derinliktir; yükseklik değil yakınlıktır.
Bu yolda az yeteneği olanlar, sahip olmayı maddi makamlar gibi sandığından, bunun yollarına seferber olmaya başlar. İşte bu noktada hemen istismarcılar devreye girer; manada yükselme heyecanının ne olduğunu bilmeyen işin başındakileri kapanlarına kaptırıp öylece sömürmeye başlarlar.
Bu yolda niyet saf olmazsa, kişi kolayca aldanır. Ruhsal arayış, şeytanın en çok istismar ettiği alandır. Hakk’a yakın olma isteği, eğer nefsin eline düşerse, onu rehbersiz bırakan her ses karanlıktan gelir.
Bunun tarihte bir çok örneği mevcuttur. Bahailikten haşhaşilere, kadiyanilikten cebriyelere ve tarihten günümüze etkilerini devam ettiren veya tarihin kirli sayfalarında terk edilen bir çok akım türedi ve türemeye devam ediyor. Öylece insanın manevi alanda yükselme arzusunu sömürmüşlerdir.
Hakikate teslim olmayan her yol, kendi şeytanını üretir. Çünkü rehbersiz yürüyen, kendi nefsine rehber olur. Tarih, hırsla yola çıkıp helak olan nice akımla doludur.
Oysa olay vahiy çerçevesinde, Allah’ın vahyine uygun ve peygamberlerin yaşam tarzına göre olmalıydı ki Allah indinde değeri olsun.
Vahyin çerçevesi, hakikat yolcusunun sınırıdır. Vahyin dışında kalan her sezgi, her hâl, her ilham, kişinin nefsinden doğar. İlhamın kaynağını ayırt edenin kalbi Kur’an’la ölçer.
İşte sırat-ı müstakimden ayrılıp sahipleneyim hevesiyle yetenekli insanlar, olayın simsarları ve cambazları tarafından nimete erenlerin yolundan uzaklaştırıp bir kaç zahiri veya nari boyutunun zevkiyle kandırıp özüne gitmekten mahrum ederler.
Şeytanın en ince oyunu, kişiye nurlu bir karanlık sunmasıdır. Yani zahirde parlayan ama batında hakikatten uzak olan bir hâl. Bu yüzden gönül, zevkle değil, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yoluna ve yaşam ruhuna teslimiyetle ölçülür.
İşte ey aziz kul, bil ki yol Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yoludur. Onun sünnet-i seniyyesinin önderliğinde olmayan her öğreti, şeytanın fısıldamasıdır.
Sünnet, manevî rehberliğin pusulasıdır. Sünnetsiz hakikat arayışı, pusulasız deniz gibidir. Hakikî muhabbet, Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) tam teslimiyettir.
Mana yolunda kişi, yol arkadaşına güvenmek zorundadır. Yoksa kalbi tatmin olmadan daldan dala uçarak günlerini mühürler. Gönül yolculuğu, güvenle yürünür. Güven, teslimiyetin meyvesidir. Teslim olmayan kalp, her sese döner, hiçbirinde duramaz.
Kuyuya inen kişi, kuyu başındaki arkadaşına güvenmelidir. “Acaba beni bırakır mı, ipi tutacak gücü var mı?” gibi vesveselere takılmadan tam bir teslimiyetle kuyuya inmelidir. Kuyu, bilinçaltı derinliğin sembolüdür. Oraya inmek, nefsin karanlıklarına inmektir. O inişte rehberin eli, Allah’ın rahmet ipidir. Ona tutunan kurtulur.
Eğer arkadaşına güvenmezse, ipini beline bağlamaz ve kuyuya inmez. İşte mana yolundaki yol arkadaşına da tam güvenmeli ve öylece kuyuya inmelidir.
Teslimiyet olmadan inanç, sadece teoridir. Rehbere güvenmeyen, Hakk’a da tam teslim olamaz. Çünkü rehber, Hakk’ın yeryüzündeki aynasıdır.
Zaten acabaları varsa, hiçbir gelişim de sağlamayacaktır. Zira kalbi tatmin olmadığı için daldan dala uçacak ve aynı ağaç içinde gezinip duracaktır. Anka kuşu olamayacak, Kaf Dağı’na da çıkamayacaktır.
Şüphe, manevî ilerleyişin zehridir. “Acaba” diyen kalp, asla uçmaz. Hak yolcusu, Anka gibi kendi küllünden yeniden doğmak için tam teslim olmalıdır. İşte yol arkadaşını dinlemek için ve tam dinlemede ram olmak için de yol arkadaşına güvenmek şarttır.
Gerçek dinleme, kalple dinlemektir. Kalp teslim olmadıkça söz ilme dönüşmez. Dinlemek, susmaktan öte bir hâl; gönlü teslim etmektir. Sadece yol arkadaşını sevmek yetmez, kendini tümüyle onun pınarına girmesi için kalbine direktif vermeli ve daha hayırlı bir dal fikrinden de uzaklaşmalıdır ki, şeytanın saldırılarını bertaraf etsin.
Sevgi teslimiyetsizse, sadece duygudur. Teslimiyet, sevginin fiil hâlidir. Gönül, birden çok pınara yönelirse, su bulanır.
Evet dinlemek lazımdır. Aslında tam güven olsa, başka aramaya da çıkmaz ve yükseliş başlar. Güven, arayışı bitirir; arayış bittiğinde marifet başlar. Teslimiyetin ardından ilim değil, ilimde huzur doğar.
Bakalım sahabe hayatına… Hangi sahabe daha önce ne biliyordu? Onlar Peygamberimize tam teslim oldular ve yükseldiler. Sahabeler, bilerek değil, inanarak yüceldiler. Teslimiyet, onların bilgisiydi. Onlar Peygamber’in sözünü akılla değil, kalple tarttılar; bu yüzden yıldız gibi parladılar.
İsimleri de sahabe yani arkadaş idi. Yani Peygamberimize arkadaş idiler ve tam teslim idiler; öylece yükseldiler. Yoksa her biri bir yıldız olan o sahabeler, hiçbir ansiklopedi okumadı veya hiçbir mecmua hatmetmedi. İlahi ilim sadece kitapla değil, öncellikle hâlle öğrenilir. Sahabeler, “ilim”le değil “yakîn”le büyüdü. Onların kalbi aynaydı, Efendimiz’in nazarı o aynaya yansıdı.
Sadece Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize teslim olup, onun gösterdiği yolda durmadan çalıştılar. Esas mesele teslimiyettedir. Çünkü güvensizlik, teslimiyeti yıkar; teslimiyet ise kişiyi yükseltir. Güvensizlik, iman ateşine su serper. Teslimiyet, gönül bahçesini yeşertir. Kul, teslim oldukça Allah onu yükseltir; çünkü Hakk’a dayanan asla düşmez.
İşin içine başka arayışlar girdi mi, zihin dağılır ve odaklanma biter. Evet aziz kardeşim, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize tam bir itminan-ı kalp ile teslim olalım. Sakın ha başka bir yol aramayalım; yoksa yolda kalırız.
İtminan, kalbin huzur hâlidir. Teslimiyet, kalbi sükûnete kavuşturur. Başka yollar aramak, fıtratı böler. Hakikat bir tanedir; o da Muhammedî yoldur.
“Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, o büyük kurtuluşa ermiştir.” (Ahzâb, 71) “Rabbine tevekkül et; çünkü sen apaçık bir hakikat üzeresin.” (Neml, 79) “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.” (Ra’d, 28) Bir eren şöyle demiştir: “Teslimiyet, aklın değil, gönlün kemalidir. Aklın sonu şüphedir, gönlün sonu teslimdir.” “Yol, yalnız yürüyenin değil; sevdiğine güvenip yürüyenin yoludur.” “Rehberine güvenmeyen, Hak’ka güvenemez; çünkü Hak, rehberin aynasında görünür.”
Teslimiyet, manevî yükselişin anahtarıdır. Güvenin kökü Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) dayanır. Kalbini teslim eden yükselir; arayışında vesvese taşıyan yolda kalır. Gönlümüzü teslim edelim.