Allah hiçbir kulundan tecelli etmez. O’nun mahlûk üzerinde tecelli ettiği zannı, gafletin ve yanlış anlayışın ta kendisidir. Bizler Allah’ın kullarıyız; Allah ise ezelî ve ebedî, mutlak varlıktır. Bizdeki tüm manalar O’nun kudretiyle yaratılmıştır, fakat asla “Allah’ın kendisi” değildir. O, Allahu Ekber’dir; insan ise O’nun dokundurduğu mana terkibinden, ruhundan üflenmiş bir nefes ile sanal benlik verilmiş bir kuldur.
Eğer Allah bizden “tecelli etseydi”, o zaman bizim varlığımız da vacip olurdu. Oysa vacip varlık yalnızca Allah’tır. Bunun için “Allah’ın bizden tecelli ettiği” iddiası, ilahî hakikate bütünüyle muhaldir.
İnsanın hakikati, “HU adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in seyir mahallidir. Allah kendi zat, sıfat, esmâ ve ef’âlini seyrettiği gibi, insana halifelik vermiş; insanı da kendi esmâ ve sıfatlarının tecellilerini seyredebilecek bir varlık kılmıştır. Ancak bu seyir, Allah’ın insanda fânî olması veya insandan tecelli etmesi değildir. İnsanın zatı, Allah’ın zatı değildir; insana verilen nefes ile ona “lahûtî seyrin” imkânı bağışlanmıştır. Fakat bu, onun varlığının “zatî olduğu” anlamına gelmez; bilakis ona üflenen ruhun lütfu ile kazandığı bir şereftir.
İşte bu ruh meleklerde bulunmadığı için, onlar Allah’ın halifesi olmadılar. Ruhun insana üflenmesiyle, insan için bir “sanal benlik” meydana geldi. Böylece insan, mutlak hüviyet için bir seyir alanı oldu; fakat bu, Allah’ın bizden tecelli ettiği değil, insana verdiği ruhun taşıdığı manaların zuhur ettiği bir hakikattir. Allah’ın kulu olarak varız; asla ve asla O’nun tecelligâhı değiliz.
Fakat Rabbin tecellisi kula görünür olabilir. Çünkü kulun Rabbi, kendi yapısını oluşturan esmâ terkibidir. Bu sebeple kişi, Rabbi’nden gelen tecellileri hissedebilir; ama bu, Allah’ın zatının ona indiği anlamına gelmez. Bu tümüyle yaratım tecellisi ile ilgilidir. Buradaki farkı gözetmeyen Hristiyan alemi, Hz. İsa’yı (aleyhisselâm) Allah’ın oğlu sandı. Dalalette olan bazı fırkalar ise bazılarını “küçük Allah” derecesine yükselttiler ve şirke battılar.
Oysa gerçek tevhid, Allah’ı mahlûktan ayrı bilmek, mahlûku O’na kul olarak görmek ve tecelli kavramını esmâ mertebesinde anlamaktır. Nitekim Kur’an’da Rabbimiz: “De ki: O Allah’tır, bir tektir. Allah Samed’dir. Doğmamış ve doğurmamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi değildir.” (İhlâs, 1-4) buyurmuştur.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de şöyle buyurur: “Allah vardı, O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 1) Yine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Allah Teâlâ’nın büyüklüğüyle kullarınızı ölçmeyiniz. Çünkü Allah, düşündüğünüzden de yücedir.” (Ebû Dâvud, Sünnet 19) Bu hadisler bize gösteriyor ki Allah, mahlûkatla kıyaslanamaz, onda tecelli etmez; kullarına ihsan ettiği esmâ tecellileri ise zatının yansıması değil, kudretinin eserleridir.
Ey kardeşim! Allah’ın zatını mahlûk ile karıştırma. O’nun büyüklüğünü insana indirgeme. Unutma ki biz kullarız, O ise Rabdir. İnsanda görülen güzellik, hikmet, kudret veya nur; Allah’ın zatı değil, O’nun esmâ ve sıfatlarının bizde oluşturduğu yaratım şeklinde yansımasıdır. Bu ince çizgiyi kaybedenler ya Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu sandılar ya da bazı velileri “küçük tanrı” derecesine çıkardılar. Şirk batağı işte buradan doğar.
Hakikat ehlinin yolu nettir: Kul, kuldur; Rab, Rabdir. Bizler ruhundan üflenmiş nefesle şeref bulduk; ama bu, asla Allah’ın içimizde “tecelli ettiği” anlamına gelmez. Kul, Allah’ın kulu olmakla şereflenmiştir. İşte gerçek aşk, işte gerçek tevazu budur.
Allah’tan tecelli eden bir mahlûk yoktur; O’ndan gelen yalnızca esmâ terkibinin bizde oluşturduğu dokuma ve nakış şeklindedir. Biz kuluz, halifeyiz, Rabbimizin lütfuna muhtaç varlıklarız. Hakikati inkâr edenlerin düştüğü yanılgıya düşmeyelim.
Allah’ın büyüklüğünü mahlûkta arayan yanılır. Allah, tecelli ile insanda belirmez; bilakis insana ihsan ettiği esmâ ile kendini tanıtır. Bize düşen, bu hakikati kavrayıp tevhidin yolunda dosdoğru yürümektir.
Velhâsıl, Allah’ın insandan tecelli ettiğini iddia etmek büyük bir sapmadır. Hakikat şudur ki: Biz O’nun kullarıyız; sonsuzluk bakışını bizde ortaya çıkaran bir ruh bize üflenmiş, esmâ terkibi ile bir katre nur olan varlığımızı şekillendirmiş varlıklarız. İnsanda görünen şey Allah’ın zatı değil, O’nun esmâ ve sıfatlarının yaratım yansımalarıdır. Asıl tevhid, bu çizgiyi korumaktır.