127) VAR OLDUK NURUNDAN İLMİNDE İLMİYLE

Varlığımızın mahiyeti ve Allah’ın mutlak zatıyla ilişkisi üzerine birkaç satır yazalım… çünkğ insanın en temel sorusu budur: “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum?” Cevap, “Allah’ın ilminde ilmî bir suret olarak var oldum” hakikatidir. Varlık bir gölge, asıl olan ise Allah’ın zatıdır.

Bizim varlığımız Allah’ın mutlak zatının ne içindedir, ne de dışındadır. Çünkü O, mekân ve cihetten münezzehtir. Kur’an buyurur: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işiten ve görendir.” (Şûrâ, 42/11). Bu sebeple insan, varlığını O’nun zatıyla kıyaslayamaz. Zira senin varlığın bir aynadır. O aynada parlayan ise Hak’tır. Sen aynaya sahip çıkma; aynada parlayana yönel.

Allah’ın mutlak zatı ne bizim içimizdedir, ne de bizim dışımızdadır. “İç – dış” kavramları mahlûka aittir. O’na nispet edilemez. Kur’an: “Şüphesiz ki Allah her şeyi ilmiyle kuşatmıştır.” (Talâk, 65/12). Demek ki Allah, ne içimizde sınırlıdır, ne de dışımızda uzak. O, “bizden bize daha yakın”dır (Kaf, 50/16). Ama bu yakınlık mekânla değil, ilim ve kudretle olur.

Bu tabirler, biz ile Allah veya Allah ile biz, münasebetini düşündüğümüzde düşerler. Aradaki nisbet, mutlak kudretin ilminden bize yansıyan varlıkla ilgilidir; zatıyla değil. Burada tevhid sırrı parlıyor: Zat ile mahlûk arasında “ayn”lık da yok, “gayr”lık da yok. Bu yüzden Hak ârifleri “Ne O’dur, ne de O’ndan gayrıdır” demiştir.

Olay şu… Hu adıyla işaret edilen mutlak zat, kendi zati nuruna temaşa etti. “HU” işareti, zatın bilinmezliğini ifade eder. Büyükler demişlerdir: “HU denildiğinde akıl susar, kalp hayrete dalar.” “HU” zikri, kalbi Hakk’a odaklayan en derin zikirdir. Çünkü tüm isimlerin ötesinde, zatın saf işaretidir.

Nur diyoruz veya ilim diyoruz, çünkü başka türlü izah edilecek bir kavram yoktur. Hadiste: “Ben gizli bir hazine idim; bilinmeyi istedim, mahlûku yarattım.” (Keşfu’l-Hafâ, 2/132, hadis no: 2016). Nur, bu “bilinme” tecellisinin ismidir. İnsanın yaratılışı da bu “bilinme” sırrına bağlıdır. İlimde suret olduk, bilinmede ayna olduk.

İşte bu nurda sayısız anlam içeriği ve sonsuz şekilde mevcuttur. Kur’an buyurur: “Rabbimin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsa ve bir o kadarını daha katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden önce deniz tükenirdi.” (Kehf, 18/109). İşte bu yüzden her nefeste yeni bir tecelli vardır. Çünkü Allah’ın ilminde bitmeyen açılımlar vardır.

Şimdi de öyledir ve hep öyle olacaktır. Allah’ın kelimeleri, yani ilminin açılımları sonsuzdur. İşte bu nurdan bir tutam aldı. Yoğunluğunu düşürdü. Ve bu nura Nuri Muhammedi dendi. Zira evvelce yaratılan, Nûr-i Muhammedî’dir. Âlemler onun nurundan dallandı. Nûr-i Muhammedî, yaratılışın çekirdeğidir. Her varlık ondan süzülmüş, her hakikat onda düğümlenmiştir.

Yani tüm özelliklerinden etkileşim oluşturup seyrini dilediği övülmüş nuru oluşturdu. Bu nur, “övülmüş hakikat”tir; ilahî kudretin ilk tecellisidir. Sonra tüm âlemleri ve alem içre alemleri bu nurdan var etti.

Kur’an buyurur: “Biz sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn, 23/115). Yaratılışın her zerresi bu nurdan süzülmüştür. Zira her zerrede Muhammedî nur vardır. O nurla var olduk, o nurla Hakk’a döneceğiz.

Hz.Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu nura tam ayna olduğu için de, adı Muhammed oldu. Hadiste: “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2/164, hadis no: 2123). Bu işaret, onun bu nurun en kâmil aynası olduğunu gösterir. Efendimiz (s.a.v.), varlık aynasının en saf ve en parlak halidir. Bizim yolumuz da onun nuruna ayna olmakla güzelleşir.

Yani adını Nuri Muhammedî’den aldı. Her birimizin varlığı dahi bu Nuri Muhammedî’den var olmuştur. İnsan hakikatiyle bu nurdan pay almıştır; varlığının aslı oradadır. İnsanın hakikati, Muhammedî nurdandır. İnsanı sevmek, aslında o nuru sevmektir.

İşte bu nur Allah’ın zatından ayrıdır. Ama bu nur Allah’ın zatıyla kaimdir. Zat ile nur arasındaki ilişki “ne ayn, ne gayr” prensibiyle anlaşılır: Ayrı da değildir, zatın ta kendisi de değildir. Bu ince sır, aklın kavrayamayacağı ama kalbin sezebileceği bir hakikattir.

Bu nurun keyfiyetini de asla bilemeyiz. Çünkü zatın yansıyan nurudur. Dengi misli benzeri yoktur. Kur’an buyurur: “Hiçbir şey O’na benzer değildir.” (Şûrâ, 42/11). Her tecelli O’ndan ama O değildir. Her varlık O’nun nuruyla parlar, ama zatına perde olamaz.

Bu nur, zatın dışındadır veya zatın içindedir de diyemeyiz. Çünkü Allah mekân ve yön ile kayıtlanmaz. Nur, mekânın değil ilmin tecellisidir. İdrak eden, “ne içte, ne dışta” der. Çünkü Allah mekânın değil, mekânın da Rabbidir.

Olayı somutlaştırmak için şöyle bir örnek vereyim. Siz bir limon düşünseniz, bu limon ne sizin içinizdedir, ne de sizin dışınızdadır. Sizin düşünce alanınızdadır. Tüm varlık da böyledir: Allah’ın ilminde ilmî birer surettir. Biz, Allah’ın ilminde şekillenmiş hayaller gibiyiz. Ama o hayaller, kudretin tecellisiyle varlık sahnesine çıkmıştır.

Limonun şekil ve kıvamı da, daha önce hafızanıza giren limonlara şekillenir. Yani veri tabanınızdaki ilme göre şekillenir. Bizim bilgimiz sınırlı hafızadan şekillenirken, Allah’ın ilmi sonsuzdur ve kayıtsızdır. Bizim bilgimiz sınırlıdır; Allah’ın ilmi sınırsızdır. İşte kulluğun temeli, bu farkı bilmek ve teslim olmaktır.

Allah ise, tüm ilmi kendindendir ve sıfırdan oluşturur tüm var ettiği halkını. “O, bir şeyi dilediğinde ona sadece ‘Ol’ der, o da oluverir.” (Yâsîn, 36/82). Yaratılış, ilahî “Ol!” emrinin akislerinden ibarettir. Her nefesimiz, bir “Ol!” yankısıdır.

Böylece anlıyoruz ki: Biz, O’nun ilminde ilmî suretlerle var olduk. Varlığımız, gölge bir benliktir. Asıl olan, Allah’ın zatı ve ilmidir. İdrak eden kullukta sabit olur, şirkten arınır, marifetullah yolunda ilerler.

Manevi derinlik işte burada saklıdır: İnsan kendi gölge benliğini fark ettiğinde, hakiki varlığın Allah’ın nuruna bağlı olduğunu idrak eder. O vakit şirkten arınır, kullukta istikamet bulur. Rehberlik budur: Efendimizin yoluna sarılmak, zikri ve tefekkürü terk etmemek, her anı Hakk’a yönelmek.

Varlığımızın özü, Allah’ın ilminde birer ilmî suret olmaktır. Bunu bilmek, insana hem tevazu hem de şuur kazandırır.

Tevazu kazandırır; çünkü gölge olduğumuzu biliriz. Şuur kazandırır; çünkü her an ilahî nurun yansımasıyla kaim olduğumuzu idrak ederiz. Yolumuz, bu idrakle yürüyüp, Muhammedî nura ayna olmaktır. İşte marifetullahın hakikati budur.

Yorum yapın