Baktığın her yerde seyir ettiğin sadece Allah’ın nurudur. Enfus ve afakta her ne görüyorsan, sadece Allah’ın nurudur. Bu hakikati unutmadan idrak etmek gerekir. Şu hadisi şeriflere kulak verelim: “Allah nurdur, O’nun nurundan başka nur yoktur.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned). “Göklerde ve yerde O’nun izni olmadan hiçbir şey hareket edemez.” (Tirmizî, Tefsîr). Demek ki gördüklerin Allah’ın zatı değildir. Çünkü Allah’ın zatı asla ve asla tarif edilemez; ne olduğu düşünülemez, üzerinde tahayyül edilemez, mantık yürütülemez ve görülemez.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Allah’ın zatı hakkında düşünmeyin. Allah’ın nimetlerini düşünün.” (Beyhakî, Şuabü’l-İmân). Bir başka rivayette: “Sizden biri Allah hakkında tefekküre dalacak olursa, durup ‘O birdir’ desin.” (İbn Kesîr, Tefsîr). Allah kendisi gibi olan hiçbir şeye benzemez. (Buhârî, Tevhid 3).
Bilincin hangi mertebesinde olursan ol, bu hakikat asla değişmez. Gördüğü şeye Allah’ın zatı diyen, perdelenmiş ve hakikatten uzaklaşmıştır; öylece şirke bulaşmıştır. Bu yüzden “Kim bir şeye ‘Allah’tır’ derse, Allah onu o şeyle baş başa bırakır.” (Deylemî, Müsned). Ve unutma ki “Şirk, karıncanın ayak sesinden daha gizlidir.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned).
Dünya yaşantısı boyunca Allah’ın mutlak zatı maddi gözle görülemeyeceği gibi, basiret gözüyle de görülemez. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuştur: “Allah’a bu dünyada kimse bakamaz. Ancak ahirette müminler O’nu temaşa edeceklerdir.” (Müslim, İman 299). Ey Allah’ım! Sen’in cemalini cennette görmeyi bize nasip et. (Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr). Çünkü O’nun misli, dengi ve benzeri yoktur.
Görmek için mülkünden soyutlanıp dışarıdan bakmak gerekirdi; bu da mümkün değildir. Dünya gözüyle yalnızca Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Miraç’ta kab-ı kavseyn denilen yere kadar yükseltilmiş ve Rabbini görmüştür. Ondan başka hiç kimseye dünyada böyle bir lütuf nasip olmamıştır.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ben öyle bir an yaşadım ki, Rabbimi en yüce makamda gördüm.” (Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve). “Miracda Sidretü’l-Müntehâ’da, Cebrail bile bir adım atamadı. Ama ben orada da ilerledim.” (Taberânî, Kebîr). Ahirette ise her iman ehli, sahip olduğu nurunun derecesine göre Rabbini görecektir. Bu temaşa cennette gerçekleşecek, dünya hayatında bunun olması mevzu bahis değildir. “Cennetlikler Rablerine bakarlar. Nasıl ki dünyada dolunay açıkça görünürse, onlar da Rablerini öyle açıkça göreceklerdir.” (Buhârî, Tevhid 24). “Allah’ı görmek, cennetin en büyük nimetidir.” (Müslim, Cennet 22). Dolayısıyla “Ben erdim, miraç yaptım, gördüm” diyenler, ya kendilerini kandırıyorlar ya da şeytanın oyuncağı olmuşlardır.
İşte bu sebeple, kibir ve kendini üstün görme tehlikesine dikkat etmek gerekir. Çünkü “Kimin kalbinde zerre kadar kibir varsa, cennete giremez.” (Müslim, İman 147). Ve yine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah’ı görmüş gibi ibadet et; sen O’nu göremesen de O seni görüyor.” (Buhârî, İman 37) buyurmuştur.
Elbette zâtî seyrin zevkine eren kullar vardır; fakat bu asla bildiğimiz manada bir görmek değildir. Bu hâlin tarifi yoktur, lafa dökülemez. Bu hâle eren kişi zaten bunu dillendiremez; Rabbinden haya eder, secdede kalır. “Hayâ imandandır.” (Buhârî, İman 16). “En faziletli amel, gecenin bir kısmında secde ederek Rabbine yaklaşmandır.” (Tirmizî, Deavât 97).
Zati seyrin zevkine erenler bizim gibidir; yer, içer, konuşur; ama sen onları tanıyamazsın. “Nice saçı başı dağınık, kapıdan kovulan kimseler vardır ki, Allah katında çok makbuldür.” (Tirmizî, Zühd 38). “Allah tevazu sahiplerini yükseltir.” (Müslim, Birr 58). Buna rağmen, bu seyre erdiğini iddia edip aslında eremeyenlere müşrik demek kadar da basiretsizce bir söz olamaz. Dahası, birilerine “IQ’sü düşük” deyip hakaret etmek, kibrin en üst seviyesidir ki kişiyi “esfel-i sâfilîn”e hapseder. Bu yüzden Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kibirlenmeyin. Çünkü kibir sahibini cehenneme sürükler.” (Buhârî, Edeb 61) buyurmuş, ayrıca “İnsanların en şereflisi, Allah’tan en çok korkandır.” (Buhârî, Tefsir 49) demiştir.
Unutma ki senin küçük gördüğün bir kul, zati seyrin zevkine mazhar olmuş olabilir. O zaman hızırından mahrum kalırsın. İrfan ehli demiştir ki: “Karşına çıkanı Hızır bil.” Yolları kolay olsun dilerim. Çünkü “Müminin ferasetinden sakının; o Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsir 15). “Allah’ın veli kulları vardır; onları gören Allah’ı hatırlar.” (İbn Hanbel, Zühd 24). Velhâsıl, seyir ettiğimiz her şeyde asla zâtı değil, Allah’ın nurunu müşahede etmekteyiz. Bu hakikati unutmadan, tevazu ile secdeye kapanmak ve kulluk bilinciyle yaşamak gerekir.
Çünkü nurun ardında gizlenen sır, kulluğun özü ve tevazunun şifasıdır. O nur, gönüllerde açıldıkça insan, kendi aczini ve hiçliğini daha derinden fark eder. Gerçek ilim, bilmeyi bırakıp bilinene yönelmektir. “Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf, 110). Hakikat ehlinin yolunda ilerlerken uyarı da açıktır: Kendini büyük gören, başkasını küçük gören nurdan perdelenir. Çünkü gerçek seyir, secdede gizlidir; orada kul, Rabbine en yakın hâle gelir. “Secde et ve yaklaş.” (Alak, 19). İşte yaklaşmanın yolu budur: Nurda fani olmak, kullukta baki kalmaktır.