Hakikate erme yolculuğu tasavvufta seyr u sülûk diye anılır. İnsan, Allah’a erme arzusuyla kendi varlığını tanıma seyrine girer. “O’na yönelen doğru yolu bulmuştur.” (Şûrâ, 42/47) buyrularak Allah’a yönelişin doğru yol olduğu bildirilmiştir.
Bir ırmak düşünelim… Doğuyor, deveran edip denize varıyor. Irmak misali, varlık da asıldan doğar ve tekrar asla döner. “Şüphesiz biz Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156) buyrularak yaratılışın Allah’tan başlayıp yine O’na döneceği açıklanmıştır.
Bir ırmağın içinden bir balon dolusu su alıp ağzını bağlayıp tekrar ırmağa bıraksak, suyun miktarında herhangi bir eksilme olmaz. Bu su ve balon örneği; insan ve Nur-i Muhammedî arasındaki ilişkiyi remzeder. Balon ise insanın sanal benliğini temsil eder.
İnsan özünde ırmak suyunun bir parçasıdır ama içine girdiği balon; kendisini sudan ayırdığı için kendisini sudan bağımsız olarak zanneder. Yani Allah’ın nurundan nurlanarak varlık planında yerini almıştır. İşte vahdet-i vücûd bu noktadaki gerçeği izah eder. Tüm varlık bu nurdan var edilip, Allah’ın zâtı ile bir ilişkisi mevzubahis değildir. Bu nura Allah’ın zâtı diyenler yanılmışlardır. Zira bu nur, vechinden yansıyan ışıltıdan başka da bir varlığa sahip değildir.
Deredeki suyun aynısı balonun içinde de olur. Tüm özellikleriyle aynı… Derenin içinde suya tabi ama kendi içinde bağımsız gibi… İşte insan da diğer tüm yaratılmışlar gibi, Allah’ın nurundan bir tutam alınarak ve içeriğine de Allah’ın isimleri ile tanıtılan özellikler ile şekillendirilip donatılarak yaratılışı işlenmiştir.
Yani insan, o bir tutam nurun içeriğinden yaratılan ışıltının üzerinde dokuma yapılarak yaratılmıştır. Özünde hakikatten ayrılmamıştır ama kendini bağımsız görür. “Allah sizi de yaptıklarınızı da yaratandır.” (Sâffât, 37/96) buyrularak insanın kendi gücüyle değil, Allah’ın yaratmasıyla var olduğu açıklanmıştır.
İçi su dolu edilip ırmağa tekrar konulan balonun etrafında ince bir lastik mevcut olur. Şimdi o su dile gelse dese ki: “Ben bağımsız olarak derenin içinde hareket süzülüp giderim, hatta ben dereden bağımsız olarak varım ve her şeyimi kendim hallederim.” derse yanlış söylemiş olur.
Bu, insanın nefsine aldanıp kendi varlığını bağımsız sanmasıdır. “Gerçek şu ki insan, kendini müstağni gördüğü için azar.” (Alak, 96/6-7) buyrularak bu gururun kaynağı gösterilmiştir. Çünkü tümüyle derenin akıntısına tabi olarak sürüklenip gidiyor.
Ama dese ki: “Varlığım deredeki suyun bir kısmıdır ve derede ne varsa bende de o var.” İşte o zaman doğru söylemiş olur. Bu teslimiyet, insanın Allah’a aidiyetini bilmesidir. “Allah’ın boyasıyla boyanın; Allah’tan daha güzel kim boyayabilir?” (Bakara, 2/138) buyrularak Allah’ın hakikatine bağlanmanın gerekliliği açıklanmıştır.
Cin, insan ve diğer tüm varlıklar bu balondaki suyun aynısıdır. İnsan ve cin hariç diğer tüm varlıklar, nefsî istek ile fıtratını bozmayacak şekilde Allah’a teslimdirler. İnsan ve cin ise balon içinde istekte bulunup balonunun içeriğindeki suyu değiştirme kuvvesine haiz bir şekilde yaratılmış hâlde Allah’a teslimdirler. Çünkü içeriğindeki suyu değiştirdiğinde dahi gene de deredeki su ile başkalaşım yaşayarak değiştirirler.
Zira balon tümüyle kapalı bir havza olmayıp, dışıyla değiş-tokuş yapacak şekilde tasvir edilmiştir. Balon suda sürüklenip giderken, içindeki suyun cinsini ve şeklini, hem miktarını kendi isteğine bağlı olarak değiştirmeye muktedir bir şekilde var edildiğinden; deredeki suyun dışında balona girecek başka da bir su olmadığından… “Göklerde ve yerde olan herkes, isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuştur.” (Âl-i İmrân, 3/83) buyrularak yaratılmışların bu fıtrî teslimiyeti beyan edilmiştir.
Cin ve insandan da düşüncesine hâkim olamayan, bu balonun içindeki suyun aynısıdır. Ama düşünce ve iradesini eline alan, dereye meydan okur.
İrade, insana verilen emanettir. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onlar onu yüklenmekten çekindiler, insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzâb, 33/72) buyrularak insanın sorumluluğu ve gafleti hatırlatılmıştır.
O “zaman Allah’a ermek nedir” olayı ise… Hepsini dere ve balon örneğiyle yazacağım… Allah’a ermek, insanın özündeki suyun aslında ırmakla aynı olduğunu idrak etmesidir. “Kendini bilen Rabbini bilir.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2/262) hadisi bu hakikati özetler.
“Hu” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet… Allah ismi aynasında kendini müşahade ettiğinde… Koca ırmak gibi, dere içinde su misali… İstedi ki derede akan suyu gene suyun kendisiyle müşahade etsin. Bu olay, kudsî hadiste “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim; bunun için mahlûku yarattım.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2/132) şeklinde yaratılışın hikmetini açıklamıştır.
Şimdi izaha devam edelim… Yaratıcı, sanal benlik dediğimiz balon dolusu suyu ayırıp ırmağa bıraktı. Sanal benlik, aslında Allah’ın seyretmesi için verilmiş bir perdedir. İnsan bu perde sayesinde kendini ayrı zanneder ama hakikatte ırmakla bağımlıdır.
İnsan ve cini temsil eden balon içindeki su düşünür ve der ki: “Benim varlığım deredeki suyun aynı ise, benim bir yerlere yönelmeme gerek yok. Derede ne varsa bende de o var.” İnsan kendini tanıdığında, işte o zaman hakikatini fark eder. “Kendi nefislerinizde de ayetler vardır, görmez misiniz?” (Zâriyât, 51/21) buyrularak insanın kendi iç dünyasına bakması istenmiştir.
O zaman der ki: “Seyr edilmek istenen hazine aslında benmişim.” Ben kendimi iyi tanırsam, “Hu” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet benden de müşahade edilecek. Öylece kişi, kendi özünü seyrederek Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini bulur. “Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde size ayetlerimizi göstereceğiz.” (Fussilet, 41/53) buyrularak afakta ve enfüste hakikatin gösterileceği açıklanmıştır.
Ve böylece hiç deredeki akıntıya bakmadan, “kendi yağıyla kavrulmuş balık gibi” kendi özünde HU’yu müşahade etmeye başlar. İşte hakikatteki bu hâl, bekā makamıdır. Öylece kişi, özünde Allah’ın yaratım planını ve kendi hakikatini ve öz varlığını seyretmeye başlar. İşte bu hakikate ihsan denilmiştir. “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmendir.” (Buhârî, Îman, 37; Müslim, Îman, 1) işte bu hadiste kulluğun zirvesi anlatılmıştır.
İşte burada kişi, kendi nefsinde Rabbiyle buluşup Allah ismi aynasında kendisini seyre dalar; yani Allah’a erer. Bu erme, insanın benliğini aşıp Rabbini bulmasıdır. “Kim Rabbine kavuşmayı umarsa, salih amel işlesin ve Rabbine kullukta kimseyi ortak koşmasın.” (Kehf, 18/110) buyrularak Allah’a ermenin yolu öylece açıklanmıştır. Ve “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” (Hadîd, 57/4) buyrularak Allah’ın kuluyla beraber olduğu hatırlatılmıştır.
Peki, ikiliği kaldırmak ne demektir ve kaldıran var mıdır? Hakikatte ikilik, kul ile Allah arasına mesafe koyan vehimdir. Olayı izah etmek için tekrar ırmak ve balon örneğine dönelim… Gerçekten balonu somut olarak patlatıp dereyle birleştirmekle mi ikilik kalkar? Hayır, bu mümkün değildir. Aksine sanal benlik, her hâl ve makamda daima var olacaktır.
Asıl olan, onun bağımsız olmadığını idrak etmektir. Bu da “tevhid” şuurudur. Çünkü seyreden sanal benlik sonsuza dek var olacaktır ki ırmağı seyretsin. İnsan, seyreden varlık olarak yaratılmıştır. Allah, bilinmek istemiş, kulunu da bu bilinmeye vesile kılmıştır. Bu, kudsî hadisin hikmetini hatırlatır.
O zaman ikiliğin kaldırılması şu demek oluyor: Balonun içindeki su der ki: “Ben ve ırmak aynı içerikten oluşmuşuz.” Benim gibi oluşan sayısız balon da aynı ırmaktan ve benim gibi oluşmuş. O zaman kendimi onlardan ayrı görüp hatta bağımsız bir varlık gibi göremem.
Öylece kul, kendi varlığını bağımsız görmez; Allah’ın yarattığı bir tecellî olarak görür. İnsanların birbirini hor görmesi yanlıştır. Zira izah ettiğimiz gibi herkes, aynı hakikatin aynasıdır.
Ve der ki: Bende ne varsa tüm balonlarda ve ırmakta da aynı şey var. Zira herkes özünde aynı hakikati taşır. “Sizi bir tek nefisten yaratan O’dur.” (Nisâ, 4/1) buyrularak işte bütün insanların aynı özden yaratıldığı bildirilmiştir.
O zaman kendimi onlardan ayrı görmek yerine, birimde şöyle bir nazar oluşursa… “Irmağın suyunun girdiği ve her birisinin bir sanal benlik oluşturduğu ve benim suyumla aynı olan diğer balonlardaki suların özelliklerini seyr edip (afakta), kendi su özelliklerimi de keşfedip (enfüste) ve sonra ırmaktan olup herhangi bir balon altında kayda girmeyen, yani kayıtsız olan suyun özelliklerini benimseyeyim (Allah boyası).”
İşte afakî (dış) ve enfüsî (iç) tefekkürle kişi hakikatini bulur. “Allah’ın boyasıyla boyanın; Allah’tan daha güzel kim boyayabilir?” (Bakara, 2/138) buyrularak kişinin özünü Allah’ın boyasıyla tezyin etmesi istenmiştir.
Ve şayet bu benimseme oluşursa, ikilik kalkar. Tevhid idraki ile kul, kendi benliğini Allah’ın varlığında yok görür. “Allah için seven, Allah için buğzeden, imanın tadını tatmıştır.” (Ebû Dâvud, Sünne, 2) bu hadiste de tevhid ekseninde sevginin imanın kemali olduğu açıklanmıştır.
Bu benimseme oluşsa da olayı seyreden, balonun içindeki sudur. Balon patlaması işte budur. Fenâfillah, yani kulun kendi benliğini yok görmesi işte budur. Balon aslında fiilen patlamaz; sadece bağımsızlık vehmi ortadan kalkar. Bu, insanın özünü Allah’ta fânî bilmesidir. Yoksa balonun gerçekten patlaması asla söz konusu olamaz.
İşte fenâfillah olayı da bunun gibidir. Fenâfillah, kulun hakikatte bağımsız olmadığını bilmesidir. Bâkî olan yalnızca Allah’tır. “Yeryüzünde bulunan her şey fânidir. Bâkî kalacak olan yalnızca azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtıdır.” (Rahmân, 55/26-27) buyrularak hakiki bekânın yalnız Allah’a ait olduğu açıklanmıştır.
Allah’a ermek, insanın kendi varlığını Allah’ın varlığı karşısında bağımsız görmediğini idrak etmesidir. Fenâ, insanın benliğini Allah’ın varlığında yok görmesidir. Bekâ ise Allah’ın varlığıyla bâkî olduğunun şuuruna varmaktır.
Tevhid idraki, insanın hem kendi özünde hem de afakta Allah’ın tecellîlerini seyretmesiyle olgunlaşır. Bu idrak, kalpte derin bir teslimiyet doğurur.
Sonuçta Allah’a ermek, ne benliği yok etmek ne de kendini silmektir. O, benliği hakikatte bağımsız görmeyip Allah’ın kudretinde bir yansıma olduğunu bilmek ve bu idrakle yaşamak demektir.