Aşka demir atanlar kesinlikle örtülmelidirler. Zorunlu cezbenin dışında, içlerinde yaşadıkları hâlleri isteyerek dışarıya yansıtmamalıdırlar. Çünkü iç hâlini özel olarak sergilemek, fark edilmek için kendini ortaya koymak, insanı riyaya sürükler.
Riyadan doğan şey ise kibirdir. Kibir de insanı yükseltmez, aksine aşağıya çeker. İşte bu yüzden derim ki; aşk yolunun içinde nice ayıp gizlidir. Aşk yolunu tercih edenler, akıllarına sıkı sıkıya sahip çıkmalı ve mutlaka örtünmeye dikkat etmelidirler.
Örtünmek iki cihettedir. Birincisi, bedenin “avret” diye tayin edilen kısımlarının örtülmesidir; bunun amacı, bedensel tetiklemeyi ve karşılıklı bedensel etkileşimi engellemektir. İkincisi ise, açılan benlik ve sahiplenme mahallinin örtülmesidir.
Yani insanın “Ben oldum.” dediği, hâline sahip çıktığı, içinden “Bu hâl benim.” diye sahiplendiği noktayı gizlemesidir. Bu iki örtü de açıldığı zaman, kişi benliğinde boğulur. Bedeni teşhir, şehveti; ruhu teşhir, kibri azdırır. İkisinin de ucu aynı yere çıkar: Hakikatten uzaklaşıp kendine mahkûm olmak.
Âdem ile Havvâ’da istek oluşup ağaçtan yiyince, ayıp yerleri onlara açıldı. Kur’an’ın işaret ettiği bu “ayıp yerleri”ni ben iki vecihten okurum: Birincisi bedensel ayıp yerleridir ki, bu herkesin bildiği cihettir. İkincisi ise şuursal ayıp yerleridir.
Yani kişinin, “fenâfillâh” dediğimiz hâlde, sahip olduğu tüm özelliklerin Allah’tan geldiği şuurunu örtmesi ve kendisini bağımsız, ayrı bir birey zannetmesidir.
Bu hâl, Allah’ın rububiyetini unutmak, kendini kendi başına bir varlık sanmaktır. İşte ben buna, manadan avret yerinin açılması diyorum. Çünkü asıl ayıp, çıplak etten önce, çıplak benliktir.
Bazı şizofrenik hâllerde hasta “Ben yokum.” diyebilir. Burada kastettiğim “yokluk” bununla karıştırılmamalıdır. Benim anlattığım yokluk, kişinin sahip olduğu tüm özelliklerin asıl sahibinin Allah olduğunu hissetmesidir.
Yani “Benim ilmim, kudretim, sabrım, merhametim bana ait değil; bunların tamamı Allah’ın lütfudur.” şuurudur. Bu şuur, bir hastalık değil, bilakis sağlıklı bir tevhit idrakidir. Buradaki yokluk, ne şizofrenidir ne de kişiyi hayattan koparan bir vehimdir; aksine insanı aslına bağlayan bir uyanıştır.
Buradaki yokluk, aşk yokluğu da değildir. Aşk yokluğunda kişi kendini yakar, yok etmek ister; bir nevi içsel intihara meyilli olur. Lisanıyla “Yok olmak istiyorum.” derken, özünde sahip olduğu her şeyi yakıp kül etmeye yönelir.
Oysa bizatihi mânevî yokluk dediğim şey, “Bende gördüğüm her güzel şeyin sahibi Allah’tır.” şuuruyla, emaneti sahibine teslim etmektir. Bu yokluk, insanı hiçliğe değil, Hakk’ın huzurunda edepli varoluşa taşır.
Aşktaki yoklukta ise çoğu kişi, şizofrenik bir yokluk hâline doğru yükseldiğini zanneder. Yani “Ben yok oldum, tamamen bittim.” der; ama bu iddia onu nefsi mülhime sınırından öteye taşımaz. Çünkü aşk, yokluğa götürücü değil, “hepliğe” götürücü bir araç olmalıydı.
Yani insanı “hiçim” makamından “O’nunla varım.” idrakine geçirmeliydi. Olayın aslından mahrum olanlar veya ehil bir yetiştiricisi (mürşid-i kâmil) olmayanlar, aşkın en üst limitinde, sağlıksız bir ruh hâline bürünebilirler. Halüsinasyonla hakikati, vehimle tecelliyi karıştırırlar.
Oysa aşk, en tepeye çıktığında bir üst seviyeye kademe atlamak için sadece bir sebepti. Kapıya kadar getiren bir vesileydi. Kapıyı gösterip kenara çekilmesi gereken bir imkândı. Bu sebebi unutup, “Ben artık yok oldum, fenâya erdim, iş bitti.” diyenler, aslında nefislerini yeni bir perdede kutsamış olurlar.
Ben böyle hâlleri hakikat diye sahiplendiğimde, içimdeki denge bozulur, hayatla bağım zayıflar, sorumluluk hissim kayar. Bu nedenle diyorum ki: “Ben yok oldum.” cümlesini diline pelesenk eden ama kulluk sorumluluğunu taşıyamayan herkes, tedaviye muhtaç bir şizofrenik yokluk eşliğinde dolaşmaktadır.
Kur’an bana, riya ve kibir tehlikesini şöyle hatırlatır:
“Vay o namaz kılanların hâline ki, onlar gösteriş yaparlar.” (Mâûn Sûresi, 4–6) “Şüphesiz Allah, kendini beğenip böbürlenenleri sevmez.” (Nisâ Sûresi, 36)
Bu iki ikazı, aşk yolunda gezen nefis için özlü bir uyarı olarak alıyorum. Aşk hâlimi, iç dünyamı, cezbe anlarımı sergileme isteği, beni farkında olmadan gösterişe ve kibre sürükleyebilir. İşte bu yüzden “Aşka demir atanlar örtünsün.” diyorum; hem bedenlerini, hem benliklerini… Çünkü aşkın ateşi, örtüsüz bırakıldığında, önce kişinin kendi kalbini, sonra etrafındakilerin güvenini yakar.
Kendi nefsime özetle şunu söylüyorum: Aşk hâlini sakın vitrine çıkarma. İçinde yaşananı Hakk’a arz et, halka değil. Bedenini edep ile ört, benliğini tevazu ile ört.
Yokluk diye anlattığın hâl, seni hayattan koparıp sorumluluktan kaçırıyorsa, orada hakiki fenâ değil, bozulmuş bir benlik vardır. Sen hakiki fenâyı, “Her şey O’nun, ben de O’nun kuluyum.” şuuruyla yaşa; aklını koru, kalbini koru, dilini koru. Çünkü örtüsüz aşk, en sonunda insanı kendine yabancılaştırır; örtülü aşk ise insanı muhabbetullahın sükûnetine hazırlar.