170) İNSAN; VAR MIDIR?, YOK MUDUR?

Yaşam alanımızda insana “yoksun, hiçsin” denilerek ve bu zihnine kodlanarak kendisine zulüm edilir. Bil ki yoktan var edilen her bir varlık asla yok olmaz ve yok değildir. Çünkü her şey O’ndan gelmiş olup, O’nunla kaim olarak O’na döner.

İnsan, hakikatte yokluk değil, Allah’ın kudret eliyle var edilmiş bir tecellidir. Kur’an’da “Biz sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Müminûn 115) buyurulması, insana yokluk vehmini değil, varlığının hikmetini hatırlatır. “Sen hiçsin” denildiğinde kast edilen, kendi başına varlık iddiasını bırakmandır; yoksa sen, O’nunla kaim olduğun için asla yok değilsin.

Her bir varlık gibi insan da yok değildir. Varlıklar, Allah’ın mevcudiyetiyle değil, Allah’ın mevcudiyetinin gizli hazinesinden fiile çıkartarak yani yoktan var etmesiyle gölge vücutlar giydirilmiştir. Yani vücudumuz asli değil arizidir. Asli vücut sadece Allah’a aittir. Zira kıdem ve beka Allah’ın zâtî sıfatları iken, insan evvel ve âhir sıfatları ile muttasıftır. İnsan da her bir şey gibi yoktan var edildi.

İnsanın bedeni arizi, varlığı ise Rabbin yaratım tecellisidir. Kalb gözüyle bakan, vücudunun gölge bir varlık olduğunu idrak eder. Kur’an’da “O, bir şeyi dilediği zaman, ona sadece ‘Ol!’ der, o da hemen oluverir” (Yâsîn 82) buyrulması, varlığımızın kaynağının biz olmadığını, Allah’ın mutlak kudreti olduğunu gösterir. Bu idrake eren kişi, kendini yok saymaz, varlığını da kendine mal etmez; tüm varlığını Rabbine teslim eder.

Mutlak Zât’ın kendi zâtî ilminde seyir edilmek isteği sonucu ef’âl âlemini sıfat ve esmâ kuvvelerinin sonucu olarak seyir ediyordur. Var edilenler Allah’ın zâtıyla ve heyûlâdan olacak bir tarzda var değillerdir. O sadece bir şeyin olmasını irade ederse, “Kün” emriyle varlık âleminde istediği şeyi kuvveden fiile çıkarır.

Güneşi görmeyen gölgeye takılır. Varlık gölgedir, güneş ise Allah’ın zâtıdır. Gölgeyi yok saymak mümkün değildir; ama gölgeyi güneş zannetmek de şirktir. Kur’an’da “Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şey üzerinde vekildir” (Zümer 62) buyrulur. İşte bu nedenle insanın asıl varlığı, Rabbinden geldiğini ve yine O’na döneceğini bilmektir.

Her varlık O’nun nurundan varlığını aldığı için de, hammadde diyeceğimiz tarzda öz cevheri var olduğu hâlde, kendisi var edilmemişti; sonradan yaratıldı. Bir örnek vermek gerekirse: 10 yaşında olan bir ağacı düşünelim. Bu ağaç 10 yıl önce yoktu. Ama ağacın hammaddesi olan mineral, protein ve özler toprakta saklıydı. Çiftçi istedi ki, topraktaki o saklı cevherler seyredilsin. Tohum toprağa ekildi ve saklı cevherler gün yüzüne çıktı. Ama o ağaç daha önce yoktu ve yaratılmamıştı. Ağacın seyrinin isteği ve gerekli tohumun ekilmesiyle o ağaç var edildi.

Bu misal, insanın ve âlemlerin yaratılışını anlamamız için verilmiştir. Ağacın tohumu ekilmeden var olmadığı gibi, insan da Rabb’in “Ol” emriyle varlık sahnesine çıkmıştır. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim ve mahlûkatı yarattım” sırrı, insanın da o hazineyi açığa çıkaran bir tecelli olduğunu gösterir.

Ağacın mineralleri toprakta saklıydı diye ağacın daha önce var olduğunu kimse iddia edemez. Elbette hammaddesi vardı ama kendi yoktu. Şimdi bu örnek üzerinden âlemleri düşünelim: Tüm âlemleri var eden nur ve ilim elbette vardı. Ama varlıkları var edecek şekilde bir araya cem edilmemişlerdi.

İşte bu nur ve ilim Allah’ın gizli hazinesiydi. “Ol” dedi, oluverdi. Yani tüm varlıklar bir özden, bir kaynaktan var edildi. Ama var edilmeden önce de âlemler yoktu.

İşte insanın yokluk vehmi, hakikatte varlıkla olan bağını unuttuğunda ortaya çıkar. İnsan kendi varlığını Rabbinden bilir ve yokluk vehmine düşmezse, kalbinde huzur bulur. “Nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir” (Hadîd 4) ayeti, bu hakikati kalbe mühürler. İnsan yok değildir, bilakis Allah’ın kudretiyle var edilmiş ve O’na dönecek bir emanettir.

İnsanın varlık hakikati, kendi başına asli bir kudret taşımadığını bilmesinde gizlidir. Kul, varlığını Rabbinden bilir, yokluk vehmine düşmez ve gölge vücut olduğunu idrak ederse teslimiyetle yürür.

Kur’an okumak, zikri dilinden düşürmemek, nimete şükretmek ve musibete sabretmek bu idraki canlı tutar. İnsanın görevi, kendi varlığını Rabbine emanet ederek kulluğunu idrak etmek ve “Allah’a aitiz ve yine O’na döneceğiz” şuuruyla yaşamaktır.

Yorum yapın