Aşk kavramının konuluş amacı, birinin kendisini birinde yok etmesi anlamını taşır ki bu muhaldir. İşte gerçek anlayışı idrakimize sergilemek için bazen kullanımda olan kavramı terk etmek gerekir. Çünkü beyin, o kavramla ilgili kendisinde bir kilit oluşturmuştur. Sen tedavüldeki kavramı kullandıkça, beyin kilidi önüne koyar ve sıçramayı engeller.
İşte Âdem ile Havvâ cennet yapraklarıyla benliğini örttüler ama çare olmadı. Çünkü artık cennetin kudret yaşamı son bulmuş ve dünyanın kayıtlı ve sebebe binaen oluşan yaşamı başlamıştı.
Burada “aşk” kelimesini özellikle masaya yatırıyorum. Çünkü bu kelime tarih boyunca “birinin kendisini birinde yok etmesi” anlamını yüklenmiş. Bu mânâ, kul-Rab ilişkisine taşındığında, itikadî bir bulanıklık oluşturuyor.
Ben, “Maksat yok olmak değil; Allah ile var olduğunu idrak etmek.” derken, bu eski kalıbı kırmak istiyorum. Kavram, kendi taşıdığı yükle birlikte zihne bir kilit koyuyor. Sen her “aşk” dediğinde, bilinçaltın “kendimi onda yok edeceğim.” kalıbını çağırıyor.
Hâlbuki ben “kendimi Allah’ta yok ettim.” dediğimde bile, “ben” diyen bir dil var orada. İşte bu inceliği fark etmeden aşkı yüceltmek, zihni de kalbi de sıkıştırıyor.
Bazen hakikate yürümek için, sadece duyguları değil, kelimeleri de değiştirmek gerek. Çünkü beyin, her kelimeye bir dosya açar. Sen “aşk” deyince, o dosyada ne biriktiyse hepsi aynı anda açılır: Şiirler, şarkılar, filmler, hayaller, eski tecrübeler…
Ben bu dosyayı hakikatle dolduramadıysam, kelimeyi kullandıkça, kendime yeniden ve yeniden aynı kilidi takarım. Onun için diyorum ki: “Bazen kavramı terk etmek, hakikati terk etmek değildir; bilakis hakikati kurtarmaktır.”
Âdem ile Havvâ’nın cennet yapraklarıyla benliklerini örtmelerini de bu çerçevede okuyorum. Onların örtünme çabası, cennetin kudret boyutundan, dünyanın sebep-sonuç kayıtlarına inişin habercisiydi. Cennet yaprağıyla örttüklerini sandılar; fakat artık sahne değişmişti.
Kudret âleminden, kesret ve sebep âlemine geçilmişti. Ben de aşk kelimesiyle benliğimi örttüğümü zannedersem, aslında yeni bir kayıt zeminine adım atmış oluyorum. “Aşka erdim, fenâ oldum.” diye süslediğim yer, belki de dünyaya inişimin, nefsime saplanışımın yeni perdesidir.
Cennetin kudret yaşamı bitti, dünya şartları başladı; yani artık her şey sebebe bağlandı. Bu, benim için şu demek: Hakikat yolculuğunda duygunun kudreti yetmez, sebep olarak ilim, akıl, amel, edep devreye girmek zorunda.
Aşk kelimesiyle kendimi sarhoş ettiğim yerde, sebep dilini unutursam, dünya imtihanında takılırım. Bu nedenle aşkı, sebebi iptal eden bir kudret gibi değil; benliğin üzerindeki eski yaprakları kaldırıp, yeni bir kavram berraklığına çağıran bir işaret olarak görmek istiyorum.
Sonuç olarak kendi nefsime diyorum ki: “Aşk kelimesine mahkûm olma. Eğer bu kelime zihninde kilit olduysa, onu bırakmaktan korkma. Çünkü maksat kelimeyi kurtarmak değil; hakikati açmaktır.
Bazen ‘aşk’ demeyi bırakıp ‘muhabbetullah’ demek, zihnindeki kilidi kırar. Bazen ‘fenâ oldum’ demek yerine, ‘Allah ile var olduğumu anladım.’ demek, seni emanetine daha sadık bir kul yapar.
Âdem ile Havvâ’nın cennetten dünyaya inişini okurken, kendi inişlerini de gör: Nerede yaprakla benliğini örtüyor, nerede hakikati çıplak görmekten kaçıyorsun, buna dikkat et.”