106) ALLAH ADINA VE ALLAH ADIYLA FARKINDALIĞI

Biz yaptığımız her fiili Allah adına değil, Allah adıyla yapmaktayız. Allah adına diyenler ise, Allah’ın nurundan oluşan benliğinin farkına varmadı. Oysaki varlığımız Allah’ın zatından değil, Allah’ın zatının tabiri caizse ışıldayan nurundan varlıklarını aldılar. Buradaki ayrım çok önemlidir: İnsan fiillerini “Allah adına” değil, “Allah adıyla” (Bismillah) yapar. Çünkü kul, Allah’ın zatına ortak veya vekil olamaz. Varlığımız Allah’ın zatından değil, O’nun nurundan bir yansıma iledir. Kur’ân: “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr, 35).

İşte kendisini Allah’ın nurundan değil de zatının parçası gibi zannedenler, kendini ona vekil etti. Hâlbuki birçok hususta cidden iyi yol almış kişiler dahi, kendilerini Allah’ın zatından var olduğunu zannedip ufak bir hata ile olayın uzağına terk edildi. Kulun “Allah’ın zatından bir parça” olduğunu iddia etmesi, hulûl ve ittihad sapmasına düşmektir. Hâlbuki kul, kuldur; Allah, Allah’tır. Bu çizgiyi kaçıran nice salih görünen kimse yoldan sapmıştır.

Hatta hatta olayı abartıp Allah’ın zatının her yerde olduğunu dahi iddia edip kendilerini ve varlıkları da ona parça yapıp onun adına işlemde bulunduklarını sandılar. Oysaki ayette şöyle der; “Kendi kullarından O’na bir parça kılarak yakıştırdılar. Doğrusu insan, açıkça nankörlük etmektedir.” (Zuhruf, 15). Allah’a parça isnat etmek, şirk ve küfürdür. Kur’ân açıkça bu bâtıl anlayışı reddeder.

Oysaki Allah insana vekildir. Tasavvufla ömürleri geçmiş, namazları tam, oruçları tam, nafileleri zirve dahi olsa, hiçbir insan Allah’ın vekili olamaz ve O’nun adına alıp veremez ve konuşamaz. Ancak zâtî seyir olarak kendinden verenin Allah olduğunun zevkine dalabilir. Allah “Vekîl”dir. Kul O’na vekil olamaz. Kur’ân: “Allah, vekil olarak yeter.” (Ahzâb, 3).

Allah insanın vekili olur. İnsan adına alıp verebilir. İnsanı kullanıp istediği şeyi istediği yere ulaştırabilir. Bunun farkındalığına da zâtî seyir denmiştir. İnsan ise Allah adına değil, Allah adıyla fiillerde bulunur. İşte doğrusu fiillerimizi Allah adına değil Allah adıyla işlediğimiz gerçeğidir. İnsan yalnızca “Bismillâh” diyerek iş yapabilir. Bu, “Allah adıyla başlarım” demektir. “Allah adına” demek haddini aşmaktır.

Ne haddimize ki Allah adına yapalım. Hâşâ, böyle bir şey asla olamaz. Çünkü aslının ulaşamadığı yerde vekil iş yapar. Böyle bir şey de Allah için düşünülemez. O yüzden kul Allah’a vekildir dersek hâşâ Allah ulaşamadı ve kulunu kendisine vekil tayin etti demiş oluruz. Bu, Allah’ı noksan görmek olur ki, tevhidin özüne aykırıdır. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11).

Oysaki insanın eli her şeye ulaşamadığı gibi, Allah insanı ilminin nuruyla veya nurunun ilmiyle kuşatmış durumdadır. Allah adına yapmak, Allah’a malum olmayan bir şeyi ilk defa kul yapmış gibi bir düşünce oluşuyor. İşte bu muhaldir. Allah’ın ilmi sonsuzdur. Kul O’na bir şey “ekleyemez.” Kur’ân: “O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez.” (En‘âm, 59).

Allah adına fiillerde bulunmak tabirlerini ve terimlerini kim niye nasıl tasavvuf adı altında kullanıyor ve mana yolundaki meraklıları öylece yönlendiriyor, anlamış değilim. Ama milleti yanlış yönlendirmek büyük bir vebaldir. İlmi olmayan söz, kalpleri yoldan çıkarır. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kim bilmediği bir sözle konuşursa, şeytanların sayısını artırmış olur.” (Beyhakî).

Bilmeden dalgaya kapılıp yapan bedbaht, bilerek yapan ise apaçık nankör olur. Çünkü yanlış yola girip bilmeden yürüyen hiçbir yolcu menziline ulaşamaz. Ama bilmeden safiyane bir gönülle ameller olursa, Allah o kişileri razı olduğu yolu idrak ettirir. İdrakten yüz çevirip büyüklenenler ise, kaybederler. Allah gafili hidayete erdirebilir, ama kibirlenen kendi eliyle kaybeder. “Allah, büyüklük taslayanları sevmez.” (Nahl, 23).

Eğer ki kişi mühürlü değilse, yani Rabbi şefaate izin verirse, kendi gelişimi için hep doğru olanı arar. Kalbi sadece doğru olan üzerinde tatmin olur. Yani üzerinde olduğu bilinç düzeyi ile kendisini korumaya almamışsa, kendisine ulaşan şefaate izin olur ve gelen ilimden istifade eder. Kur’ân: “Onlar ki iman etmişlerdir ve kalpleri Allah’ın zikriyle huzur bulur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.” (Ra‘d, 28).

Eğer üzerinde olduğu ile kendisini kilitlemişse, kilidi sökülmedikçe, Allah indinde mühürlü olarak kalmaya devam edecektir. Kendisine uzatılan her eli de havada bırakacaktır. Bu, Kur’ân’ın mühürlenen kalpler uyarısını hatırlatır: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır.” (Bakara, 7).

Ey gönül! Fiillerini Allah adına değil, Allah adıyla yap. Çünkü sen vekil değil, kul olduğunu bilmekle değer bulursun. Allah adına iddia, haddini bilmezliktir; Allah adıyla amel, kulluğun özüdür. Kendi nefsini Allah’ın zatından parça görme! Sen, O’nun nuruyla kuşatılmış bir emanetsin. Her işine besmeleyle başla, her fiilinde Allah’ın vekil olduğunu bil, kulluğunu hatırla. İşte o zaman farkındalık, rıza ve hakiki huzur sana açılır.

Allah adına seyir başka şeydir. Allah adına yapmak ise ayrı şeydir. Allah adına yapmak Allah adına yaratmak olur ki, bu da sadece Allah’a mahsustur. İşte bu noktada “Lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhidinden, ondan başka yaratıcı yoktur anlamını da anlayabiliriz. Tevhid akidesinin özü budur: “Allah’tan başka ilâh yoktur.” Yaratma fiili Allah’a aittir. Kulun fiili ise, O’nun adıyla olur. Bu yüzden kulun fiili yaratma değil, Allah’ın kudretiyle gerçekleşen işlerin farkındalığıdır.

Yeryüzü hilafeti denilince olayın aslını anlamayanlar, sandı ki onun yaptığı her şeyi yapabilir. Hayır, işte yapamayız. Halifenin kelime manası onun mülkünde tasarruf yetkisini onun hükmü altında elde etmektir. Mülkü dışında değil, çünkü mülkünün dışı diye bir olgu yok ve asla olmayacaktır. Hilafet, “Allah’ın mülkünde O’nun koyduğu sınırlar çerçevesinde tasarrufta bulunmak”tır. Kur’ân: “Sizi yeryüzünde halifeler kılan O’dur.” (Fâtır, 39). Yani kul Allah’ın mülkünde vekil değil, emanetçidir.

Ama şu da var, Allah adına seyir kavramı ile Allah adına fiillerde bulunmak arasında da fark vardır. Kişi zâtî tecelli seyri ile Allah adına seyir edebilir. Ama zâtî tecelli ile seyir zevkine erdi diye de Allah adına fiillerde bulunamaz. İşte bu noktayı ayırmak gerekir. Seyir, kalbî ve bâtınî bir idraktir; fiil ise zahirî ve şer’î bir sorumluluktur. Karıştırıldığında kul haddini aşar.

Bu noktayı ayırmadığında, zâtî seyir zevkine eren, Allah adına eylem yapar diye zanneder. Oysaki istediği seyirde olursa olsun yaptığını Allah adına değil, Allah adıyla yapar. Yani kişi yaptığı fiiliyatını, “HÛ” isim zamiriyle işaret edilen mutlak Zât’ın Allah adıyla tanıtması ve esmâ-sıfat ile açılımı neticesinde fiillerle yapar. İşte kul tüm fiillerini Allah ismiyle işler. “Bismillâhirrahmânirrahîm” ifadesi de budur. Kul, Allah’ın adıyla işe başlar; adına değil.

Ama kendisine üflenen ruh ile zâtî tecelli seyir zevkine erenler, Allah adına seyir ederler. Burayı birbirine karıştırmamak gerekir. Tabi zâtî seyre erenler de zaten bu seyir zevki onlar ile Rableri arasında olur. Seyirleri ve seyir ettiklerini de asla dile getiremezler. Çünkü dile gelen bir şey olamaz. Bu hâl, bâtınî bir sırdır. Hakiki ârifler yaşadıkları zevki açmaz, sadece işaret ederler. “Onlar Rableriyle beraber sabah akşam zikrederler.” (En‘âm, 52).

Sıfatları Rahmân ve Rahîm olup mutlak adı Allah olanın gücü ve kuvvetiyle yaptığımız her eylemi yaparız. Bu şekilde işimize başlayıp bilincimizde farkındalığı oluştururuz. Kur’ân: “Güç ve kuvvet yalnızca Allah’ın izniyledir.” (Kehf, 39). İşte farkındalık budur: kudret Allah’tandır, kul O’nun adıyla hareket eder.

Verdiğimiz sadakayı ise Allah adına veririz. Çünkü burada da zâtî zevk seyri mevcuttur. Ama o fiili yapan bizler ise, Allah adıyla elimizi uzatırız. Yani fiiliyatta Allah adıyla olduğu halde, seyirde Allah adına yapmış oluruz. Sadaka, zahirde kulun elinden çıkar; bâtında Allah adına bir arınma vesilesi olur. “Onların mallarından sadaka al, onunla onları temizle ve arındır.” (Tevbe, 103).

Diyoruz ki, aslında sadakalar arınmak içindir. Sadaka, veren kişi bakımından önemlidir. Elbette verilen kişinin ihtiyacı da giderilir. Ama esas gaye verenin arınışıdır. Hadis: “Sadaka, malı eksiltmez; kul affederse Allah izzetini artırır; kim Allah için tevazu gösterirse Allah onu yükseltir.” (Müslim, Birr, 2588).

Yani diyoruz, ben bu sadakayı veriyorum ki, bende arınma olsun, öylece bende Allah seyri oluşsun. İşte o oluşan seyir zevki Allah adına olur. Bu da tümüyle zâtî seyir zevki olup fiiliyat âleminde geçerliliği yoktur. Yani amel fiilen Allah adıyla yapılır, ama seyrin zevki Allah adına yaşanır. Bu fark inceliğin özüdür.

Yani her verdiğimiz Allah için ve Allah seyri içindir. Ama verdiğimizi fiiliyatta Allah adıyla veriyoruz. Allah adıyla derken de, ortaya birçok kuvve zuhur eder. Mesela Er-Rezzâk, Er-Rahîm gibi temel esmâlar birine sadaka verdiğimizde, o esmâlar ile fiili rabıta yapmış oluruz. İşte burada “urûç” değil “nüzûl” işlevi baskındır. İşte nüzûl işlevine Allah adına seyir denilmiştir. Allah adıyla fiilde bulunmak olayı da urûçtur. Burada “urûç” (yükseliş) kulun Allah’a yönelişi, “nüzûl” (iniş) ise esmâ tecellilerinin kula inmesidir.

Örneğin bizdeki Rezzâk kuvvesi Allah’ın Er-Rezzâk esmâsı ile senkronize olduğunda bizden o esmâ kuvvesi etrafında zâtî seyir faal olur da bizle veren Allah olur. İşte bu, tüm esmâ kuvveleri için aynıdır. “Mimma razaknâhum yunfikûn Kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.” (Bakara, 3). Veren kul değil, Allah’tır; kul sadece aracıdır.

Hani esmâ rabıtasında esmâların başına El bırakıp rabıta yaparız yani düşünüp tefekkür ederiz ya, işte her varlığa yaptığımız iyilik bu ayet gereği Allah’ın rızık verdiği ile olur ki, kişi ile o varlığa iyilik eden aslında Allah’tır. İşte bunun farkındalığı Allah adına zevk seyir olayıdır. Bu farkındalık, kulun kendini aradan çekip Allah’ın tecellisini görmesidir.

Örneğin, işletme sahibi sana der ki; git ücretini vezneden al. Sen vezneden paranı alırken her ne kadar veren veznedar olursa da, para veznedarın parası değil işletme sahibinin parasıdır ve vezneci parayı verip alırken işletme sahibinin adına hareket eder. İşte o an veznedar eğer olayı hissederek verirse, bu veriş onun için bu zâtî seyirdir. Yani veren veznedar değil işletme sahibidir. Bu temsil, kulun Allah’ın esmâlarıyla fiil işlemesini açıklar: fiil kuldan zuhur eder, ama hakikatte veren Allah’tır.

Tabiri caizse veznedar işletme sahibini düşünüp onun adına verdiğinde, işte bu rabıtadır ve zâtî seyirdir. Tabi ki veznedarın adına seyir ettiği işletme sahibidir. Ama veznedar yaptığı tahsilâtları işletme sahibinin adıyla yapar ve der ki, ben bunu onun bana verdiği yetkiyle yapıyorum. Onun beni paralandırmasıyla yapıyorum. Eğer benim kasama para koymasaydı, veremezdim. Seyir onun adına ama işlem onun adıyla olur. Aynı şekilde kul da Allah adına seyreder ama fiilini Allah adıyla yapar.

İşte sadakaları verirken Allah için veriyoruz. Yani veriyoruz ki bizdeki bencillik kiri gitsin de bizde bizle bizden seyir edenin Allah olduğunu fark edelim. Sadaka verenin en büyük kazancı kendi içindeki nefsî pisliklerden arınmasıdır. İşte bu idrakleri anlık olarak hafızamızda geçirip Allah için veriyorum veya Allah rızası için yapıyorum diyoruz. Bu ifade, niyetin Allah’a bağlandığını gösterir. Hadiste: “Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1).

Ey gönül! Allah adına yapmak haddini aşmaktır, Allah adıyla yapmak kulluğun özüdür. Allah adına seyir, bâtınî bir zevktir; Allah adıyla fiil, şer’î bir sorumluluktur. Veren kul değil, Allah’tır; kul sadece aynadır. Sadakanda, amelinde, niyetinde fark et ki, elinden çıkan her şey Allah adıyla olur, kalbinde oluşan zevk ise Allah adına seyrin sırrıdır.

Yorum yapın