ALLAH HER YERDE Mİ?

Allah için “Bir yerdedir” diye düşünemeyiz. Bu, zatı için ne ise, sıfat, esma ve ef’ali için de aynıdır.

Rabbimiz için ise “A’ma’daydı” demek, Allah’ın sonsuz ve sınırsız esma kuvveleri biz yaratılmadan önce, bizi var eden esma kuvvelerimizin A’ma’da olduğu anlamına gelir. Yani tüm yönleriyle sonsuz ve sınırsız olan gizli hazinedeydi.

Sonsuz ve sınırsız olan bilinemez; ama terkip altına girince bilinmeye başlar. Rububiyet alanımız ve bizi var eden kombinasyonumuz, bize ve birbirimize göre zaman ve mekân kapsamına alınır. Yoksa zaten A’ma’dan görünürlüğe inmez.

İşte bu inişe “nüzul” denir; yani Rabbü’l-âleminin görünürlük alanına koyduğu mana terkipleri görünür olmaya başlar. Nüzulden önce her mana sonsuz ve sınırsız olup “A’ma”miyyeti devam eder. Şu an dahi durum aynıdır.

Örneğin nur dediğimizde, nur ismi dahi bir esma olduğundan sonsuz ve sınırsızdır; dolayısıyla A’ma’dadır. Kişiye sirayet eden ise terkipleşmiş hâlidir. Bu her özellik için aynıdır.

Onun için de kişinin terkibi altında zuhur eden hiçbir manaya özü itibariyle, beş duyusal isim veya net tanım takılamaz. Çünkü her mana senin cevherinin cevherinin cevherinin cevheridir. Sen daha birinci cevherini doğru düzgün tanımamışsın. Zaten ikinci, üçüncü, dördüncü cevherleri akılla yani beş duyu ile çözüp anlam vermen muhaldır.

Cevher, katman katman açılan bir sırdır; her katman, daha derin bir hakikate çağırır. Kul birinci cevherini fark ettiğinde yolculuk başlar; ikinci cevheri keşfettiğinde hakikat kokusu gönlüne dolmaya başlar; üçüncü cevheri gördüğünde ise dış âlemde aradığı sırların aslında içte olduğunu idrak eder. Dördüncü cevher ise kelimelerin sustuğu, idrakin boyun eğdiği bir noktadır.

Cevher katmanları açıldıkça, insan kendi hakikatine doğru bir nehrin kıyısından yürür gibi yürür; suya her baktığında başka bir kendisini görür. Bu yolculuk, dıştan içe, görünen âlemden gayb âlemine doğru açılan bir seyirdir. Hakikatin kapısı daima içeridedir; fakat anahtarı, çalışana, arayana ve talip olana verilir.

İnsan, dış dünyayı seyrederken aslında kendi iç âleminin gölgelerine bakar. Çünkü dış âlemde gördüğümüz her şey, içimizde saklı olan cevherlerin dışa vurmuş hâlidir.

İnsan kendi içine indikçe, aslında kendi içindeki sonsuzluğun ufuklarında yürüdüğünü fark eder. Zira her insan kendi içinin gökyüzünü taşır; iç göğü karanlık olanın dış göğü de karanlık görünür.

Ancak aklı imanın peşine takarsın ve akla göre bilinmez olanı aklın alanına sokarsın. Aklın alanına soktuğunda ise bu sadece sana özel olur ki gördüklerini asla görmeyenlere gösteremezsin.

Örneğin dilinin aldığı tadı sen kimseye bizzat gösteremezsin; ama dili tarif edersin ve dilin zevk duyduğu yiyecekleri tarif edersin. Adam da gider, çalışır, para kazanır ve yiyeceği alıp ağzında çiğner ve tadına ulaşır.

İşte kimseye havadan verilmez; sadece tarifi yapılır ve gerisi kişinin çalışma alanına sunulur. Zaten ayet der ki: “İnsana yalnızca çalıştığı vardır.” Er ol, çalış ve er dostum.

Allah’ı bir mekâna nispet etmek, sonsuzu dar bir kabın içine sığdırmaya çalışmak gibidir. Çünkü mekân, yaratılmış olanın ihtiyacıdır; yaratana mekân isnat etmek, O’nun ulûhiyet vasfını insanî idrak kalıplarına hapsetmek olur.

Zâtın hiçbir kayıtla sınırlanmaması gibi, esmâ ve sıfatları da hiçbir zaman, hiçbir mekânla kuşatılamaz. A‘mâ hâli ise insana kapalı, sonsuz imkânlar âlemidir; orada ne yön vardır ne de sınır…

Sadece mutlak kudretin fark edilmemiş hâli, anlaşılmamış derinliği vardır. Mana terkip hâlini alınca görünür olur; görünür oldukça kulun ruhunda sezgiye dönüşür; sezgi arttıkça kul kendi içinde saklı olan sonsuzluğun izini bulur.

İnsanın Hakikati tanıması, mekânda değil; mekânın ötesine geçen idrakle mümkündür. Zihin daraldıkça Hakikat gizlenir, kalp genişledikçe görünür. Kul gönlünü büyüttükçe, tecellinin mekânsızlığını sezmeye başlar.

“Gözler O’nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder.” (En‘âm 103) buyuran Rabbimiz, idrakimizin sınırlılığını gösterirken; Resûlullah’ın, “Allah vardı ve O’nunla beraber hiçbir şey yoktu.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 1) sözünde mekânın da zamanın da sonradan yaratıldığının ilahî bir beyanı vardır.

Mekânda arayan kaybeder; gönülde arayan bulur. Çünkü gönül, mekânsızlığın aynasıdır. Kul gönlünü temizledikçe Hakikatin nefesi onda görünür, gönül kirlenince Hakikatin ışığı orada karanlıkta kalır.

Sonsuz olanın bilinemezliği insanın acziyetinden değil, kulun idrak kabının darlığından kaynaklanır. Mana, ilahî âlemde sınırsız bir hakikat olarak dururken, kulun istidadına göre tenezzül eder; yani mana kulun kalbine uygun bir elbise giyer. Bu yüzden aynı söz iki kulağa ulaşır fakat iki ayrı kalpte iki farklı âlem doğurur. Çünkü hakikat kulağa değil, kalbe iner; kalp ne kadar saflaşmışsa nüzûl o kadar berrak olur.

Nüzûl, ilahî hakikatin kulun anlayabileceği ölçüde inişidir; kulun kaderi, aldığı nüzûlün derinliği kadardır. Kalbi paslı olanın üzerine mana damlaları düşer ama içeri işlemez; kalbi arınmış olan ise bir kelimeden bir ömürlük sır devşirir.

Rabb’imiz her şeyi bir ölçü ile gönderir; bu ölçü, kulun kabı kadar genişler. Kimi bir kıvılcım alır ve aydınlanır, kimi ise güneş doğsa bile karanlığından çıkamaz. Çünkü nüzûl, nasiple, safiyetle ve talep ile açılan bir kapıdır.

“Biz her şeyi bir ölçü ile indirdik.” (Kamer 49) ayeti, nüzûlün rastlantı değil, ilahî takdirin ince bir terazisi olduğunu bildirirken; Resûlullah’ın “Allah bir kulun hayrını dilerse onu dinde derinleştirir.” (Buhârî, İlim 10; Müslim, Zekât 100) hadisi, derinliğin kalbin nasibi olduğunu öğretir.

Yani kalbin ne kadar temizse nüzûl o kadar berrak iner; kalbin ne kadar karışıksa mana o kadar bulanık görünür. Hakikat her kapıya gelir, fakat sadece gönlünü açan misafiri içeri alır.