266) ÖLÜDEN YARDIM İSTEMENİN ESASI

Dünyayı terk eden, artık ölüp bitmiştir. Artık dünya ile irtibatı bitmiştir. Doğru evet, ölenin dünya ile irtibatı kesilmiş ve artık onunla bizim aramızda bir berzah vardır.

Bu hakikat “berzah” (iki âlem arası perde) kavramını anlamakla başlar. Berzah, bedenle ruh arasındaki son perdenin adıdır. Dünya gözüyle iletişim kesilir ama ruhun idraki kesilmez. Ruh, Allah’ın kudretiyle diridir ve mevcuttur. Çünkü Kur’an der ki: “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin; bilakis onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz.” (Bakara, 154). Bu dirilik, bedenle değil ruhla alakalıdır. Ruhun diriliği Allah’ın “Hayy” (diri olan) isminin tecellisidir. “Hayy” ismi, varlığın her zerresinde yankılanır.

Peki, “medet sensin ya Resûlallah” diyen kişiler hata mı etti? Nasıl oldu da zahiri ve batınî ilimleri cem edenler, böyle sözler kullanabiliyorlar?

Bu soru, tevhid (birlik) sırrının kalpteki idrakine dairdir. Çünkü “medet” (yardım talebi) ifadesi, “yaratılmıştan bağımsız bir kudret bekleme” anlamına gelmez; Allah’ın kudretiyle tecelli eden yardımı kabul etme niyetidir. “Medet ya Resûlallah” demek, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nurundan gelen feyze yönelmektir, zatına tapınmak değildir.

Kur’an’da Allah buyurur: “Andolsun ki, sen onların içinde bulunduğun müddetçe Allah onlara azap etmez.” (Enfâl, 33). Bu ayet gösterir ki, Resûlullah’ın varlığı rahmettir. Onun nuru, ümmetin gönlünde yaşamaya devam eder.

Demek ki işin içinde başka bir iş vardır. Şimdi bunu biraz deşelim… “Başka bir iş vardır” sözü, zahirle batın arasındaki perdeye işaret eder. Hakikat ilmi, sadece görüneni değil, görünmeyen kuvveleri de anlamak ister. Zira “Allah her şeyi çift yaratmıştır” (Zâriyât, 49). Yani her zahirin bir batını, her görünenin bir içsel hakikati vardır.

Şimdi soralım; suya düşen biri olursa, sizden yardım istese, bu şirk mi olur? Hayır. Çünkü insan insana yardım eder, ama yardımın hakikî faili Allah’tır. “Yardım eden” kul, sadece vasıtadır. Asıl yardım “Nasır” (yardım eden) olan Allah’tandır. Kur’an bunu açıkça ifade eder: “Yardım yalnız Allah’tandır. Şüphesiz Allah Aziz’dir, Hakîm’dir.” (Âl-i İmrân, 126).

Şimdi diyeceksiniz ki bu diridir. Neden şirk olsun? Doğru bu diridir ve yardım eder. Buradaki “dirilik”, fiziki canlılık değil, irade ve şuurun Allah’a bağlılığıdır. Diriler, Allah’ın izniyle birbirine yardım eder. Aynı şekilde, ruhen diri olanların yardımı da Allah’ın kudretiyle mümkündür. Çünkü O, “ölüden diriyi çıkarandır.” (Rûm, 19).

Peki, siz bir ölmüş birinden yardım dilerken, siz maddi bir yardım mı istiyorsunuz? Hayır, burada bir maddi yardım isteme söz konusu değildir. Yardım isteyen kişi de biliyor ki, orada ölen beden gelip de ona hiçbir şey veremez.

Burada incelik şudur: İsteyen kişi, “bedenden değil, ruhun feyzinden” medet ister. Çünkü “ölü” sandığımız varlık, Allah’ın katında “mevcut bir ruh”tur. Ruhun tesiri vardır, çünkü Allah’ın “Kadir” ismiyle kuşatılmıştır. “Allah dilediğine dilediği yerden yardım eder.” (Âl-i İmrân, 37).

O zaman olay ne? Öncellikle bilelim ki; Allah tüm cevheri bize yüklemiştir. Ne ararsak kendimizde aramalıyız. Bize her ne geliyorsa, Allah’tan gelmektedir. Mülk O’nundur ve dilediğini yapmaktadır.

Hakikatte her şeyin kaynağı Allah’tır. İnsan, sadece O’nun isimlerinin aynasıdır. “Nereye dönerseniz, Allah’ın vechi oradadır.” (Bakara, 115). İnsan kendi içinde ilahî isimlerin tecellisini buldukça, yardımı da kendi özünden kendi bilinç dünyasına uzanan bir sebep sonuç zincirine bağlı olarak Allah’tan bulur.

Ama mülkünde birçok hakikatler gizlemiş, o hakikatler ise, insanlık yaşadıkça geçerliliğini devam etmektedir. “Hakikatlerin gizliliği” ifadesi, Allah’ın ilminde saklı olan sırların zamanla zuhur etmesine işaret eder. Zira Allah, “Zahir” (açığa çıkaran) olduğu kadar “Batın” (gizleyen) dır. (Hadîd, 3). Her asırda bir hakikat yeniden tecelli eder, bu tecelliyi kavrayan kalp “dirilik” kazanır.

Ama biz her şeyi kendimizde ararken birçok defa konsantre olamadığımız için, içsel melekelerimizi faaliyete geçirememekteyiz.

Bu, insanın “fena” (benliğini yok etme) makamına erişememesinden doğar. Nefsin dağınıklığı, kalbin istikrarını bozar. Oysa Allah buyurur: “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.” (Ra’d, 28). Kalp zikre yönelmedikçe, içsel melekeler (latifeler) pasif kalır.

İçsel konsantreyi yakalamak için de, tarihteki yüksek istidatlı kişileri düşünüp, onların yeryüzüne yaydıkları frekansları yakalayarak, konsantremizi pekiştirebiliriz. Bu, “rabıta” (manevi bağ kurma) sırrını işaret eder.

Rabıta, geçmişte Allah dostlarının açtığı nurani hattı hatırlayarak kalbi aynı frekansa ayarlamaktır. Kalp, düşünceyi nereye yöneltirse, oradan tesir alır. “Beni anın ki, Ben de sizi anayım.” (Bakara, 152).

Allah’ı zikreden bir kalp, Allah dostlarının açtığı yoldan feyzlenir. Hak yolcuları der ki: “Zikir, bir tel gibidir; bir ucu sende, bir ucu hakikatte. O telin üzerinden kalbini Hakk’a bağladığında, artık ayrı kalmazsın.”

Zira eğer ki, tarihteki birçok kişi istimdatla yüksek faydalar elde etmişse ve bunu da bilfiil ortaya koymuşsa, bu olayın yalan olduğunu savunmak kadar da sorunsuz bir açıklama olamaz.

Bu ifade, “tecrübe edilmiş hakikat” vurgusudur. Manevi tecrübeler, kelimelerle değil hâllerle aktarılır. Hakikate ermişlerin halleri, sonraki nesiller için birer delildir. Nitekim Kur’an, önceki peygamberlerin kıssalarını “ibret” (ders) olarak anlatır: “Andolsun ki, onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır.” (Yûsuf, 111).

Ama olayın ne olduğu izah etmek bize kalır ki, bu izahı da gözler önüne sermek zorundayız. Her hakikat, akılla değil, marifetle anlaşılır. Marifet, bilginin kalpte idrak bulmuş hâlidir. Akıl, sınırlıdır; kalpse sonsuz ilahi nurun aynasıdır. “Aklın bittiği yerde kalp başlar.”

İstekte esas olan konu, kişinin kendi içsel melekelerini harekete geçirme potansiyelidir. Her insan, Allah’ın “Halîfe” (yeryüzünde temsilci) sıfatıyla donatılmıştır. Bu potansiyel, “ene” (benlik) kabuğunu aşınca açığa çıkar. Allah buyurur: “Ben ona ruhumdan üfledim.” (Hicr, 29). Bu üfleme, içsel kuvvelerin kaynağıdır.

Hatta hatta bir müşrikin, putu önünde secde edip dua etmesi ve dualarının da bir çok defa kabul olduğunu görmesi, olayın hakikatini bilmediği için puttan istemeye devam eder ve konsantresini yakalayıp isteğine kavuşur.

Bu çok ince bir sırdır. Allah, “Mürit” (istekleri dilediği gibi yönlendiren) sıfatıyla, niyete göre tecelli eder. İstek, yönünü şaşırsa da kudretin kaynağı yine Allah’tır. “Dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir.” (Nahl, 93). Hakikati bilmeyen, yanlış aracıya yönelir ama cevabı yine Hak’tan alır.

İşte tüm mesele, kişinin kendi derunundaki kuvveleri harekete geçirmesi ve amacına öylece ulaşmasıdır. İnsanın içindeki kuvveler, Allah’ın isimlerinin yansımalarıdır. Her isim bir kuvvedir; Rahman, Rahîm, Kadir, Fettah… İnsan bu isimleri kendinde işler hale getirdiğinde “fiillerde tevhid”e ulaşır. “İşleyen O’dur.” (Saffat, 96). Kuvvelerini Hakk’a çevir, çünkü Hakk sende tecelli eder. Senin ‘ben yaptım’ dediğin her fiil, aslında O’nun kudretinin yankısıdır.

İçsel melekelerini harekete geçirme olayı, sadece tarihteki yüksek istidatlı kişileri düşünerek de oluşmaz. Aynı zamanda kişi, ani bir heyecanla başaramadığı birçok hususu başarabilir vaziyete gelebilir.

Heyecan, “cezbe”nin dünyevi tezahürüdür. Cezbe, ilahi çekiliştir. Allah, kulunu kendi kudretiyle harekete geçirir. Bu nedenle ani bir coşku anında insan, kendi sınırlarını aşabilir. Bu hâl, “Hakk’ın tecelli anı”dır.

Örneğin Çanakkale savaşında Seyit Onbaşı’nın sırtladığı net kütlenin 215 kilogram olduğunu belirlemiştir…

Seyit Onbaşı’nın hâli, bu hakikatin canlı örneğidir. O, Allah’a tevekkül anında “ben”ini unutmuş, kudreti tamamen O’na teslim etmiştir. O yüzden kaldırmıştır. Çünkü Allah buyurur: “Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153). Kudret, sabırda gizlidir. Sabır, nefsin sustuğu, Allah’ın konuştuğu andır.

İşte ani heyecan dahi içsel olan meleki kuvveyi harekete geçirebilir. O anlık heyecan kaybolduğunda, artık önceki an hissettiği o kuvveyi hissedemez olur. Bu, “hal” ile “makam” arasındaki farktır. Hal geçicidir; makam ise kalıcıdır. Heyecan anındaki kuvve bir “hal”dir, ama o hâli sürekli kılmak için zikir, tefekkür ve sabır gerekir. “Rabbini anmayı unutan kimseye boyun eğme.” (Kehf, 28).

İşte nasıl ki madde de yardım istenilir ve et kemik bedeni diri olan gelip size elini atıp yardım ediyorsa, aynı durum manada da geçerlidir.

Madde ile mana arasında fark yoktur; ikisi de Allah’ın yaratmasıdır. Aradaki fark, idraktedir. Zira Allah buyurur: “O, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35). Madde de nurun tecellisidir, mana da. Kim bu nura iman ederse, yardımın hakikatini görür.

Yani siz zihnen bir hakikate ermiş bir kişinin ruhundan istimdat istediğinizde, onun ruhaniyeti sizin ruhaniyetinizi etkiler. Bu, “tesir-i ruhani” denilen manevi rezonanstır. Her ruh, kendi frekansında titreşir. Bir Hak dostunun ruhunu anmak, onun titreşimine bağlanmaktır. Bu bağ, ruhun kuvvetini artırır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb 96).

Ama bu etkileme, o kişinin gelip size bir şeyler vermesi değil, sizin kendinizi onun ruh dünyasına adapte etmenizle mümkündür. Manevi etkileşim, yönelimle başlar. Kalp hangi yöne dönerse, oradan beslenir. “Kalbini bana yönelt ki, seni kendime yönelteyim.” (Kudsî Hadis). Ruhunu nurlu bir kaynağa açarsan, oradan ışık alırsın; karanlığa yönelirsen, zulmet gelir.

Yani kişi kendi ruh dünyasını, dünyadan hakikatlere ererek ölmüş bir kişiye açarsa, o kişinin dünyadayken yaydığı yüksek nuraniyet, sizin nuraniyetinizi etkilemeye başlar. Ve bu etkileme ta onun mevnut ruh dünyasına kadar uzar gider.

Bu, “ruhani senkron” hâlidir. Ruh, zaman ve mekândan bağımsız olarak varlığını sürdürür. Allah’ın “Kayyûm” (her şeyi ayakta tutan) ismiyle ruhlar, kendi makamlarında faaldir. Bu yüzden salihlerin ruhları, Allah’ın izniyle hâlâ tesir eder. “Onlar Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerle sevinirler.” (Âl-i İmrân, 170). O sevinç, ümmete yansıyan nurdur. Ruh, bedenden çıkınca yok olmaz, sadece kalın perdelerden kurtulur. Bu yüzden, manen uyanık olanlar o perdelerin ötesindeki nurları hissederler.

Bir de bakarsınız ki daha önce güç yetiremediğiniz birçok hususa güç yitirir olursunuz. Yani olay onun size yardım etmesi değil, sizin kendi içsel meleki gücünüzü devreye almanızdır. Tüm olay da bundan ibarettir.

Bu cümle, “tecellî bi’l-vâsıta” (vasıta aracılığıyla ilahi tecelli) sırrını anlatır. Hakiki yardım Allah’tandır; ancak Allah, bazı kullarını bu yardımın aynası kılar. İnsan, o aynaya yönelince, kendi içindeki potansiyel harekete geçer. “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16). Yakın olan Allah’tır; vasıta, sadece kalbin yönünü belirler.

Olayı izaha devam edelim… Kişi tarihteki başarılı bir tüccarın ruhuyla istimdata geçip senkronize olunursa, kişideki ticaret melekeleri faal olmaya başlar. Bu durum, “teessür” (etkilenme) ve “teessir” (etkileme) kanununa dayanır.

Her ruh, benzer frekanstaki başka bir ruhtan etkilenir. Bu da “sünnetullah”ın bir parçasıdır. Nitekim Allah buyurur: “Yeryüzünde Allah’ın koyduğu sünnetten başka bir değişiklik bulamazsın.” (Fâtır, 43). Ruhsal senkron, bu ilahi düzenin yansımasıdır.

Aynı olay tüm insanlık için geçerlidir. Yani tarihteki herhangi bir zulmani kişiye de istimdat edildiğinde, onun hayattayken doğaya yüklediği zulmet, bizim ruhumuzu sarar ve onun gibi olmaya başlarız.

Ruhani tesir çift yönlüdür; nurani olduğu gibi nari (ateşli) de olabilir. Karanlığa yönelen kalp, karanlıkla beslenir. “Kim Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse, Biz ona bir şeytan musallat ederiz.” (Zuhruf, 36). Bu yüzden istimdat, yönelimdeki niyetin saflığına bağlıdır.

Onun için de küffar ehlinin mezarına oturmayı ayet-i kerime men etmektedir. Onlardan ölen birinin namazını hiçbir zaman kılma, mezarı başında da durma. Çünkü onlar, Allah’a ve Elçisine inkâra sapmışlar ve fasık kimseler olarak ölüp bu dünyadan imansız ayrılmışlardır. (Tevbe, 84)

Bu ayet, “ruhani bulaşı”ya dikkat çeker. Kâfirin ruhaniyeti karanlık bir alandadır. Onun frekansına yönelen bir kalp, farkında olmadan o karanlıktan pay alır. Nitekim “berzah âlemi” bağlantılı bir alan olduğu için, yönelim bile etkileşim doğurur. “Karanlığa bakan, karanlığı çağırır.”

Demek ki ölen kişinin etkisi vardır ve ayet-i kerime de bu hususa işaret ederek, kâfir olarak dünyayı terk edenlerin mezarlarına durmamayı emretmektedir. Allah’ın yasası nettir: Ruh, nurani veya nari enerjiyle çevresine etki eder.

Bu yüzden, gönül yönelimi dikkat ister. Hak dostlarının kabrine yönelmek rahmettir; inkârcıların kabrine yönelmekse zulmettir. “Allah, iman edenleri sağlam bir sözle sabit kılar.” (İbrahim, 27). Bu sağlam söz, yönelişi korur.

Çünkü mezar yeri, kişi için konsantrenin en yoğun yaşandığı mahallerdir. Direk kişinin sahip olduğu ruhaniyet ile zihin bağ kurmakta ve zulümlerinden kendisine aynalama yapmaktadır.

Kabir, “enerji yansıması” bakımından güçlü bir odaktır. Çünkü orada beden çözülse de ruhsal iz sürer. Bu iz, dua edenin kalbine ayna tutar. “Allah, ölüleri diriltir ve size ayetlerini gösterir ki anlayasınız.” (Bakara, 73). Her kabir, bir tefekkür aynasıdır; ama nereye baktığını bilmek gerekir.

Evet, ölüden yardım gelmez, ama diriden yardım gelir. Ama mesele şurada, ölü kim ve diri kim? Bu, hakikatin özüdür. “Diri”, Allah’ın zikriyle yaşayan kalptir. “Ölü” ise, nefsin karanlığında boğulandır. “Dirilerle ölüler bir olmaz.” (Fatır, 22). Gerçek dirilik, kalpteki tevhid nurudur. Birinin bedeni ölü, ama kalbi diri olabilir; diğerinin bedeni diri ama kalbi ölüdür.

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şu anda ölü mü? Yani bizim dünya ile hiç mi hiç manevi irtibatı yok mu? Hiç mi haberi olmaz? Hayır, her adımından haberdardir. Çünkü o, “Habibullah”tır (Allah’ın sevgilisi). Allah buyurur: “Sen, kabirlerde olanlara duyuramazsın.” (Fâtır, 22) ama burada kastedilen, kalbi ölü olanlardır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ruhu diri, nurlu ve ümmetine müşahededir. “Ben ümmetimin amellerini görürüm; hayır görürsem hamd ederim, şer görürsem istiğfar ederim.” (Hadis, Beyhakî).

Salâvat veririz, bu salâvatlar ona hiç mi ulaşmaz? Şehitler ölmüyorsa, Allah’ın katında diriyse, şehitlerin bir üstü olan sıddıklar ve peygamberler nasıl olur da ölmüş gitmiş ve irtibatları sıfırlanmış olabilir?

Peygamberlere ve salihlere ulaşan salâvat, bir “ruh bağı”dır. Çünkü Allah, onların ruhlarını ümmetleriyle irtibatlı kılmıştır. “Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin.” (Ahzâb, 56). Bu ayet, salâvatın hâlâ aktif bir irtibat kanalı olduğunu gösterir.

Manaya inanmıyor olabilirsiniz, ama emin ol ki, mana ilmi bu zahiri ilimden çok daha canlıdır. Mana ilmi, kalple öğrenilen bir ilimdir. Zahir akılla kavranan ilim, kalple kavranan ilmin gölgesidir. “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; fakat göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac, 46). Kalp gözü açıldığında, manalar âlemi daha diri, daha geniş ve daha parlaktır.

Ölüden ölüye fark vardır. Kimi yaşarken ölür, kimi öldükten sonra da dünyada iletişimine devam eder. Gerçek ölüm, kalbin Allah’tan kopmasıdır. “Onların kalpleri vardır, fakat anlamazlar.” (A’râf, 179). Kalbi ölü olan kişi, yürüyen bir cenazedir; ama kalbi diri olan, bedeni toprak altında bile olsa Allah’ın nurunda yaşar. “Diri kalpler için ölüm, sadece mekân değişimidir.”

Ahirete intikal eden kişiyle bağlantı kurabilen, dünyada olan kişide yardım almaya devam eder. Bu, “ruhani irtibat”tır. Hak dostları, Allah’ın izniyle ümmetine feyz verirler. Çünkü Allah buyurur: “Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.” (Yunus, 62). Onların ruhları, rahmet rüzgârı gibidir; gönlü açık olana dokunur, kapalı olana esmez.

Evet, ölü derken kalbi ölü; diri derken kalbi diri olandır bizim amacımız. Kalbi ölü olan ne dünyada ne de ahirette yardım edebilir. Kalp, Allah’ın nazargâhıdır. “Ne gök beni sığdırır, ne yer; ama mümin kulumun kalbi beni sığdırır.” (Kudsî hadis). Kalbi diri olan, Allah’ın sıfatlarının tecelli ettiği aynadır. O kalpten yayılan her nur, başkasına rahmet olur.

Dünyada velev ki yardım etse, minnet eder. Kalbi diri olan ise, hep yardım eder. Minnet, nefsin izidir; ihlas, ruhun izidir. Ruhun verdiğinde “Ben verdim” yoktur. Allah buyurur: “Sağ elinin verdiğini sol el bilmesin.” (Hadis). Bu, ihlasın zirvesidir. Gerçek yardım, görünmeden, gösterişsiz olandır.

Ama her hâl ve şartta yardım, kişinin kendi özündeki ekili alandan kendisine ulaşır. Yani mana ilminde kimseye kimseden fiilî yardıma gelmez. Sen yardımı bi-iznillah ortaya çıkarırsın. Bu söz, “tecellî bi’l-izn” (Allah’ın izniyle zuhur) hakikatidir. Her kuvvet, O’nun “İzn” (izin) sıfatıyla işler. İnsan, kendi özünde Allah’ın iznini taşıyan bir “fiil aynası”dır. “O’nun izni olmadan bir yaprak dahi düşmez.” (En’âm, 59).

Olayı bilmek lazımdır. İncelikleri bilmek lazımdır. Yani onların ruhaniyetinden güç alırsın ve kendin başarmaya başlarsın. Marifet, bilginin ötesindedir. Marifet, “bilinenle bilenin bir olduğu an”dır. Allah’ın dostlarını anmak, onlarla aynı frekansa girmek, kendi içindeki potansiyeli uyandırır. “Bir veliyi hatırlamak, kalbin anahtarını çevirmektir.”

Örneğin aile büyüğü evdeyse, kişi kendisini güvende hisseder. Meğerki aile büyüğü ayağı eli felçli olsun. Kişi Peygamberimizi (sallallahu aleyhi ve sellem) düşününce manevi güç hisseder. İslam’ın büyüklerini düşününce, manevi güç hisseder. Bu hissi gene kendisinde hisseder. Burada güven hissi, “eman” makamının yansımasıdır. Allah buyurur: “Kalpler yalnızca Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28). Bir Hak dostunu anmak, aslında Allah’ı hatırlamaktır; çünkü o dost, Allah’ın isminin aynasıdır.

İşte İslam büyüklerinden olan meded nidaları, tümü olayı somutlaştırarak o gücü kendilerinde hissetmek içindir. Elbette o büyüklerin güçleri de var. Bu “meded”, bir yönelimin tezahürüdür. Kişi, “Ya Rab! Habibin hürmetine yardım et!” dediğinde aslında aracıyı değil, aracının temsil ettiği rahmeti çağırır. Bu yöneliş, kalbi şirkten uzak tutar, çünkü niyetin ucu Allah’a bağlıdır.

Örneğin bir Firavun düşünülüp nurani bir güç hissedilmez. Çünkü nurani gücü sıfırdır. Ancak zulmani beslenmesi ulaşır. Çünkü tüm kâinat diridir ve capcanlı bir düzen içinde yer almaktayız. Bu, “tezat kanunu”dur. Nur ve nar, aynı varlık dairesinde karşılıklı hareket eder. Her şey zıddıyla kaimdir. “O, geceyi gündüze, gündüzü geceye katar.” (Hadîd, 6). Zulme yönelmek, narı çağırmaktır; nura yönelmek, rahmeti.

Ama bir Şeyh Abdülkadir Geylânî gibi İslam’ın büyüğü düşünülüp kendisinde nurani güç hissedilebilir. Çünkü o, Allah’ın “Rahman” ve “Hadi” (doğruya ileten) isimlerinin aynası olmuştur. Hak dostlarının isimleri, Allah’ın isimlerine aynadır. Onları anmak, esma zikrinin canlı hâlidir. “Evliyayı anmak, Allah’ın isimlerini hatırlamaktır.”

Yoksa hâşâ işte ey falan kişi, haydi gel kolumu tut götür manasında değildir. Bu fark, “vesile” kavramını anlatır. Vesile, aracıya kutsiyet değil, niyetin yönünü kazandırır. Kur’an buyurur: “Allah’a vesile arayın.” (Mâide, 35). Vesile, Allah’a yakınlık kapısıdır; kapıya değil, kapının sahibine yönelmek gerekir.

Meded ya Resûlallah denilince, yani Peygamberimizin o büyük maneviyatını kendinde hissederek, öylece kendisinde oluşan gücü kuvveden fiile çıkarış söz konusu olur. Bu hâl, “feyz”in fiile dönüşmesidir. Salâvat getiren kalp, Resûlullah’ın nuruyla temas eder. “Kim bana bir salâvat getirirse, Allah ona on salâvat eder.” (Hadis, Müslim). Bu karşılıklı bağ, manevî enerji akışıdır.

Ama buradaki husus bu anlattığımız yönüyledir. Elbette ki Allah dilerse, onu da istediği kuluna yaptırır. Allah’ın “Mürîd” (dileyen) ismi, her fiilin hakiki faili olduğunu gösterir. Kul, sadece iradesini yöneltir; işleyen, yaratan yine O’dur. “Sen atmadın, atan Allah’tı.” (Enfâl, 17).

Örneğin arabasının aküsü zayıflanınca, arabanın motoru çalışmaz ama takviye edersen çalışır. Öylece kişi kendi aracının motorunu çalıştırır. İşte mana büyükleri, zihinsel olarak nuraniyetleriyle takviye ederler. Ruhsal takviye, “imanın tazelenmesi”dir. Kişi, Hakk dostlarını hatırladığında kalbindeki iman aküsü dolar. “Müminler, Allah anıldığında kalpleri titrer.” (Enfâl, 2). O titreşim, nur akımıdır.

Mana büyüklerimizin vesilesi ve manevi gücüyle Allah’a tam bir teslimiyet ve hissediş oluşur. Teslimiyet, imanın zirvesidir. “Teslim olan kurtuluşa erer.” (Hadis). Allah’ın veli kulları, bu teslimiyeti model olarak gösterir. Onları anmak, kalbe “tevekkül” bilinci aşılar.

Her şeyin anahtarı teslimiyettir. Kendi bencilliği bıraktığın an geliyor tüm güzellikler. Nefsi terk eden, Rabbini bulur. “Kim Rabbine teslim olursa, o muhakkak kurtuluşa ermiştir.” (Lukman, 22). Bencillik, kalbin pasıdır; teslimiyet, o pası siler.

En büyük teslimiyet, kin ve öfkeni yutmaktır. Yutulan yemek mideye iner ve gözden kaybolur. İşte kin, nefret, öfke yutmak demek, o anda sinirine hâkim olmak ve hemen akabinde de unutup gitmek. Nefsi terbiye, öfkeyi bastırmakla başlar. “Gadabını yenen, insanları affeden kimseyi Allah sever.” (Âl-i İmrân, 134). Öfkesine hâkim olan, ilahi rahmeti celbeder. Çünkü o an, Allah’ın “Halîm” ismiyle boyanmıştır.

İşte böylece kişide teslimiyet kökleri inmeye başlar. Çünkü insan merkezdedir ve bir ampul gibi etrafına aurasını yayar ve auranın şekline göre de kişi ve olaylarla karşılaşır. İnsan, “Kevnî merkez”tir. Ruhunun hâli, çevresini şekillendirir. “İyilik eden kendisine, kötülük eden kendinedir.” (Câsiye, 15). Kalbin yaydığı aura, kaderin zeminidir.

Olayın farkında olan, karşısına çıkanın kendi çıkarması olduğunu bilir sınavını geçer. Olayın farkında olmayan ise, karşısına çıkanı ‘Nereden çıktın karşıma!’ diyerek cehennemini yaşar. Bu, “nefsin aynası”dır. Kişi, kendi yansımasını seyreder. “Kim ne ekerse onu biçer.” (Hadis). Cennet de, cehennem de kişinin kendi kalbinde başlar.

Cennet ve cehennem daha dünyadayken başlar. O yüzde de ayette der ki: “Rabbinin makamından korkana iki cennet vardır.” (Rahman, 46). Bu iki cennet; biri dünyada huzur, diğeri ahirette vuslattır. Kalp, Allah’tan korkmakla değil, O’nu tanımakla ürperir. Bu ürperti, rahmetin kapısını açar.

Dünyası cennet olur, ahireti cennet olur. Dünyası cennet olur derken, millet yanlış anlıyor. Sanki son derece dünyevi konfora ulaşacakmış gibi sanır. Gerçek cennet, huzurdur; konfor değil. “Onlar orada ne bir boş söz işitirler, ne de günaha sevk eden bir şey.” (Vâkıa, 25). Kalbi huzura eren, dünyadayken cennet bahçesine girmiştir.

Hayır, bakın çevrenize, son derece dünyevi lükste yaşayanın gönül dünyası tarumar olmuş durumda. Çünkü dünyevi meşguliyetler, ona Allah zikrini unutturmuş durumda. Zikirden uzak bir kalp, altın içinde yüzer ama susuzluktan ölür. “Zikir, kalbin suyu gibidir; onsuz kurur.”

Bu cennet değildir. Cennet, gönlün huzurudur, kalbin huzurudur, ruhun huzurudur. Huzur, Allah’ın “Selâm” isminin kalpte tecellisidir. “Onlara selam, Rablerinden bir söz olarak gelir.” (Yâsîn, 58). Bu selam, iç huzurudur.

İşte bunu dünyevi meta getirmez. Bunu ruhun Rabbiyle buluşması getirir. Bunu göğüs kafesimizdeki beş his merkezinin yani letaifin Allah ile meşk etmesi getirir. “Letaif” kalpteki nur merkezleridir: Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa. Bunlar Allah’ın isimleriyle zikredilince nurlanır. “Allah dilediğini nura kavuşturur.” (Nur, 35).

Kalbin Allah etrafında ‘Hu’ deyip dönmesi getirir. Ruhun O’na bakması, sırrın o yönde ilham akıtması, hafinin bu hissettirmesi ve ahfanın bununla bütünleştirmesi getirir. “Hu”, varlığın öz nefesidir. Her nefes, Hakk’ın nefesidir. Kalp “Hu” dediğinde, aslına döner. “O, nefeslerinizle beraberdir.” (Hadîd, 4 tefsiri).

Öylece insanın enfusu cennete ulaşır. Üzerinde kamıştan ev, altında hasır ve yastığı taş olsun, o dünyada cennetini yaşıyordur. Cennet, zenginlikte değil, kanaattedir. “Zenginlik, mal çokluğu değil, gönül tokluğudur.” (Hadis). Gönlü tok olan, fakirliğin ortasında cenneti bulur.

Ah keşke bu olayları hakkıyla idrak edip ettirebilsek, ahu ah… Gerçekten izah etmede çok zorlanıyoruz. Çünkü bu mesele, kalple yaşanır, dille anlatılmaz. “Anlatmak, kelimenin dar kalıbına sonsuzu sığdırmaktır.”

Çünkü bizim bildiklerimizin tersinde tüm bu sevdalar akla mantığa ters geliyor; sonra da beşerî aklın girdabıyla yolumuza devam ederiz. Akıl, ışığı görür ama ateşi hissedemez. Kalp ise yanar, kül olur ve o külden nur doğar. “Onlar, Allah’ı anarak kalplerini parlatırlar.”

Sonra da neden mutluluk beni bulmuyor deyip dururuz. Mutluluk aranmaz; bulunur hâl değil, olunur hâlidir. “Huzur, dışarıda değil, teslim olmuş kalpte gizlidir.” Ölüden yardım istemek, zahirde ölüden değil, diriden yardım dilemektir; çünkü dirilik Allah’ın kudretindedir. Kalbi diri olan, Allah’ın nuruyla yaşayan her varlık, ilahi rahmetin aracısıdır.