1) ALLAH’IN İNSANA RUHUNDAN ÜFLEMESİ

Aklımızın ermeyeceği şeyleri düşünmek veya anlamaya çalışmak, bizdeki sonsuzluk hissinden dolayıdır. Bu sonsuzluk hissi de bize üfürülen ruh nedeniyledir. Bizler her kavrama gündelik manada anlamlar yüklediğimiz için, “Ruhumdan üfledim” ibaresine de kısıtlı aklımızla manalar yüklediğimizde, olayın hakikatinden uzağa düşmüş oluruz. Oysa ey insan, düşün ki bu üfleme, sana verilen sırdır; seni yücelten ve fânilikten kurtarıp ebediyete yönelten bir işarettir. “Biz insanoğlunu şerefli kıldık” (İsrâ, 17/70) ayeti de işte bu hakikati haber verir.

Allah’ı insani kavramlarla tanıtan ayet ve hadisleri tevil etmeden, düz mantıkla değerlendirdiğimizde, o ayetlerde bizi bir bilinç düzeyine ulaştırmak isteyen ruhtan mahrum oluruz. Sonra Allah’ı göklerin üzerine oturtup, kıyamet günü de “kocaman olan ayağını cehennemin üzerine bırakacağını” sanırız. Oysa ey nefis, Allah’ı mekâna hapsetmeye kalkma! Çünkü “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 42/11). İşte bu sebeple, nassın hakikatine zahiri zihinle değil, ihlâslı bir kalple yaklaşmalıyız.

Bilinen zahiri ayakların mekânlarda yürümek için bir araç olduğunu ve Allah’ın zaman ve mekândan münezzeh olduğunu unutarak, Allah’ı cesetlendirmeye kalkışırız. Sonra Allah’a uzayda eller arar ve O’na bilinen parmaklar edinmeye kalkışırız. Ey insan, Rabbin hiçbir şeye benzemez; ne parmakla işaret edilebilir, ne gözle tasvir edilebilir. “O, göklerin ve yerin nurudur” (Nûr, 24/35). Nurun şekli olmaz; o sadece idrak ile sevilir ve iman ile kavranır.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin: “Allahü Teâlâ’nın emriyle, faizcilik artık yasaktır. Cahiliyeden kalma bu çirkin âdetin her türlüsü, ayağımın altındadır.” (Müslim, Müsâkat, 5) hadis-i şerifindeki gibi, “ayağımın altındadır” ifadesini mecazî bir anlatım olarak görmezden gelerek, İslami tabirlerin vermek istediği derinlikli mesajlara ulaşamamış oluruz. Ey nefis, unutma ki Resûlullah’ın her sözü, hakikate işaret eden bir nurdur; mecazı anlamayan hakikati de kavrayamaz.

Bilelim ki, kişideki zat hissi; Allah’ın kişiye hulûl etmesi veya kendi zatının zatından olan ve kendi sahip olduğu ruhunun insana üflenilerek girmesi değildir. Zaten böyle bir şeyi Allah hakkında düşünmek, gafletin ta kendisidir. Zira Allah böyle tanımlamalardan münezzehtir. Zatının ruhundan bahsetmek ise cehaletin daniskasıdır. Çünkü “Allah’ın mutlak zatı” dediğimizde, her kavram ve tanımlama zaten düşer. Allah’ın zatı için bir ruh düşünmek bile, cahilliğin en belirgin göstergesidir. Zira Allah, bu tür beşerî şeylerden münezzehtir. Tüm bu kavramlar yaratılmışlar için olup, bizleri ilgilendiren hususlardır. Ruh dahi Allah’ın emrinden, kün emriyle var olan bir oluş olup, yaratılmış varlıklar için geçerli bir ıstılahtır. Ey insan, nefsini bu gafletten koru; Allah’ın zatına sınır çizmeye kalkma!

Bunu böylece bildikten sonra konuyu biraz daha açalım: “Allah ruhundan üflemiştir” dediğimizde, olay “Allah’ın zatının ruhundan üflediği” şeklinde anlaşılmamalıdır. Yani, emriyle var ettiği ruhundan üflemiştir. Zaten her şey gibi ruh da O’nun mülkünden olduğu için, “ruhumdan üflenmiştir” denilmektedir. Bunu çok iyi idrak edelim. Ey nefis, sakın kendini Allah’ın zatından bir parça gibi görme; bu, en büyük yanılgıdır. Hatırla: “Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur” (Bakara, 2/284).

Ayrıca “ruhumdan üflemiştir” denildiğinde, “manam ile donattım” anlamında da alabiliriz. Zira insan, yeryüzünde Allah’a halife olmuştur. Allah’a halifelik ise, O’nun manasıyla manalanmak suretiyle gerçekleşebilir. İnsana sonsuz bir bakış hissi verilmiş ve varlığa öylece temaşa etmektedir. Bu mana ile donatıldı diye insan Allah olmaz; insan, Allah’a kul olup, Allah’a kulluğunu idrak ettiği kadar O’na yaklaşmış olur. Ey insan, bu halifelik nimetine nankörlük etme! Çünkü “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zâriyât, 51/56).

Kur’an’da, “Allah’ın devesi” (Şems, 91/13) ve “Allah’ın evi” (Hac, 22/26) ifadeleri de kullanılmıştır. Allah’ın “kendi ruhu” ifadesine yer vermesi de, insana verilen ruhun diğer canlılara verilen ruhtan çok farklı, acayip ve harika bir mahlûk olduğuna işaret içindir. Böylece insan, kendisini basit bir varlık olarak görmesin ve başıboş bir hayvansal birim olduğunu zannetmesin. Ey insan, değerini bil; sen boşuna yaratılmadın. “İnsan başıboş bırakılacağını mı zanneder?” (Kıyâme, 75/36).

Yani “Allah’ın ruhu” demek, “Allah ruhtur” anlamına gelmez. Aman dikkat! Ruhun ne olduğunu da bilemeyiz. Çünkü o, Rabbin emrindendir. Ayrıca ruh derken gözümüz, öyle hayalî, cin gibi ya da bulutumsu bir şey de aramasın. Bilelim ki ayet gayet açıktır: “Sonra ona en uygun şeklini verdi, ona ruhumdan üfledi.” (Secde, 32/9). Ama içeriği nedir, ne değildir, asla bilemeyiz. Ey insan, haddini bil; sana düşen, bu emaneti kirletmeden taşımaktır.

Bunu böylece bildikten sonra, bilelim ki bizdeki sonsuzluk hissi ve sonsuza dek yaşama isteği, Allah’ın bize ruhundan üflediğindendir. Ruh ise, Allah’ın emrindendir. Allah’ın emri ise, bir şeye “ol” dediğinde onu oldurandır: “O, bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri sadece ‘ol’ demektir; o da hemen oluverir.” (Yâsîn, 36/82). Ey insan, içindeki ebediyet arzusunu fâniliğe sarf etme; bu arzu sana Rabbinin davetidir.

İşte bizim halifesi olmamız için, emriyle “ol” diyerek bu oluşla beraber ruhundan üflemiş, bizi sonsuzluk sevdasıyla bezemiştir. Böylece aklımızın eremeyeceği hususlarda, aklımızı “aklı evvel” ile senkronize etmek suretiyle, bize bilmediğimiz hakikatlere ulaşmamız için ilhamlar sunmuştur. Ey nefis, düşün: Bu ilhamları dünyalık heveslere değil, ahiret yolculuğuna yönelt. Çünkü “Ahiret, takva sahipleri için daha hayırlıdır” (A’râf, 7/169).

İşte ruhtaki his buradan kaynaklanıyor. İşte o his, Allah’tan üflenen bu ruh sebebiyledir. Tekrar önemine binaen tekrar edelim: Bu ruh, hâşâ Allah’ın zatının ruhu şeklinde değil; Allah’ın sunduğu sonsuzluk manası anlamındadır. Burası öyle ince bir ayrıntıdır ki, hemen art niyetli yaklaşanlar, ilim ehli olanları itham edebilirler. Ey insan, kalbini koru; yanlış anlayışların seni saptırmasına izin verme.

İşte esas konu: “Hâşâ, Allah’ın zatının bir ruhu var ve bu ruhu alıp bize koymuş” demiyoruz. Asla böyle bir şey söylemiyoruz. Zaten böyle düşünen, İslam düşüncesini orijinal şekilde yansıtan Ehl-i Sünnet yolunu ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin çizgisini terk etmiş olur. Hem zaten bu şekilde düşünce, Resûlullah Efendimizin vermek istediği düşünce nizamından ayrıldığı için küfür olur. Allah ruhundan üflemiş, yani insana sonsuzluk hissi vermiştir. Ey insan, bu sonsuzluğu dünyada arama; ebedi huzur sadece Allah’ın katındadır.

Bilelim ki, olayı çarpıtmak isteyenler her zaman iş başındadır. Olayı çarpıtmak isteyenlere de, anlattığımız bu can alıcı noktaları en teferruatıyla, tekrar ede ede ve üzerine basa basa anlatıp sunmalıyız ki, kafalarda hiçbir şüphe ve tereddüt kalmasın. Ey nefis, sakın gaflete kapılma; unutma ki “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur” (Ra’d, 13/28).

Ruh insana verilmiş en büyük sırdır. Bu sır sayesinde insan, kendini yalnız beden sanmaktan kurtulur ve sonsuzluğa yönelir. İnsandaki boşluk hissi, aslında Rabbine olan özleminin tezahürüdür. O boşluğu dünyalıkla dolduramazsın. Ne mal, ne makam, ne şöhret seni doyurmaz. Ancak Allah ile huzur bulursun. Ey insan, bu hakikati unutma; ruhun seni her an Allah’a çağırmaktadır.

Kimi insanlar “Bende Allah’tan bir parça var” gibi batıl sözlere kapılır. Oysa hakikat şudur: Ruh Allah’ın zatından bir parça değildir; O’nun “ol” emrinden yaratılmıştır. İnsan, bu ruhu taşıdığı için şereflidir. Şerefi ruhun kaynağında değil, emaneti nasıl taşıdığında saklıdır. Ey nefis, emaneti kirletme; bu ruh sana sadece kulluğunu idrak edesin diye verilmiştir.

Ruhunun Allah’tan bir emanet olduğunu unutma; her nefeste O’na karşı sorumluluk taşıdığını bil. İçindeki sonsuzluk arzusunu dünyaya değil, ahirete yönelt; çünkü kalıcı olan Allah katındakidir. Nefis muhasebesi yap; her gün kendine “Bu ruhu kirlettim mi, yoksa saf tuttum mu?” diye sor.

Dini mecazları daraltma, derin anlamlarını tefekkür et; aksi halde Kur’an’ın işaret ettiği manalara ulaşamazsın. Zikirle kalbini diri tut; çünkü zikirsiz bir kalp karanlıkta kalan bir eve benzer, ışığı ancak Allah’ın adı açar. Ey insan, unutma ki hayatın gayesi bu ruhu Rabbine teslim etmektir: “Ey huzura ermiş nefis! Rabbine dön, O’ndan razı, O da senden razı olarak” (Fecr, 89/27-28).

Yorum yapın