Önce aşk konusuna az değinelim, sonrada miraç konusuna dokunduralım. İnsanlık literatüründe elbette aşk vardır. Ama İslam’ın literatürde ise, olay TEVEDDÜD tür. Birbirini Allah için sevmektir. Aşk ise tek yönlü bir bağlanıştır. Bu tek yönlüde öyle bir bağlanmaktır ki, aklı ve imanı devre dışı ediştir. Meczup ve metfun olmaktır.
Burada farkı iyi anlamak gerekir: aşk, insani tecrübede vardır, fakat İslam’ın ölçüsü teveddüddür. Çünkü aşk çoğu zaman aklı örter, imanı perdeleyebilir. Oysa Allah, “Aklınızı kullanmaz mısınız?” (Bakara, 44) buyurarak aklı korumayı emretmiştir. Teveddüd ise aklı ve imanı içinde barındırır, kişinin kalbini sağlamlaştırır.
Marifet yolunun yolcusu bilir ki, İslam’da hakikat akılla beraber yürünür. Aşk, aklı iptal ederek kişiyi seraplara sürüklerken, teveddüd aklı kalbe indirerek kişiyi hakikate taşır. Aşk tek yönlüdür, kulun kendini yok etmesi üzerine kuruludur; teveddüd ise karşılıklı bir rızadır, kul Allah’tan razı olur, Allah da kulundan.
Eğer ki âşık olan mecnun ve metfun olmamışsa, zaten bir kere aşık değildir. Kendisini aşk aşk diye diye avutuyordur. Akıl ve iman devre dışı kalıp kişi kendisini Karşı tarafta yok ediyorsa, ortada aşk vardır. Yoksa aşk yok aksine kendisini aşk diyerek avutma vardır.
İşte bu noktada kişinin kendisini kaybetmesi, aşk diye yorumlanır. Fakat hakiki marifet, kaybolmak değil, Hakk ile kaim olmaktır. Gerçek aşk akılsızlık değil, idraktir. “Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzerinde yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler.” (Âl-i İmran, 191) ayeti, akıl ve tefekkürün sürekli devrede olması gerektiğini gösterir.
Aklın ve imanın gittiği yerde hakikatten söz edilemez. Çünkü Allah, insana aklı bir emanet olarak verdi ve onu korumayı emretti. Akılsız bir teslimiyet, aslında nefse teslimiyettir. Bu yüzden İslam aşkın iptali yerine teveddüdü koydu; çünkü teveddüd kulun kulluğunu bilen, sınırını gözeten ve aklını muhafaza eden sevgidir.
İşte İslam bunu bize demiyor ve bizden bunu istemiyor. İslam’daki TEVEDDÜD tür. Bu kullar arasında olduğu gibi, kişi ile Allah arasında da oluşur. Allah-ü Teala’nın da seveceğini Rabbimiz kudsi hadiste şöyle belirtiyor; “Sırf benim için birbirini seven, benim rızam için toplanan, benim rızam uğrunda birbirini ziyaret eden ve sadece benim rızam için sadaka verip iyilik edenler, benim sevgimi hak ederler.”
“Benim rızam uğrunda birbirlerini sevenler için peygamberlerin ve şehitlerin bile imreneceği nurdan minberler vardır”. Bu hadis bize gösterir ki, sevgide ölçü Allah için olmaktır. Bu sevgi insana kulluk değil, Allah’a kulluk getirir. Çünkü Allah için sevmek, kişiyi kullara esir olmaktan kurtarır.
Burada işaret edilen sevgi, aşırılıktan arınmış, dengeye oturmuş bir sevgidir. Bu sevgi, Allah için sevmektir; kulun gönlü bu sevgiyle dolduğunda, yaratılanı yaratandan ötürü sever, asla zulme ve kırmaya yönelmez. İşte bu hal, gerçek marifetin kokusunu taşır.
Bakın hadisi şeriflere, işte birbirini Allah için sevmek ve Allahın kulunu sevmesinden bahseder. Burada metfunluk yok, aksine kendini biliş vardır. Demek ki akıl ve iman devrede olur. Çünkü İslam aklın korunmasını emreder. Aklı götüren her şeyi de yasak eder. Ha sen psikolojik olarak kendini adapte edip aklını kaybettin, ha madde kullanarak kaybedip sarhoş oldun. Akıl gittikten sonra, başı boş olursun. İşte bu vaziyet İslam’da yoktur.
“Allah aklı zayi eden her şeyi haram kılmıştır.” denilmiştir. Çünkü akıl, iman nurunun tecelli ettiği yerdir. Sarhoşluk hali, aşkın adı altında olsa bile, hakikatte insanı hak yolundan alıkoyar. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur” ayeti, işte bu noktada hakikati bildirir. Zikir akılla birlikte yapılan bir ibadettir. Aşkın meczup hali zihinleri karıştırırken, zikrin teveddüd hali kalbi arındırır. Böylece kul hem aklını hem imanını kaybetmeden Rabbine yönelir.
Gene tekrar edeyim, aşk yoktur demiyorum. Aşk vardır ama İslam’ın benimsediği TEVEDDÜD tür. Teveddüd dönüşen muhabbettir. Muhabbet, teveddüde dönüşünce kulluğu besler, kişiyi Hakk’a yakınlaştırır. Aşk ise çoğu zaman bir nefsani yöneliş olup kişiyi kendine hapsetme tehlikesi taşır. Teveddüd ise “Ben sevdim çünkü Allah sev dedi.” şuurudur.
Muhabbet, aşktan farklıdır. Aşk tek yönlü bir yanışken, muhabbet karşılıklı bir alışveriştir. Muhabbet, ilahi bir bağdır; kul Rabbine yönelir, Rabbi de kuluna rahmetiyle yönelir. İşte bu yüzden aşkın tek taraflı ateşi yerine, muhabbetin dengeli nuru tercih edilmiştir.
Teveddüd kul ile Allah arasındaki sevgiye de deniliyor. Raziye ve marziye nefs basamaklarında oluşan ihtişama denilir. Bunlar nefsin kendisini tanıma yolundaki beşinci ve altıncı kademelerdir. Kul Allah’tan razı olur, Allah da kuldan razı olur. “Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu, Rabbinden korkan kimseler içindir.” (Beyyine, 8) ayeti, teveddüdün zirvesini gösterir. Burada sevgi, akıl ve imanla yoğrulmuş bir teslimiyettir.
Bu rıza hali, aşkın bitip muhabbetin başladığı noktadır. Kul, Allah’tan gelen her şeye teslim olur, Allah da kulunu rahmetiyle kuşatır. Bu hal, fenadan bekaya geçişin anahtarıdır. İşte kul, VEDUD zikriyle bu iki makamın zikrini yapmış olur. VEDUD zikri birinci esma grubunun zikirleri içindedir. Günlük üç yüz defa okunması tavsiye edilir.
Vedud ismi, sevginin hakiki kaynağının Allah olduğunu bize hatırlatır. Bu isimle zikreden kalp, sevgisini sahte bağlardan kurtarıp hakiki adrese yöneltir. Vedud isminin zikri, kalpte muhabbeti diri tutar. Bu zikirle kul, Allah sevgisini kalbine işler, aklına rehber kılar. Böylece aşkın sarhoşluğu değil, muhabbetin hikmeti kazanılır.
Miraç da Cebrail meleği geride kalıyor. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz ile Allah arasındaki yakınlığa hiçbir varlık eremedi. O müthiş sevgiye ve yakınlığa hiçbir kul şahitlik edemedi. O yakınlığa dünya gözüyle hiçbir varlık ulaşamadı.
Miraç, insanlık için en büyük şereftir. Çünkü Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, kulluğun en yüksek mertebesinde Allah’a yakınlık elde etti. Bu yakınlık, aklın kaybı değil, aklın kemaliyle yaşandı.
Miraç, teveddüdün zirvesidir. Aşkın sarhoşluğu değil, muhabbetin bilinçli yakınlığıdır. Cebrail’in bile “buradan öteye gidemem” dediği yerde, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz akıl, iman ve teslimiyetle Rabbine yaklaşmıştır.
Miraçta KABI KAVSEYN hali yaşanılıyor. Yani iki kaşın yakınlığı kadar bir yakınlıkla Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz Allah’a yaklaşıyor. Hani bazıları miraca aşk hali derler ya, onlar yanılıyorlar. Eğer miraçta aşk olsaydı, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz Allah’ta yok olurdu ki, bu da muhaldir.
Miraç, aşk sarhoşluğu değil, şuurun kemalidir. Çünkü Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Allah’a yaklaşırken kendini kaybetmedi, bilakis en yüksek idrakle seyretti.
Kab-ı Kavseyn, insan aklının kavrayamayacağı bir yakınlıktır. Ama bu yakınlık fenâ fillâh gibi yok oluş değil, bilinçli bir huzurdur. Miraçta aşkın yanışı değil, marifetin idraki vardır. Bu idrak, kulun varlığını yok etmeden Rabbine en yakın durabilmesidir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz Allah’a iki kaşın yakınlığı kadar yaklaşıyor, ama Allah’ta yok olmuyor. Kendi sahip olduğu yani kendisine verilen benlikle huzurda oluyor. Öylece seyri kendi adına yapıyor. Bu bize gösterir ki, kulun Allah huzurundaki en büyük makamı, kendi kimliğiyle Allah’a kulluk etmesidir. Fena değil, beka asıldır.
Bu bize şunu öğretir: Allah kulunu yok etmez, kulunu kul olarak huzuruna alır. Çünkü kulluk, varlığın silinmesiyle değil, varlığın Rabbini tanımasıyla kemale erer. Miraç, yok oluş değil, bilinçle varoluşun en şerefli noktasıdır.
Miraçta bu ümmete farz edilen elli vakit namaz vardı. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz namazların vakitlerinin indirilmesi için Musa makamından insanlık içgüdüsünü seyir ederek durumu Allah’a arz ediyor. Burada Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz semalar arası gelip gitmiyor. Allah’ın huzurunda makamlar arası seyr ediyor.
Miraçta akıl, iman ve bilinç hep devredeydi. Eğer aşk hali olsaydı, Hz. Peygamber ümmet için şefaatte bulunamaz, kıyas yapamazdı. Ama O (sallallahu aleyhi ve sellem), ümmetini düşünerek Rabbine arz etti. Bu aklın ve merhametin zirvesidir.
Miraçta yaşanan bu namaz indirilişi, aşkın iptali yerine aklın, hikmetin ve ümmet kaygısının işlediğini gösterir. Eğer bu bir aşk hali olsaydı, ne kıyas olurdu ne de ümmet adına talepte bulunulurdu. Miraç, aklın kalple birleşerek Allah’ın huzurunda hikmetle konuşmasıdır.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz makamı mahmud sahibi olduğu için, insanların sahip olduğu tüm var oluş basamaklarını seyir ediyor. Öylece tüm alemleri seyrine alıyor.
Makam-ı Mahmud, tüm makamların fevkinde bir makamdır. Bu yüzden Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), tüm insanlığın hallerini seyretti. Onun miracı bir ferdin değil, bir ümmetin miracı oldu. Yani Makam-ı Mahmud, tüm makamları içinde barındırır. Bu yüzden miraçta peygamberimiz yalnızca bir şahsiyet olarak değil, tüm insanlığın temsili olarak huzurda bulunmuştur. O, bütün varlıkların halleriyle Allah’a arzda bulunmuştur.
İnsanın takatinin ne ölçüde olduğu seyir ettikten sonra, namaz konusunu Allah’a arz ediyor. Allah’ım ümmetim elli vakit kılamaz diye rica ediyor. Eğer ki miraç hali aşk hali olsaydı, o zaman akıl gidecekti. Allah’a bir sunumda sunamayacaktı.
Miraçta akıl işlevini sürdürmüştür. Çünkü hakiki iman, aklı iptal etmez; bilakis aklı, kalple ve ruhla aynı hizaya getirir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ümmetine olan merhametiyle kıyas yapmış, bu da aklın aşk karşısındaki üstünlüğünü göstermiştir.
Arşı alanın ötesine aklıyla, imanıyla, bilinciyle, bilerek ve hissederek Allah’a iki kaşın yakınlığı kadar yaklaşıyor. Tekrar dünyamıza geliyor ve yaşadıklarını anladığımız nispette aktarıyor. Bu bize şunu öğretir: Miraç bir hayal veya aşk sarhoşluğu değil, bilinçli bir seyirdir. Efendimiz yaşadıklarını ümmete aktarabilmişse, bu onun miraçta aklının ve idrakinin tam olduğunu gösterir.
Akıl olmasa hesap yapılmaz. Oysaki Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz kıyas bile yapmıştır. Kendisi Musa makamına gidip gelip insanlığın hallerini seyrine almıştır. İslam, Allah’ın düzenini akıl, mantık ve imanla donatılan hem bilinç dolu olan anlayış ile idraktir. İslam’ın en büyük farkı burada görünür: Akıl ve iman birlikte yürür. Aklın gittiği yerde iman sönmez; iman da aklı kılavuzsuz bırakmaz. Bu sebeple miraç, akılla iman arasındaki en yüksek uyumun sahnesidir.
Bazısı bunu Hz. Musa ile görüştü diye anlar. Yok, öyle değil. Kalem suresinde de sert bir şekilde uyarıyor Allah “mecnun” olmadığını yani aklının gitmediğini apaçık söylüyor. Makamı mahmud tüm makamları kapsadığı için istediği makamdan insanlığın seyrini yapabilir durumdaydı. “Mecnun değildir” ayeti, İslam’ın aşk meczubiyetini reddedişini gösterir. Peygamberin hali, aşkın sarhoşluğu değil, aklın nurla birleşmiş halidir. Miraç bir delilik hali değil, aklın en yüksek mertebesidir.
Yoksa ta kabı kavseynden semaya in Musa ile konuş geri git Allah’la konuş, tekrar gel Musa ile konuş, tekrar çık Allah’la konuş olayı değildir. Kabı kavseyn halindeyken Musa makamından insanlığa bakar ve durumu arz eder. Burada anlatılan, miraçta mekânlar arası fiziksel bir gidip gelme değil, makamlar arası idraktir. Efendimiz tek bir huzurda iken, bütün makamların bilgisine vakıf olmuştur. Bu hal, aşkın değil marifetin neticesidir.
Hızır makamını da kapsar makamı mahmud. Dikkat edin, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz hızırla hiç buluşmadı. Zaten o makamı da barındırıyordu. Dolayısıyla onunla görüşmesine gerek de yoktu. Çünkü Efendimiz bütün makamların sultanıydı. Hızır makamı da, Musa makamı da, İbrahim makamı da onda toplanmıştı. Dolayısıyla aşkın dar bir yola hapsettiği hakikat, miraçta bütün boyutlarıyla tecelli etti.
Miraç, insanlık için aşkın değil, marifetin en yüce merhalesidir. Aşk sarhoşluğu, kişiyi kendinden geçirir; marifet ise kişiyi Rabbine bilinçli bir şahitlikle taşır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in miracı, bize Allah’a yaklaşmanın akıl ve imanla mümkün olduğunu öğreten en büyük hakikattir.
İnsan, aşkın mecazında kaybolabilir; ama marifetin nurunda kendini bulur. Marifet, kulun Rabbini tanımasıdır; aşk ise çoğu zaman kulun kendini kaybetmesidir. İşte İslam, bizi kaybolmaktan değil, bulmaktan yana eğitir. “La havle ve la kuvvete illa billah” hakikati, miraçta en parlak haliyle zuhur etmiştir. Peygamberimiz, bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu idrak ederek ümmeti adına konuşmuş, onların takatini gözetmiştir. Bu da aşk değil, teslimiyetin, aklın ve hikmetin nurudur.
Miraç bize gösterir ki, kulluk yoklukta değil, bilinçli varlıkta kemale erer. Kul, varlığını Allah’ın kudretine teslim eder; ama o teslimiyetin içinde idrak ve şuurla Allah’a yaklaşır. “Andolsun ki, kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. Ona ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye…” (İsra, 17/1) Bu ayet, miraç yolculuğunun Allah’ın kudretiyle gerçekleştiğini ve onun hikmetlerle dolu olduğunu bildirir.
“Andolsun ki, sizin için Allah’ın Resulünde en güzel örnek vardır.” (Ahzab, 33/21) Miraç, ümmet için yol haritasıdır; Resulullah’ın yaşadıkları bizim için örnektir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuştur: “Benim gözümün nuru namazdır.” (Nesai, Salat 8) Miraçta farz kılınan namaz, ümmete miras kalan en büyük nurdur.
“Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.” (Ra’d, 13/28) Miraçta elde edilen huzurun anahtarı da işte zikirdir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Kulun Rabbine en yakın olduğu an, secdeye vardığı andır.” (Müslim, Salat 215) Miraçta iki kaşın yakınlığı kadar yakınlık nasıl tecelli ettiyse, kul da secdede Rabbine yaklaşır.