Kelime-i şehadet getiririz. Dikkat ederseniz, bu şart İslamın temel şartıdır. İslam ise, elle tutulur gözle görülür olandır. Yani Kelime-i şehadet yalnızca dil ile söylenen bir söz değil, hayatın içinde elle tutulur, gözle görülür hale gelmesi gereken bir ikrardır. Nitekim Kur’ân şöyle buyurur: “Kim Allah’a ve Resûlüne iman eder ve salih amel işlerse, Allah onu içinden ırmaklar akan cennetlere koyar.” (Nisâ, 122).
İşte Allah’a şahitlik ediyoruz demek, Allahın emirlerini bilfiil yaparak insanların bunu bizden görmesi olayıdır. Çünkü burada apaçık bir şehadet söz konusudur. Şahitlik, sadece söz ile değil; fiil ile, hâl ile ve ahlakla olur. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların emin olduğu kimsedir.” (Buhârî, Îmân, 4).
İşte müslüman oluyorsun demek, İslamın emirlerini yaşamında uygularken, insanlar bu yaşamına şahit oluyor demektir. Müminin hâli, başkalarına delildir. Kur’ân’da: “Böylece sizi vasat (orta yolu tutan) bir ümmet kıldık ki, insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun.” (Bakara, 143).
Allah’ı gördün mü diye sorana Allah zatıyla görünmez diyeceksin. Çünkü Allah’ın zatı idrak edilemez, O’nun hakikati mahlûkatın görmesiyle kuşatılamaz. “Gözler O’nu idrak edemez, O ise bütün gözleri idrak eder.” (En‘âm, 103). Çünkü Allah zatıyla asla görünmez ama fiiller alemindeki seyr ettiğin, onun sıfat ve esmalarının tecellileri olduğunu görürsün. Fiiller âlemi, yani kesretteki fiiller; Allah’ın kudretini gösteren bir aynadır. Güneşin doğuşu “en-Nûr” ismine, rızıkların bolluğu “er-Razzâk” ismine, kalpteki dirilik “el-Hayy” ismine işaret eder.
Allah zatıyla görünür diyen, bunu diyerek bir çok ayeti de red etmiş olur. Böyle bir iddia, Allah’ı mahlûkat gibi görmek olur ki, bu hem akîdeye hem de Kur’ân’a muhaliftir.
Hangi ayeti söylersen söyle onun malumatı geniş izaha muhtaçtır. Çünkü ayetler iki meal yapılarak anlaşılamaz kadar derindir. Âyetlerin zâhiri ve bâtını vardır. Hz. Ali (radıyallahu anh) buyurmuştur: “Kur’ân’ın zâhiri güzel, bâtını derindir. Onun acayiplikleri bitmez, sırları tükenmez.”
Her an Allah ile beraberiz. Çünkü onunla kaimiz. Bu Allah’ın rububiyeti itibarıyladır. Çünkü tüm varlığımız onun esmaları ile işaret edilen mana terkipleri ile ayaktadır. Bu, “ihsan makamı”nı hatırlatır: “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmendir; her ne kadar sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.” (Buhârî, Îmân, 37).
Ama onun melikiyet ile sen onun emrine amadesin. Onun uluhiyeti karşısında ona boyun eğmişsin. Ulûhiyet (ilâhlık) makamında tek otorite Allah’tır. “Hüküm yalnızca Allah’ındır.” (Yûsuf, 40).
Ondan başka varlık yok derler, diye tasavvuf ehlinin itham edenler vardır. Bu olay mutlak zat itibarıyladır. Çünkü onun misli dengi benzeri yoktur. O ehad ve samettir. Buradaki “yok”luk, mahlûkun kendi başına bir varlık olamayacağı gerçeğidir. Kur’ân: “De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. Doğurmamış ve doğurulmamıştır. O’na hiçbir şey denk olmamıştır.” (İhlâs, 1-4).
Tasavvuf ilminin inceliklerini bilmeyenler, kesinlikle tasavvufi yazıları okumamalıdırlar. Çünkü olayın uzandığı hakikatı bimediklerinden gafletle inkâr edebilirler. Hakikat ilmi, kalp ehline açılır. Anlamadan hüküm vermek kişiyi inkâra götürür. “Onu ancak kalplerinde eğrilik olanlar fitne aramak için tevil ederler.” (Âl-i İmrân, 7).
Ama bizler kesret aleminin içindeki ef’al alemimizde sanal benlik sahibi olarak Allah’tan ayırıyız. Biz asla Allah değiliz ve onun adına hareket etmeyiz. İnsan kuldur, Allah ise Rabdir. Vahdet-i vücûd anlayışında dahi asla kul ile Hakk özdeşleştirilmez.
Ama biz, onunla kaim olduğumuzu bilip onun adıyla hareket ederek yaşamda olduğumuzu biliriz. Bunun için de besmele ile yaptığımız fiile başlarız ki, onunla kaim olduğumuzu hatırlayalım diye.
“Bismillâhirrahmânirrahîm” demek, her işin Allah’a dayanarak başladığını ilan etmektir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Besmele ile başlanmayan her iş bereketsizdir.” (İbn Hibban).
Çünkü o yaratandır ben onun yaratılanı. Zaten zat makâmı itibarıyla düşünemiyoruz ki. Çünkü onun zatı tefekkür edilemez. Allah’ın zatı akıl ile idrak edilemez. Ancak fiilleri, sıfatları ve isimleri tefekkür edilir.
Biz ef’al aleminde var olduk. Varlığımız bilfiil hakikattir, somuttur ve gerçektir. İnsan hem zahir hem bâtın yönüyle yaratılmıştır. Varlığı Allah’ın kudretinin delilidir.
Kim ben yokum derse, o Allahın yaratım sıfatını inkâr etmiş ve dini İslamı mubinin akaidini terk etmiştir. Çünkü “yokum” diyen, Allah’ın “el-Hâlık” (yaratan) sıfatını inkâr etmiş olur. Bu da akîdenin çökmesidir.
Şirkin en büyük günah olduğunu biliyoruz. Çünkü uluhiyette melikiyette ve rububiyette yegâne kaynak olarak Allahı bilir, bu üç önemli ve temel konuda ona ortak tanımayız. Kur’ân’da: “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bunun dışındaki günahları dilediğine bağışlar. Allah’a şirk koşan, büyük bir günah işlemiştir.” (Nisâ, 48). Şirk, Allah’ın rubûbiyet (Rab oluş), melikiyet (mülk sahibi oluş) ve ulûhiyet (ilâhlık) sıfatlarını bölmeye kalkmaktır ki, tevhidin özüne aykırıdır.
Ama kesret alemindeki fiiller aleminde her bir insanı ayrı bir varlık bilir ve onun hak hukukuna riayet ederiz. Allah’ın kul hakkını ancak kulun affetmesiyle afedeceğini söylediğini biliriz. İslâm’da kul hakkı o kadar önemlidir ki, Allah bile kul affetmedikçe o hakkı affetmeyeceğini bildirmiştir.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Kimin üzerinde kardeşine ait bir hak varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı gün gelmeden önce helalleşsin. Aksi takdirde yaptığı iyiliklerinden alınır ve hak sahibine verilir.” (Buhârî, Mezâlim, 10).
Bu gerçeğe gündelik yaşamda riayet ederiz. Yani şahitlik sadece Allah’a iman değil, kul hakkına riayet etmektir. Zira iman, adaletle ve hak gözetmekle kemale erer.
Eğer fiiller aleminde kul yok ve sadece Allah var olsaydı, o zaman kul hakkı diye bir şeyde olmazdı. Bu ifade, tasavvufun yanlış yorumlarına bir reddiyedir. Hakikat şudur ki, fiiller âleminde kul bilfiil vardır ve onun sorumluluğu, hesabı ve hakkı mevcuttur.
Herkesin malı ortaktır diyen batıl zihniyetler sahih olurdu. Oysaki İslam da mülkiyet hakkı temel prensiptir. İslâm’da mülkiyet korunur. Kur’ân’da: “Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin…” (Bakara, 188). Bu, özel mülkiyetin şeriatla garanti altına alındığını gösterir.
Bizler, ef’al aleminde bilfiil var edildiğimiz için, O Allah, ben de kulum diyerek ikilik yapıp, her şey Allah’tır diyenler gibi şirke düşmeyiz. Bu, tevhidin en hassas noktasıdır. İnsan kuldur, Allah ise Rabb’dir. Tasavvufun maksadı kulun kulluğunu idrak etmesidir, “hulûl” (Allah’ın kula girmesi) ve “ittihad” (Allah ile kulun birleşmesi) gibi batıl görüşlerden korunmaktır.
Dünya yalan tek gerçek ahiret hayatı ve sonsuz yaşam diyerek, esas lezzet ve zevk yeri olarak ahireti bilip, dünyayı ahirete tarla biliriz. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Dünya âhiretin tarlasıdır.” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2/312). Dünyadaki her amel, ahirette biçeceğimiz mahsul gibidir.
Saçma sapan ruhi zevklere dalıp ibadeti terketmez, amel işler ve helal haram çizgisinden çıkmayız. Zira tasavvuf, şerîatın sınırlarını çiğnemeden yaşanan bir haldir. Hakiki zühd, ibadeti terk etmek değil, haramdan uzak kalıp Allah’a yönelmektir.
Biz dünyayı fazla ciddiye alıyoruz. Çünkü yegâne amel tarlası olarak dünyayı biliriz. Bu ciddiyet, dünyayı amaç değil vasıta görmekten gelir. Kur’ân: “Kim âhiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız; kim de dünya kazancını isterse, ona da ondan veririz; fakat âhirette onun hiçbir nasibi olmaz.” (Şûrâ, 20).
Çünkü biz Hz.Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimize iman etmişiz. O son güne kadar namaz kıldı. Vefatına bir iki gün kalana kadar da camiye gidip imamlık eyledi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, ümmetine son nefesine kadar kulluk örneği vermiştir. Bu, ibadetin ömür boyu devam eden bir yolculuk olduğunu gösterir.
Ahirete göç etmekten korkuyoruz. Çünkü tam hazır değiliz. Dünyada az daha kalıp amel etmek isteriz. Müminin bu kaygısı, kalbin diri olduğuna işarettir. Hz. Ömer (radıyallahu anh) der ki: “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.”
Evet biz bu gerçeği görmekten kaçmıyor ve gerçekle yüz yüze olduğumuz için, Allahın havfundan içimiz titriyor ve yolundan çıkmamak için gayret ederiz. Havf (korku) ve reca (ümit) arasında olmak, müminin yoludur. Kur’ân’da: “Onlar, Rablerine korku ve ümit ile dua ederler.” (Secde, 16).
Günah işlemişsek, tövbe eder ve hakka boyun eğeriz. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Günahından tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.” (İbn Mâce, Zühd, 30). Tevbe, kulun yeniden diriliş kapısıdır.
İşte biz böyleyiz. Yani hakikati inkâr etmeyen, kulluğunu unutmayan, havf ve reca ile yürüyen, tövbe ile temizlenen bir yolcu…
Ey gönül, şahitlik yalnızca dilde değil, hâlde ve ameldedir. Allah’ın huzurunda olduğunun bilinciyle yaşamak, en büyük şehadettir. Kul, daima aczini bilip Rabbine yöneldiğinde hakiki kulluğa erişir. Dünya fanidir, âhiret bakidir. Şahitliğimizi sadece kelimelerle değil, hayatımızla ortaya koymak, işte gerçek imandır.