Üçüncü göz demek kalp gözü demek değil midir? Üçüncü göz ne ola ki o zaman? Kalp gözü ruh gözü müdür? Üçüncü göz ile kalp gözü arasındaki fark nedir? Ruh gözü derken neyi kast ediyoruz? Et kemik bedenimizde başka başka algılama merkezleri var mıdır? Gibi sorular uzayıp gitmektedir.
Azıcık bu soruları deşelim… Ziar idrak sualle genişler, tefekkürle derinleşir; “Hiç bilenlerle bilmeyen bir olur mu?” (Zümer, 39/9) ayeti kalp gözünün açılışının sual ve tefekkürle ilişkili olduğunu gösterir, hakikati arayan sorular insanı Rabb’in nuruna yaklaştırır.
Öncellikle bilelim ki; dinde ruhbanlık yoktur. Bunu ayet açıkça söyler. Allah kulunu düşünerek ona orta yolu tut der. Allah kulunun dünya ve ahirette mutlu olmasını ister. Onun için de gelişip ergenleşmesi ve öylece huzura alınmasını ister. Ama nefsin aşırı istekleri kişiyi Allah’ın yaratılış fıtratından uzaklaştırır. Orta yol kulluğun özüdür, “Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık” (Bakara, 2/143) ayeti ifrat ve tefritten uzak kalmayı işaret eder, fıtrata dönmek ise Allah’ın kuluna rahmetinin tecellisidir.
Epifiz bezi ruh gözümüze açılan bir kapıdır. Ruh gözünün hizasında olup ruh gözünü besleyen ana yer olarak anlayabiliriz. Buna üçüncü göz de derler. Bu göz kalp gözü değildir. Kalp gözü üflenen ruhta olup göğüs üçgeninde yer alır. Kalp gözü aynı anda üçüncü gözü de kullanır.
Ama üçün göz kalp gözünü kullanamaz. Çünkü üçüncü göz iman etmeyenlerde de açıldığı halde, kalp gözü sadece iman ehlinde açılır. Yaptığımız ameller ile kalpteki basiretimiz açılıp derunumuza doğru yönelim yaşadığımız gibi, epifiz bezindeki salgılar da evrimini tamamlayıp afakî seyre doğru perdeleri açılacaktır. Ruh, bu et kemik bedenden ayrı ikinci bedenimizdir. Ama tümüyle bu et kemik bedenle büyümektedir.
Basiret imanla açılır, üçüncü göz afakı gösterir ama kalp gözü marifeti görür; “Şüphesiz gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler kör olur” (Hac, 22/46) ayeti kalp gözünün imanla açıldığını haber verir.
Gönül kalbin hizasındadır, sanal benliğin merkezidir. Buna bilinç veya nefis derler. İşte bu, şu anda et kemik bedenin içinde olduğu gibi, bu et kemik bedenin ölümüyle ruh bedenin içinde kalır. Şu anda ruhla birlikte et kemik bedende olup şu anki yapımızı oluşturmaktadır. Et kemik bedeni kendimiz sanırsak, bilincimiz kendisini et kemik sanacaktır.
Et kemik bedenin ölümüyle eli kolu bağlı kalacak ve yıllar yılı bu zannetme ızdırabını atlatamamanın azabını hissedecektir. Bedeninin çürüdüğünü seyir ede ede yıllar yılı ıstırabını çekecek ve o hal ruhunda da devam edecek ta beden olmadığı bilincini terk edene kadar bu sürecektir.
Beden zannı kalbi zincirler, hakikati gören nefsi aşar; “Her nefis ölümü tadacaktır” (Âl-i İmrân, 3/185) ayeti kalıcı olanın ruh olduğunu hatırlatır ve insanı fanilikten kurtarır.
Üçüncü gözün aktif edilmesi insana katkı manevi kazanım olarak bir şey katmaz. Çünkü manevi dediğimizde, burada zahiri veya batını olay söz konusu değildir. Evrende sayısız frekanslar mevcuttur. Bu frekanslar bizim için zahiri ve batını olmak üzere türlü türlüdür. Beş duyu ile hissettiklerimize zahiri, beş duyu ile hissetmediklerimize de batını demişiz. Manevi boyut ise, zahiri veya batını olarak izah edilenlerin çok ötesidir.
Afakı gören kurtulmaz, nefsi gören yol bulur; “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir” (Şems, 91/9) ayeti maneviyatın duyular ötesinde kalbin arınmasıyla doğduğunu bildirir.
Allah insanı öyle duyularla yaratmıştır ki, var ettiği tüm frekans boylarını hissedip deşifre edebilecek güçtedir. Beş duyunun dışında bize verilen duyular, bizim bedenimizin değişik konumlarında gizlenmiş haldeler. İşte bu gizlenmiş duyuların aktifleşmesi, et kemik bedenin belli hassasiyetleri kazanmasıyla mümkün hale gelir. Allah’ın yarattığı tüm frekans boylarını deşifre edip anlasa dahi, manevi yönde bir açılımı oluşmaz. Çünkü manevi yön, tüm duyuların dışında, kalbi bir terennümle oluşur.
Kişi zaten manevi güce kavuştuğunda ise, zahiri duyuların tümü otomatik olarak emrinde olur. Kalp uyanmadıkça duyuların açılması fayda vermez; çünkü marifet kalbin terennümünden doğar, duyuların keşfinden değil.
Yeryüzündeki birçok cemaat, müntesiplerine beş duyuların dışındaki duyuları çeşitli maddeler bedenlerine enjekte etmeleri ile kısmi bir hissiyatla onları kendilerine bağlayıp, kendilerini uyandırdıkları hissini vererek onları sömürmektedirler. Manevi güce kavuşmadan zahiri frekansları hisseden gizlenmiş duyuları açmaya çalışmak, çok büyük sakatlıklar doğurur.
Ama her manevi güce kavuşan için de, illa ki gizlenmiş duyular açılacak diye bir şey yoktur. Zira kişi, kendisindeki gizlenmiş duyular kapalıyken, kendisini daha çok huzurlu hisseder. Afak ile uğraşmak istemez. Zira rabbiyle hemhal olmanın kişiye verdiği zevk, hiçbir şeyde yoktur.
Rabbiyle hemhal olmanın huzuru tüm duyuların üstündedir; “Kalpler yalnızca Allah’ı zikretmekle huzur bulur” (Ra’d, 13/28) ayeti hakiki huzurun zikrin tesiriyle olduğunu bildirir.
Örneğin; senin baş gözün açık ama çoğu defa isteyerek kapatıp hayallere dalmak istersin. Hayallere dalmayı bile çoğu defa başın gözü ile bakmaya tercih edersin. Peki ya Rabbul âlemin ile oluşan hasbıhal… İşte yüzlerce gizlenmiş duyuyu ve en çok bilinen epifiz bezini veya diğer tabirle üçüncü gözü o sonsuz ve sınırsız sevdaya feda edersin. Zira afak açıldıkça enfus geriler.
Onun için üçüncü gözü ve diğer gizlenmiş duyuları değil, kalp gözünü aktif etmek gerekir. Kalp gözü zamansız ve mekânsız olarak Marifetullaha bakar. En çok bilinen gizlenmiş duyu olan üçüncü göz ise, her halükarda afakını seyir eder.
Afakı terk eden enfusun nuruna kavuşur; “Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üzerinde yatarken Allah’ı zikrederler” (Âl-i İmrân, 3/191) ayeti kalp gözünün her an marifetle dolduğunu gösterir.
İnsan ruhu bedenin en hassas noktasını kullanıp onunla afakına bakar. Öylece aldığı verileri kullanır ve bilgi sahibi olur. Allah insanın yeryüzünde yaşama tutunabilmesi için, her insanda ortak beş duyu vermiştir. Bu beş duyu, dünyada yaşama tutunmak için zorunlu olan duyulardır. Bu beş duyunun dışındaki duyular ise, ekstradan duyular olup insanların genelinde kapalı durumdadırlar.
Sadece özel bir takım çalışmalarla açılabilirler. Ama ruh tekâmül edilmeden açıldıklarında ise, açılmaları kişinin baş belası olurlar. Başta istekli olup açmak için her şeyini feda ederken, açıldıktan sonra da kapatılmasını isteyecek, ama kapatamayacaktır. Ruh gücü zayıf olduğu için, gördüğü bir varlığa karşı korumasız olacak ve psikolojik bir yıkıma kendisini teslim edecektir.
Tekâmülsüz açılan sır kişiye yük olur; “Kul ilmiyle amel etmedikçe Allah ona bilmediğini öğretmez” (Müsned, Ahmed b. Hanbel) hadisi ilmin ve marifetin ancak amel ile taşınacağını ortaya koyar.
Nasıl ki başın gözüyle önüne bakar işlerini görür, alnın ortasındaki hassas nokta ile de kişi çok çok uzaklara bakabilir. Normal gözün görmediği birçok mahlûkatı görebilecektir. Bu da kişi için gerçekten ölüm olacaktır. Ama ruh tekâmül ettikten sonra, duyuların devreye girmesi, kişi için yıkım değil, ihtiyacını giderme araçları olacaktır.
“Nefsi arındıran kurtuluşa ermiştir” (Şems, 91/9). Tekâmül gerçekleşmeden açılan duyular kişiyi felakete sürükler, ama nefsi arınmış olan için aynı duyular bir imkân ve hizmet olur.
Gören ruhtur, beden ise binektir. Kalp gözü ise, adı üstünde kalp gözü, kalptedir. Yeri arşı alanın üzeridir. Zaten kalbin dahi yeri arşı aladır. Allah ile ünsiyet elde edilecek noktadır. İşte kalp gözü, kalbin farkındalığına kavuşmasıyla açılır. Sadece uzağı değil, özünü görmeye başlar. Ve seyri illellah eder. Ve kalp gözü ruh gözünü kapsar, kullanır ama ruh gözü kalp gözünü kapsayamaz, yönetemez.
Kalp gözü evrensel ise, ruh gözü mekâna tabidir. Basiret açıldığında, zaten üçüncü göz ve bilemediğimiz birçok gizlendirilmiş duyu organları kişinin emrinde olur.
“Allah sizin suretlerinize değil, kalplerinize bakar” (Müslim, Birr 33). Kalbin gözünün açılması ruhun özünü seyretmektir, basiret açıldığında tüm diğer duyular zaten emrine girer.
İşte ruhi tekâmül sağlamadan gizli duyuları açmaya çalışmak yanlıştır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yolunda yürümek insanı mutlu eder. Basiret denilen kalbin gözü açılmadan açılan her gizlenmiş duyu ve üçüncü göz, kişide yalancı ergenlik gibi olur. Yalancı ergenlik geçirenler yetişmemişlerdir.
“Kim bize benzemeye çalışmazsa bizden değildir” (Buhârî, İ’tisam 2). Muhammedî yolun dışında arayış, olgunlaşmadan açılan yalancı kapılar gibidir; hakikat ise Resûl’ün izinde yürümektir.
Epifiz bezinin algılama hissiyatı olan üçüncü gözü açmak için İslam dışı yollara başvurmak yerine, kalbinin gözünü açacak olan Muhammedî yolu takip et. Zaten kalbin basireti faal olduğunda, epifiz organı da kalbin emrine girer. Hani millet olağandışı hasletlere ulaşmaya meraklı ya… İşte sendeki o zaafı kullananlara sakın kanma.
Bir çalışma sisteminde, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin sünnetine aykırı bir husus varsa, seni suda dahi yürütse, uzaklaş oradan. Çünkü epifiz bezi kalbin emrine girmeden hassasiyet kazanırsa, bu defa basirete ulaşman kilitlenecek ve kendini hak yolda zannedeceksin. Muhammedî yolun safiyeti, nefsi emmarenin hoşuna hiç gitmeyecektir.
Şöyle bir şey hayal edip, öylece ereceğini tasavvur etmek, çok büyük bir hatadır. Hakka baştan değil gönülden erişilir. Hiç kimsenin ben derken elini başına götürdüğünü gördünüz mü? Ben derken el göğse ve kalbe götürülür.
“Resûl size ne verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan da sakının” (Haşr, 59/7). Muhammedî yolun dışında açılan tüm yollar nefsi tatmin eder, kalbi karartır; hakikate erişmek ise gönülden teslimiyetle olur.
Ayrıca arayışlar içine girip üçüncü gözümü açayım derken, nari katmanın mahlûkları ile iletişime geçip tümüyle yıkım yaşamak, insan için en kötü sonuçtur. Üçüncü göz açma çalışmaları yapanlar, o sırasında kişi bilmeden negatif enerji denilen, insanın ruhunu gerileten şeytani kuvveleri de üzerine çekebilir.
Belki bilinçsiz zikir çekerek veya üçüncü gözü açma çalışmaları yaparak bilinçaltı temizliği için bir şeyler dinleyerek kendisini sihre veya büyüye teslim ederek ruhsal dengesini de bozabilir. Bunun bir daha dengeye gelmesi de olanaksızlaşabilir.
Üçüncü gözün açılması derken sizi cennete götüreceğini vaat edip cehenneme çekecek. İşte manevi tekâmül olmadan böyle şeylere girişmek, kişiye bir şey katmaz. Bize sadece, Allah’a kulluk katkı eder.
“Onlar şeytanı dost edinirler, oysa o onları azdırmak için vardır” (Nisa, 4/38). Manevi tekâmül olmadan açılan yollar kişiyi cezbeder ama sonunda yıkıma götürür, kurtuluş ise kullukta ve teslimiyettedir.
Üçüncü göz, insanın iki kaş arasında bulunur. Birkaç teknikle açılır. Uzakları görürsün. Hatta hatta altın suyu veya gümüş suyu gibi narkotik maddeler bile epifiz bezinden bakışı açabilir. Kişi cinleri falan görür. Ama kalp gözü Allah’a açılan penceredir.
Hakka ve hakikate açılan penceredir. Orası ruhullaha açılan penceredir. Bir anda tüm âlemleri seyir eder. Üçüncü göz nere, kalp gözü nere, üçüncü göz ve diğer saklı duyular, toprak ve nari katmanın zımbırtılarını görür. Kalp gözü ise hakikate açılır. Kişiyi basiret ve feraset ehli eder. “Allah bir kuluna nur verirse onunla dilediğini görür” (Tirmizî, Tefsir 24). Üçüncü göz mahlûkatı gösterir, kalp gözü hakikati; basirete kavuşan ferasetle yürür.
Bazı sapkın ideolojiler ve sapkın zihniyetler; narkotik olan bir çok kimyasal madde ile insanın insani anatomisini bozan dışsal müdahaleler ve insani kimyayı bozucu unsurlar ile epifiz bezlerini veya diğer insanın bünyesindeki gizli duyuları aktif edebilirler. Öylece kendilerini ermiş sanabilirler. Oysaki epifiz bezi yani üçüncü göz ile kalp gözü arasında hiç alaka yoktur.
Elbette kalp gözü açılınca epifiz de ve diğer birçok duyu da faal olur. O ayrı konu ama her epifizi açık olanda kalp gözü açık olmaz. Budistler, Kabalalar, Masonlar gibi küffar ehli, epifizi açsa da, kalp kapalı olduğu için cehennemde kalır. Epifize önem verirler ama kalbin derin huzurunu unuturlar. Çünkü epifizin imanla alakası yoktur. Zaten az yoğunlaşmakla da genelde her insan açılabilir.
Ama bunlar hakikatimiz itibariyle bu işler boş şeylerdir. “Onların kalpleri vardır ama anlamazlar, gözleri vardır ama görmezler” (A’raf, 7/179). Epifizi açmak kalbi açmak değildir; imanla açılan kalp gözü hakikate penceredir, kalpsiz açılan her göz karanlıktır.
Beyin dediler, üçüncü göz dediler, kafa karıştırdılar ve birçok saf kişiyi kandırdılar. Biz kalbimizin sesine kulak verelim. Beyin sadece bir araçtır. Esas olan kalptir. Elini “ben derken” göğsüne koyarsın, “ben derken” elini kafasına koyan imseyi görmedin. İnsanlar çok hemen uçmak ister. Zamansız uçan kuş düşer ve kedi ile köpeğe yem olur. Büyüyünce zaten uçacaktır.
O zaman kurtulmak istiyorsak, yavaş ve emin adımlarla Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin sünnetine uygun yaşayalım. “Kim Resûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” (Nisa, 4/80). Kalbin sesi hakikate çağırır, beyin sadece araçtır; sünnetle yürüyen emin adımlarla yükselir.
Bu epifizin lahutî âlem ile hiçbir ilgisi yok. Epifiz aktif olmadan da kalp ve basiretin açılması mümkündür. “Düşünce asla oraya kavuşamaz” dediğimiz mübarektir yere ancak, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yoluyla erişilir.
Epifize şöyle bir örnek verebiliriz; hani korkulurken vücut adrenalin salgısını üretiyor ya, işte manaya doğru açılım olunca epifiz salgı üretir ve otomatik olarak bakmak ister. Epifizin salgısı, bazıları dışsal etki ile epifizi harekete geçirir. Örneğin serotonin, melatonin, oksitosin, dmt, altın tozu veya haşhaştan üretilen maddeleri içirirler. Kişi kendisini uçar kaçar görür. Sahte ermişlik buna derler. Kabalalar altın tozunu içirirler, alkol de en ucuz ve yaygın örnek.
Bunlar et kemik bedeni yıprattığı için, ruhu daha da kapatır. Kalp gözünü kapkara eder. “Şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister” (Maide, 5/91). Dışsal uyarıcılarla açılan göz sahte bir uçuştur; hakiki açılım ancak Muhammedî yol ve kalp temizliğiyle olur.
Ama kişi gerekli çalışmalarla yüceldiğinde, zamanı gelince otomatik olarak epifiz salgısını da üretir. Diğer gizli duyular için de gerekli tüm salgılamaları otomatik olarak üretir. Doğal olur. Sahte uyuşturucular sadece bedene zulümdür, ruha zulümattır. Zorla güzellik olmaz der eskiler, vakti gelince gıcırdar. Bazı doğumlar altı ay iken, bazılar dört yıldır. İnsan bünyesi değişkendir.
Hiç kimse ortaya çıkıp; “Ben amelimle şu şu mertebeye geldim” demesin. Kul amel görevini yerine getirir; ama onun makamını ameli değil, Allah tayin eder. Unutmayalım ki bulanlar arayanlardır. Biz amelde kusur etmeyeceğiz. Bilelim ki hibe eden Allah’tır. Allah ölmeden evvel Zat’ına erenlerden eylesin.
“Ben ancak amellerinize göre değil, kalplerinize ve niyetlerinize bakarım” (Müslim, Birr 33). Kişi amel eder ama makamı tayin eden Allah’tır; bulanlar arayanlardır, hibe eden ise yalnızca Allah’tır.
Kalp gözü marifetin, üçüncü göz afakın kapısıdır. Marifetullah’a ermek için gizli duyuların açılması değil, kalbin arınması gerekir. Duyular insana bilgi verir ama huzuru vermez; kalp ise Rabb’ini zikrederek huzura kavuşur. Afakı değil enfusu tercih eden, Rabbine yaklaşır. Beklentisiz kulluk, fıtratı arındırma ve kalp gözünü diri tutma bu yolun esaslarıdır.