361) DUR YA MUHAMMED, RABBİN NAMAZDA

Miracın zirvesi olan buluşma anında ve “Kab-ı kavseyn” denilen yakınlıkta Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize; “Dur ya Muhammed! Rabbin namazdadır.” denilmişti.

Miracın zirvesi, insanlığın idrak ufkunu aşan bir yakınlık noktasıdır. “Kab-ı kavseyn ev edna” hitabıyla anlatılan bu makamda, artık söz bitmiş, hâl konuşur hâle gelmiştir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin bu yakınlığa eriştiği anda “Dur ya Muhammed! Rabbin namazdadır.” ifadesi, insanlık adına açılmış en büyük idrak kapısına işaret eder.

Burada “Rabbin namazdadır.” denildiğinde, Rabbin kuluna yönelişinin, kulda tecelli eden rububiyet (terbiye ediş) hâlinin en zirve tezahürü okunur. Namaz, kulun Rabbine yönelişidir; Mirac ise Rabb’in kulunu bizzat huzuruna almasıdır.

“Kuluna, indirmek üzere kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ’ya yürüten Allah, her türlü noksandan münezzehtir.” (İsrâ, 17/1) ayeti, bu yolculuğun zahir kapısını, bu cümle ise bâtın zirvesini haber verir.

“Dur ya Muhammed!” derken, artık içine girdiği mutlak ruh hâli ile daha yukarı bir hâlin olabileceğini artık düşünme. Çünkü namaz hakikatinden sonra insan için bitmiştir.

“Dur ya Muhammed!” hitabı, bir sınır çizgisidir. Bu hitap, “Artık senin için çıkılacak mertebe kalmadı; bu, insanlık adına zirvedir.” manasını taşır. Namaz hakikati, insanın bürünebileceği en yüksek kulluk elbisesidir.

Oradan ötesi, artık beşerî mertebenin ötesine geçmek olur ki, insanlık adına bundan ötesi yoktur. “Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4) ayetiyle övülen o yüce ahlak, Mirac’ta zirvesine ermiş, namaz da bu zirvenin günlük hayata taşınan formu olmuştur.

Kul için namaz hakikati zuhur ettiğinde, artık “ben daha ne olayım?” deme lüksü kalmaz; çünkü kul, kul olmanın en yüksek tadını orada bulur.

Burada; “Dur ya Muhammed! Allah namazdadır.” denilmemişti. Çünkü namaz, insanın bürünme hamlesidir. Bu hamlenin en üst mertebesi ise, insanın hüviyetinin erdiği en zirve hâli olarak tasvir edilir.

“Allah namazdadır.” denmeseydi, ulûhiyet ile ubudiyet arasındaki çizgi kayardı. Namaz, kulun büründüğü bir kıyafettir; Allah’ın kullukla vasıflandırılması mümkün değildir.

Namaz, ubudiyet makamının ta kendisidir. Bu yüzden burada “Rabbin namazdadır.” denir; yani Rabbin, senin üzerindeki rububiyet tecellisiyle, seni namazın zirvesine taşımış, bürüneceğin tüm kulluk kisvesini tamamlamıştır.

Böylece namaz, insan hüviyetinin erişebileceği en üst hâl olarak tasvir edilir. “Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” (Fâtiha, 1/5) ayetinde kulun diliyle ifade edilen bu hakikat, Mirac’ta bizzat hâl olarak yaşanmıştır.

Kişi tüm haşmetiyle benliğini uyandırıp Rabbü’l-âlemine doğru yolculuğa çıkarsa, sahip olduğu tüm kisve tavan yapınca, işte oradan ötesi artık yoktur.

İnsan, bütün benliğini, aklını, kalbini, ruhunu, nefsini, dilini, bedenini ve iradesini uyandırıp Rabbü’l-âlemin’e doğru yönelttiğinde, sahip olduğu tüm kulluk kisveleri zirveye taşınır.

İmanla büründüğü, ihlasla derinleştirdiği, ihsanla incelttiği bu yolculukta bir noktaya gelir ki, kulun elinden yapabileceği başka bir amel kalmaz; oradan sonrası sadece lütuftur.

“Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.” (Hac, 22/77) ifadesi, kulun bütün hâl ve fiilleriyle Rabbine yönelişini anlatırken, Mirac’ta bunun zirve hâli tahakkuk etmiştir. Kul oraya vardığında, artık kendinden bir şey katamaz; sadece huzurda durur.

İşte o anda Rabbi namazda olur. Artık bürüneceği kisve bitmiş ve kişi insani tüm makamları geçmiş, öylece rububiyet mertebesi namaz hâline yani mutlak hâl hâlinde terennüm etmiştir.

Kul insani tüm makamları kat edip, kulluk kisvesini zirveye taşıdığında, Rabbi “namazda” olur; yani Rabbin rububiyeti, kulun ubudiyetiyle tam bir ahenk içinde tezahür eder.

Bu hâlde sanki bütün âlem susmuş, sadece rububiyet ve ubudiyet arasında bir namaz terennümü kalmıştır. Namaz, sözden hâle, fiilden sırra dönüşmüştür. “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’âm, 6/162) beyanı, bu hâlin lisan-ı beyanıdır; Mirac’taki “Rabbin namazdadır.” hitabı ise lisan-ı hâlin en yüce ifadesidir.

Artık kişi özsel tüm sezgileri kapsamış ve insani kâmil derecesinin zirvesinde Nûr-i Muhammediye mutlak olarak aynalama görevini bitirmiştir.

İnsan-ı kâmil derecesinin zirvesinde kul, özsel sezgilerinin tamamını hakikate yöneltmiş, bütün idrak kapılarını Rabbine açmıştır. Nûr-i Muhammedi, bu makamda kulda tam bir ayna bulur; kul, o nura özünü aynalamakla görevini tamamlar.

Artık “ben” diye duran gölge silinir; “O’nun kuludur ve Resulüdür.” hakikati belirir. “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim; bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyediliyor.” (Kehf, 18/110) ayeti, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin beşeriyet ve risalet dengesini anlatırken, Nûr-i Muhammediye ayna oluşun da en güzel izahını verir. Kul bu aynalığı hakkıyla yaptığında, artık aynanın kendisi değil, yansıttığı nur konuşur.

Bu görevle birlikte artık akl-ı evvelin aklıyla mutlak seyrin insani kisvesini tamamlamış, öylece Nûr-i Muhammediye mutlak olarak aynalama görevini bitirmiştir.

Akl-ı evvel diye işaret edilen ilk idrak nuruyla seyr eden kul, insanlık kisvesi içinde alabileceği bütün nasibi almıştır. Artık aklı, vehmin, nefsin ve basit kıyasların sınırından çıkar; nurla düşünen, nurla gören, nurla anlayan bir hâle bürünür.

Nûr-i Muhammedi, bu aklın üzerinde tam bir tecelli sahası bulur; kul, kendini o nura aynalamakla görevini tamamlar. “Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır.” (Bakara, 2/257) hakikati, bu aydınlanmanın kalpteki tezahürünü anlatır. İnsanlık kisvesi içinde mümkün olan en yüce seyr, işte burada noktalanır; kul, insanlık vazifesini en üst perdeden ifa etmiş olur.

Artık ruhun tekâmül zirvesini aşmış, ruhunu mutlak kemale erdirmiş, öylece Nûr-i Muhammediye mutlak olarak aynalama görevini bitirmiştir.

Ruhun tekâmül zirvesi, kulun ruhen Rabbine yöneldiği, nefsin ve dünyanın ağırlıklarından sıyrıldığı en yüksek makamdır. Ruh, burada fıtratının saf haline kavuşur; yaratıldığı özle, fıtrî istikameti birleşir.

Nûr-i Muhammedi, bu saf ruhta tam bir aynalık bulur. “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 91/9) ayeti, ruhun tekâmülünün temel şartını bildirir. Nefsini tezkiye eden, ruhunu tesviye eden kul; kemalin tadını Mirac’ta Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yaşadığı hâlden alır, kendi ölçüsünce o hâlden nasip ister.

Mutlak görev bitimiyle Rabbi, yani mutlak terbiye alanı huzurda durmuş ve tahiyyat ile selamlamaya hazır pozisyona geçmiştir.

Görev bitmiş, seyr tamamlanmış, kulun insani haddi doldurulmuştur. Bu anda Rabbi, yani rububiyet mertebesi, kulun ubudiyetiyle yüz yüze gelir. Tahiyyat, işte bu yüz yüzelik hâlinin selamlamasıdır.

Tahiyyat oturuşu, kulun kalben ve bedenle “Huzurdayım.” dediği makamdır. “Rabbinin ismini zikret ve bütün gönlünle O’na yönel.” (Müzzemmil, 73/8) emrinin namaz içindeki en yoğun tecellisi tahiyyat makamında yaşanır. Kul, bütün terbiye süreçlerinden geçirildikten sonra, selamlamaya hazır bir hâl ile Rabbine yönelir.

İşte Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz; sahip olduğu tüm insani fonksiyonlarını zirve yaptıktan sonra, Nûr-i Muhammediye mutlak olarak ayna olup “Kab-ı kavseyn” denilen noktada durunca, işte o anda; “Dur ya Muhammed! Rabbin namazdadır.” denildi.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, nefsinde ve ruhunda taşıdığı tüm insani fonksiyonları, ahlak, sabır, teslimiyet, marifet, muhabbet ve edep gibi bütün kemal halleriyle zirveye taşımıştı.

Nûr-i Muhammediye tam bir ayna olduğunda, “Kab-ı kavseyn ev edna” denilen yakınlık noktası tahakkuk etti. İşte bu duruşta “Dur ya Muhammed! Rabbin namazdadır.” denildi; yani “Artık seyrin insanlık adına zirveye erişti; bu hâlin üzerine çıkma, bu hakikat insan için kâfidir.” manası tecelli etti.

Böylece Mirac’ta yaşanan bu hakikat, namazla bize günlük hayatta tekrar tekrar tattırılmak üzere emanet edildi.

İşte o anda tahiyyat okunuşunun oturumu olan kapama hâline geçip; ilk konuşmasını yaptı ve şöyle dedi: “Et-tahıyyâtü lillâhi vessalevâtü vettayyibât. Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtüh, Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis-sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illAllâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühü.”

Tahiyyat, Mirac’ta yaşanan bu yüz yüze buluşmanın kelimelere dökülmüş hâlidir. “Et-tahıyyâtü lillâhi vessalevâtü vettayyibât.” diyerek her türlü hürmetin, salavâtın ve tüm temiz amellerin Allah’a ait olduğunu ilan etti.

Ardından gelen “Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü…” hitabı ile selamın, rahmetin ve bereketin Allah tarafından Nebi’ye yönelişi ifade edildi. Sonra “Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis-sâlihîn.” diyerek bu selam, kendisine ve tüm salih kullara yayıldı.

Nihayet “Eşhedü en lâ ilâhe illAllâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühü.” diyerek tevhid ve risalet hakikati, Mirac meydanında bizzat Nebi’nin diliyle tasdik edildi. Biz her namazda bu kelimeleri okurken, aslında Mirac’ta açılan bu kapının önünde, kendi ölçümüzde bu şahitliği tekrar ederiz.

İşte orada Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz; kendisinin mutlak olarak Allah’ın kulu ve Resulü olduğuna bizzat kendisi de şahit oldu.

Mirac’ın zirvesinde bile Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, kendini “abd” (kul) ve “resul” (elçi) olarak tanımladı. Bu, en büyük tevazu ve en büyük makamdı. Zira O, kab-ı kavseyn makamında bile “Ben kulum ve elçiyim.” demiştir.

“Muhammed, içinizden hiçbir erkeğin babası değildir; fakat o Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzâb, 33/40) ayetinin işaret ettiği bu hakikat, Mirac’ta tahiyyat cümleleriyle bizzat onun diliyle tasdik edildi.

Böylece ümmetine de şu dersi verdi: Makam ne kadar yükselirse yükselsin, kul olduğunu unutmayan yücelir.

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Mirac’a çıktığı an Rabbisini Rabbü’l-erbaba ulaştırdı. Arada bir yay kaldı. Tam nazargâh-ı ilahi oldu. Ayna gibi parladı. Ondan yansıyan nur on sekiz bin âlemi kapladı. Dağa nazar edince Hz. Musa (aleyhisselâm) bayıldı.

Mirac’ta Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Rabbinin Rabbü’l-âlemin oluşunu Rabbü’l-erbab olarak idrak etti ve bunu bütün varlık adına temsil etti.

Arada “kab-ı kavseyn” gibi bir yakınlık remzi kaldı; yay misali iki uç birleşti. Hz. Musa (aleyhisselâm) Tur’da tecelli talep ettiğinde, dağa gelen tecelliyle dağ parçalanmış, o da baygın düşmüştü. (A’râf, 7/143)

Bu tecelli karşısında dayanamazken, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Mirac’ta nazargâh-ı ilahi oldu; ayna gibi parlayıp on sekiz bin âleme nur saçtı. Biz bu nükteden şunu anlarız: O’nun kalbi, bütün ümmetin ve bütün âlemlerin amanatını taşıyabilecek genişlikte yaratıldı.

Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) nazar edince âlemler can buldu. O can hepimiz için canan oldu. Karşılaşınca Rabbü’l-âlemin ile tüm haşyetiyle, dilinden dökülen cümleler oldu. O cümleler bize de rehber oldu. Beş vakitte namazımıza kandil oldu. Zaten kandil gecelerine ilham o kandil oldu. Sonra dedelerimiz mübarek gecelerde simge olsun diye kandil yaktı.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize nazar edilince, âlemler can buldu; çünkü O, “Âlemlere rahmet olarak gönderildi.” (Enbiyâ, 21/107) ayetinin mazharıydı. O can, bizim için canan oldu; yani bizim gönül kıblemiz hâline geldi.

Rabbü’l-âlemin ile buluştuğunda dilinden dökülen tahiyyat cümleleri, bize namazın en mühim şehadet makamı olarak ulaştı. Beş vakit namazda tahiyyat okurken, gönlümüzde bir kandil yanar; Mirac gecesi o kandilin hakikati tecelli etmiştir.

Sonra dedelerimiz, bu manayı sembolleştirmek için mübarek gecelerde kandiller yakmış, minareleri ışıklandırmışlardır. Biz de kandile değil, kandilin işaret ettiği nur-u Muhammedi’ye yöneliriz.

Evet kardeşlerim, bize kandil olan o duayı birlikte okuyalım. O kandil gibi olan duayı Efendimiz namazda iki şekilde okurmuş. Yani ufak bir kelime kaydırması bazen yaparmış, iki şekli de yazayım inşallah.

Kandil hükmünde olan bu tahiyyat duası, Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) namazında iki farklı lafızla rivayet edilmiştir. Bu küçük farklılıklar, mananın özüne zarar vermez; bilakis rahmet genişliğini gösterir.

Biz her iki rivayeti de bir hazine gibi görür, manasına odaklanırız. Önemli olan, dudakta okunan lafzın kalpte yankılanmasıdır. Çünkü namazda dudaktan çıkan sözler, kalbin ruh halini yansıtmıyorsa, sadece dil kıpırdamış, gönül uyumaya devam etmiştir.

“Et-tahıyyâtü lillâhi vessalevâtü vettayyibât. Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtüh, Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis-sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illAllâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühü.”

Bu lafız, namazlarımızda en çok okuduğumuz tahiyyat rivayetlerindendir. Her kelimesi, Mirac’ta yaşanan o büyük buluşmanın dilimize yansımış hâlidir. “Et-tahiyyâtü lillâhi…” diyerek tüm hürmetleri Allah’a tahsis ederim.

“Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü…” diyerek Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize selam, rahmet ve bereket temennimi arz ederim. “Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis-sâlihîn.” ile hem kendimi hem de bütün salih kulları bu selam dairesine dâhil ederim.

Nihayet “Eşhedü en lâ ilâhe illAllâh…” ile dilim, kalbim ve ruhumla tevhidi; “Eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühü.” ile bütün peygamberlik zincirinin son halkası olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin kulluğunu ve risaletini tasdik ederim.

Her türlü hürmet, salavât (dua) ve bütün iyilikler, Allah Teâlâ’ya mahsustur. Ey Nebi! Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Selam, bizim ve Allah’ın salih (doğru hareket eden) kullarının üzerine olsun. Ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah (ibadet edilmeye layık) kimse yoktur. Yine şehadet ederim ki, Hz. Muhammed, Allah’ın kulu ve Allah’ın Resulü (yani elçisidir).

Tahiyyatın özü böylece bize açılır. Her türlü övgünün, salavâtın ve iyiliğin Allah’a ait oluşu, kalbimdeki kulluk merkezini O’na sabitler. Selamın Nebi’ye ve salih kullara yayılması, beni kardeşlik bağının içine alır. Şehadet cümlesi ise ömrümün şiarıdır: “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resulullah.” Bu iki şehadet, hem Mirac’ta hem de her namazda yeniden ilan ettiğim ahdimdir. Namaz, bu ahdi diri tuttuğum kulluk sözleşmesidir.

Bazen de efendimiz şöyle okurmuş: “Et-tehiyyatü’l-mübarekâtü es-salevâtü et-tayyibâtü lillahi es-selamü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtühü es-selamü aleyna ve alâ ibadillah-is-sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah.”

Bu ikinci okuyuş tarzında ise; “el-mübarekât” lafzı ile bereketli kılınmış her şeyin, “et-tayyibât” lafzı ile de temiz ve salih amellerin Allah’a tahsis edildiğini görürüm. Şehadet cümlesinde de “abdühû” ifadesi düşmüş, “Resulullah” vurgusu ön plana çıkmıştır.

Her iki okuyuşda da şöyle söyler: Övgü, bereket, ibadet ve salih ameller yalnız Allah içindir; elçilik makamı ise yalnız Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize aittir. Böylece kalbim, ibadette yalnız Allah’a, itaat ve ittibada yalnız Resulüne yönelmiş olur.

(Tahiyyat (bütün övgüler), mübarekât (nema bulan bereketli şeyler), salavât (beş vakit namaz gibi fiilî ibadetler) ve tayyibât (salih ameller) Allah’a mahsustur. Ey Peygamber! Allah’ın selam, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun. Selam, bizim ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun. Ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah (ibadet edilmeye layık) kimse yoktur. Yine şehadet ederim ki, Hz. Muhammed, Allah’ın Resulüdür (yani elçisidir).

Böylece her kelimenin hayatımda bir karşılığı olması gerektiğini hissederim. Tahiyyat, dilimle yaptığım övgüleri; mübarekat, bereket talep ettiğim işleri; salavât, kıldığım namazları ve fiilî ibadetleri; tayyibat ise temiz, arı, şirkten uzak salih amelleri temsil eder.

Hepsini Allah’a mahsus kıldığımda, kulluğum saflaşır. Selamın Nebi’ye ve salih kullara yayılması, beni bu nur zincirine halka yapar. Şehadet ise bu çizginin imzasıdır: Allah tek ilah, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de tek önderdir.

Aslında iki tahiyyat okuyuşu da hemen hemen aynıdır. Çok az kelime kaymaları vardır. Hem de şehadet kelimesinde ufak bir değişiklik vardır. Üzerinde tefekkürümüzü yazalım inşallah.

İki okuyuş arasındaki küçük lafız farkları, hakikat açısından bir ayrılık doğurmaz; aksine tefekkür kapısı açar. Bu küçük kaymalar üzerinde düşündükçe, kelimelerin derinliklerine inerim. Namazda her gün okuduğum cümlelerin, Mirac’ta açılmış bir kapının yankısı olduğunu unutmam. Tefekkür ettikçe namazım derinleşir; namaz derinleştikçe tahiyyat, kuru bir ezber olmaktan çıkar, kalbimin Mirac dili hâline gelir.

İlk kelime “Ettehiyyatü” diye başlar. Tahiyyat = her türlü övgü, her türlü hürmet Allah içindir. Yani biz yaptığımız övgüye değer eylemleri, birbirimize sunduğumuz sevgi ve saygıyı Allah’ı hissetmemiz içindir. Yani bizim yaptığımız tüm sevaplar yani nurani eylemler aslında Allah’ı bulmamız içindir.

“Et-tehiyyâtü lillâhi…” derken, tüm övgülerin, saygıların, ikramların aslında Allah için olduğunu ilan ederim. Birine saygı duyarken, özünde o kişide tecelli eden Rabbimin isimlerine hürmet etmiş olurum.

Sevap diye yaptığım her nuranî eylem, aslında Allah’ı bulma ve hissetme çabamdır. “İyilik olarak yaptığınız her şeyi Allah bilir.” (Bakara, 2/197) ayeti, yaptığım her sevabın hakikatte O’na yöneldiğini, O’nun ilminde kayıtlı olduğunu hatırlatır. Böylece kullara sunduğum sevgi ve hürmeti, Allah’ı hissetmenin bir vesilesi hâline getiririm.

El-mübarekâtü = değer bulan bereketli şeyler Allah’ı bulmamız içindir. Aslında “Allah için şunu yap.” dendiğinde, esas maksadımız, o fiili yaparak Allah’ı hisset anlamındadır. Biri bize Allah için şu eylemi yap dese, biz hemen mantığımızı kullanacağız; eğer o eylem Allah’a götürmüyorsa uzak duracağız.

“El-mübarekâtü” diye ifade edilen bereketli şeyler, Allah’a yaklaştıran hâllerdir. Bir iş “Allah için” dendiğinde, bunun ölçüsü şudur: Bu fiil beni Allah’a yaklaştırıyor mu, yoksa nefsimi mi büyütüyor? Eğer “Allah için” denilen bir şey, beni kibire, riyaya, gösterişe sürüklüyorsa, orada bir yanlışlık vardır.

“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap; yeryüzünde bozgunculuk arama.” (Kasas, 28/77) ayeti, bereketli olanın ölçüsünü verir. Bereket, Allah’a yaklaştıran, kalbi temizleyen, nefsi dizginleyen şeydedir.

Es-salevâtü = namazlarımız, niyazlarımız, dualarımız, tüm yönelişimiz onun içindir. Yani O’na ermek içindir. Yani O’nu hissetmemiz içindir. Çünkü biz O’nun halifesiyiz. O’na yaklaştığımız oranda değer kazanırız. “Ete kemiğe bürünen sensin. Ben” kelimesi ardında açığa çıkmadasın sen…

“Es-salevâtü lillâh” derken, namaz, dua, niyaz ve bütün içten yönelişlerimi sadece Allah için kıldığımı ilan ederim. Namaz, beni göklere taşıyan bir merdivendir; her secde, arşa açılan küçük bir Mirac kapısıdır.

“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin.” (Bakara, 2/43) emri, bu yönelişin zahir formunu verirken; “Beni anmak için namaz kıl.” (Tâhâ, 20/14) ayeti, namazın özünün Allah’ı hissetmek olduğunu bildirir.

Halife oluşumun değeri, O’na yakınlık nispetimle ölçülür. Ete kemiğe bürünen “ben” sandığım şeyin ardında, aslında O’nun isimlerinin tecellisi vardır; ben bu tecelliyi fark ettikçe salevatın hakikatine yaklaşırım.

Et-tayyibâtü = salih ameller O’nun içindir. Temiz eylemler, bilincimizi şirkten arındırıp temiz ve pak etme gayretimiz, O’nu hissetmek ve O’na yaklaşmak içindir. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Rabbü’l-âlemine bir yay kadar yaklaştığında bu üç-dört kelimeyi söyler.

“Tayyibât” diye adlandırılan salih ve temiz ameller, kalbin şirkten, riyadan, kin ve kibirden arındırılmasına hizmet eden eylemlerdir. Her temiz amel, iç dünyamda yeni bir pencere açar; o pencereden Rabbimin rahmetini seyrederim.

“Allah, ancak muttakilerden (sakınanlardan) kabul eder.” (Mâide, 5/27) hakikati, tayyibâtın sadece şekil değil, niyet ve takva ile anlam kazandığını gösterir.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Mirac’ta Rabbine yay kadar yaklaşmışken, tahiyyat kelimeleriyle bu hakikati dillendirmiştir. Biz de her namazda bu kelimeleri okuyarak, kendi küçük Miracımızda aynı hakikate talip oluruz.

Bunun üzerine Rabbü’l-âlemin ona karşılık verir. “Esselâmü aleyke” diye ona hitap eder. Şimdi buradaki inceliği anlatıp geçelim. Herhangi birine selam verdiğimizde “Esselâmü aleyküm” deriz. Çoğul edatını kullanırız. Velev ki karşımızda bir kişi olsun. Ama bir kabrin başına gittiğimizde “Esselâmü aleyke” deriz.

Tahiyyatta Rabbü’l-âlemin’den gelen “Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü…” hitabı, birinci tekil şahsa yönelmiş özel bir selamdır.

Biz günlük hayatta bir kişiye bile selam verirken “Esselâmü aleyküm” deriz; çünkü onunla birlikte görünmeyen melekleri, cinleri, salih dostları da niyazımıza dâhil ederiz.

Ancak kabirde yatan birine “Esselâmü aleyke yâ ehle’d-diyâr…” diyerek tekil selam veririz; zira orada fert fert muhataplık söz konusudur. Buna benzer şekilde, Mirac’ta Rabbü’l-âlemin, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize fert olarak “Esselâmü aleyke” diye hitap etmiştir. Burada selamın tekilliği, muhataplığın özel oluşuna işarettir.

Bunu hiç düşündük mü? Ve bunu Mirac’taki Allah’ın Resulüne verdiği selamla karşılaştırdık mı? Belki aklımızın ucundan bile geçmemiştir. Çünkü dert edinmiyoruz.

Bu inceliği çoğumuz hiç düşünmemiş olabiliriz. Selam, dilimize o kadar alışmıştır ki, “aleyke” veya “aleyküm” farkını fark etmeden yaşamışızdır. Oysa bu küçük farkın arkasında büyük bir tefekkür kapısı vardır.

Mirac’ta Rabbü’l-âlemin’in Resulüne (sallallahu aleyhi ve sellem) “Esselâmü aleyke” diye hitap etmesi, bize selamın bile makamla ve hâlle ilişkili olduğunu gösterir.

Biz çoğu zaman bir kilo elma alırken gösterdiğimiz hassasiyeti, her gün dilimizden defalarca dökülen selam kelimesine göstermeyiz. Oysa selam, kalbimizin istikametiyle çok yakından alakalıdır.

Bir kilo elma alacağız pazarda, birçok tezgâhı gezeriz. Ama günde en az beş vakit okuduğumuz ve her gün birçok kişiye verdiğimiz selamın arasındaki farkı irdelemeyiz. Neyse, geçmiş geçmiştir; yeni sayfa açalım bundan sonra inşallah.

Dünya işinde gösterdiğimiz titizliği, bazen ahiret kelimelerinde göstermeyiz. Pazarda en iyi elmayı bulmak için tezgâh tezgâh gezeriz; ama dilimizden düşmeyen selamın, tahiyyatın, şehadetin incelikleri üzerinde pek durmayız.

Geçmişi sorgulayıp kendimizi suçlamaktan ziyade, şimdi yeni bir sayfa açmak gerekir. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın.” (Haşr, 59/18) ayeti, geçmişi bırakıp bugüne ve yarına bakmamı söyler. Bugün selamı daha bilinçli vererek, tahiyyatı daha şuurlu okuyarak bu yeni sayfayı açabilirim.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Allah’ın huzuruna fert olarak çıkmıştı. Tıpkı kıyamette fert olarak çıkacağımız gibi. Öyle bir fertlik ki Cebrail dahi geride kalmıştı. Sadece sanal benliği ile huzurdaydı. O yüzden birinci tekil şahıs edatı ile Rabbü’l-âlemin ona selam verdi.

Mirac’ta Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Cebrail’in bile geride kaldığı bir fertlik makamına çıktı. Bu, kıyamette her birimizin “tek başına” huzura çıkışını hatırlatan ilahi bir işarettir.

“Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız huzurumuza geldiniz.” (En’âm, 6/94) ayeti, bu fertliğin kıyamet sahnesindeki ifadesidir. Mirac’ta, “Esselâmü aleyke” hitabının birinci tekil şahıs edatıyla gelmesi, bu fertlik sırrına işarettir. O anda ümmetin tamamı onun kalbinde temsil edilmiş, fakat huzura çıkan tek fert olarak O durmuştur.

Kabirde yattığını sandığımız ve ölmüş bildiğimiz kişi de ferttir ve tek başınadır. O yüzden ona da birinci tekil şahıs edatıyla selam veririz. Ama aramızda yaşayan birine tek başına da olsa çoğul ekiyle selam veririz. Çünkü yanında cinler var ve melekler vardır.

Kabirde yatan her insan da fert fert huzura çıkmayı bekler. Kabristana gittiğimizde, “Esselâmü aleyke yâ ehle’d-diyâr…” diyerek tekil selam veririz; çünkü orada ruhlar, tek-tek Rablerine muhataptır.

Hayatta olan bir kardeşimize “Esselâmü aleyküm” dediğimizde ise, o kişiye ve onunla beraber olan görünmeyen melek, cin, salih dost topluluğuna selam veririz.

Böylece selam, sadece bir kişiye değil, bir cemaate yönelmiş olur. Selam kelimesindeki bu tekil-çoğul farkı, hem Mirac’taki Rabbani hitabın, hem kabir selamının, hem de günlük selamlaşmanın sırrını birlikte taşır.

Evet, devam edelim. “Esselâmü aleyke” yani “Selam üzerine olsun.”dan esas kasıt, emniyette kalma ve esenlik içinde kalmak için yapılan yönelimdir. Bu yönelimimizi karşımızdakine iletmek için dille de söyleriz. Herhangi bir kötülüğün onu bulmasına imkân olmaması gibi anlamları da içerir.

“Esselâmü aleyke” veya “Esselâmü aleyküm” dediğimde, aslında “Allah’ın selamet, güven, huzur ve koruması senin/ sizin üzerinize olsun.” demiş olurum. Selamın kökü olan “silm” ve “selâm” kelimeleri, barış, güven ve sağlamlık manasını taşır.

“Selam yurdu onların Rabbi katındadır.” (Yûnus, 10/25) ayeti, selamın asıl yurdunun Allah katındaki güven iklimi olduğunu bildirir. Selam verirken, bilinçaltında şu niyeti taşırım: “Benim elimden, dilimden, hâlimden sana zarar gelmeyecek; ben senin için güven kapısıyım.” Böylece selam, bir merhaba cümlesi olmanın ötesine geçer, ahiret yüklü bir dua hâline gelir.

Eyyuhel-nebiyyu: Ey Nebi, niye Resul değil de Nebi? Çünkü o nüzul ile nübüvvet ilmini aldı. Nübüvvet ilmi, Allah’ın sistem ve düzeni hakkındaki insanı ilgilendiren gerekli ilimdir.

“Eyyühen-Nebiyyü” hitabı, nübüvvet makamına yönelmiş bir niyazdır. Nebi, Allah’tan vahiy alan, gaybî hakikatleri kendi nefsinde yaşayarak öğrenen kimsedir. Nübüvvet ilmi, Allah’ın sistem ve düzenine dair, insanı doğrudan ilgilendiren hakikat ilmidir.

Resul ise bu nübüvvet ilmini insanlara ulaştıran, tebliğ eden elçidir. Tahiyyatta “Eyyühen-Nebiyyü” denilmesi, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin Rab katından aldığı nübüvvet ilminin yüceliğine işarettir. O, bu ilmi almış, yaşamış ve sonra Resul sıfatıyla bize taşımıştır.

Yani sistem ve düzenin ilmini nüzul ile öğrenmiş ve onunla kuşanmış kişidir. Resul ise bunu anlatan kişidir. İnsanlarla iç içe bir hayat mevcuttur. Nübüvvet ise ferdiyyet ile alakalıdır. Risalet ise kesret âlemiyle alakalıdır.

Nübüvvet, ferdiyyet makamında alınan ilimdir; kul, Rabbinden vahyi alırken yalnızdır. Risalet ise bu ilmi kesrete, yani insan topluluklarına aktarma vazifesidir. Nebi, Rabbinden aldığı hakikati önce kendi kalbinde yaşar; Resul olarak ise bu hakikati topluma taşır. “O, hevâdan konuşmaz. O (bildirdikleri), kendisine vahyedilenden başkası değildir.” (Necm, 53/3-4) ayetleri, bu nübüvvet-risalet dengesinin özeti gibidir.

Nebi kısmı, vahyin iniş anını; Resul kısmı, vahyin tebliğ anını temsil eder. Tahiyyatta “Eyyühen-Nebiyyü” diye hitap ettiğimde, bu ferdî nüzul makamına selam gönderirim; şehadette “Resulullah” dediğimde ise kesret âlemine taşınan bu mesaja teslim olurum.

Devam edelim; “ve rahmetullahi” Allah’ın rahmeti üzerine olsun ey Nebi ve “berekâtühû” Allah’ın rahmeti ve O’nun bereketi diye seslenir.

“Ve rahmetullahi ve berekâtühû” derken, Nebi’nin üzerine inen rahmet ve bereketi selamla beraber niyaz ederim. Rahmet, ilahî merhamet ve lütuftur; bereket ise az görünen şeyde bile çok hayrın fışkırmasıdır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem), rahmetin merkezidir; “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 21/107) ayeti bunun açık beyanıdır.

Bereket ise onun sünnetinde, hayat tarzında, sözlerinde ve ahlakında gizlidir. Bu yüzden tahiyyatta bu kelimeleri söylerken, gönlümle şunu da fısıldarım: “Ya Rabbi, Nebi’ne verdiğin rahmetten ve bereketten, ümmeti olarak bize de hisse ver.”

Bundan sonra Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hemen söze girişiyor. Canlar canı, can Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz der ki: “Selam benim üzerime olsun, hem de Allah’ın salih kullarının üzerine olsun.” Burada da sır var, niye salih kul diyor?

Selam Nebi’ye gelince, Nebi de bu selamı kendine ve tüm salih kullara yayıyor. “Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis-sâlihîn.” derken, kendini de o salihler halkasının içine koyuyor. “Niye salih kul?” sorusunun cevabı şudur: Kulluk, herkes için zorunludur; ama salih olmak, seçilmiş bir hâl ve gayret ister.

Kötülük yapan da Allah’ın kuludur, iyilik yapan da. Fakat selam ve rahmet, özellikle salih olanların üzerine tam tecelli eder. “Şüphesiz ki Allah, ihsan sahipleriyle beraberdir.” (Ankebût, 29/69) ve “Allah, salih kullarını sever.” mânasındaki birçok ayet, bu sırrı gönlüme nakşeder. Ben de tahiyyatta bu cümleyi okurken, “Ya Rabbi, beni de salih kulların arasına kat.” diye içimden dua ederim.

Demek ki istesek de istemesek de O’na kuluz. Kötülük de yapsak kuluz, iyilik de yapsak kuluz. Ama selam ve rahmet, iyi kullar üzerine olur.

Kulluktan kaçış yoktur. İster isyan et, ister itaat; yine de Allah’ın kulusun. Fark, kulluğun niteliğindedir. İsyankâr kul da “kul”dur; fakat selam, huzur ve rahmet, salih kulların üzerine tam iner.

“Kim mümin olarak salih amel işlerse, erkek olsun kadın olsun, ona güzel bir hayat yaşatacağız.” (Nahl, 16/97) ayeti, salih amelin hem dünya hem ahiret selamına vesile olduğunu bildirir. Ben bunu idrak ettikçe, “Madem kulum değişmiyor, bari salih kul olayım.” derim. Tahiyyatta salih kullardan söz edilmesi, kalbime bu hatırlatmayı taşır.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz; yay kadar arada mesafe var ve diyor ki, selam salih kullara olsun diyor. Bu selamlaşma faslından sonra Cebrail Sidretü’l-Müntehanın hemen sınırında şehadet eder bu olaya.

“Kab-ı kavseyn ev edna” mesafesinin remzi içinde, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Nebi olarak Rabbinin selamına karşılık verirken, selamı salih kullara da yayar. Bu, ümmete duyduğu merhametin bir tezahürüdür.

Sidretü’l-Münteha hududunda bekleyen Cebrail (aleyhisselâm) ise bu selamlaşmaya şahitlik eder. Böylece tahiyyat, semavî bir şehadetin de dili olur. Biz namazda tahiyyatı okuduğumuzda, Cebrail’in şahit olduğu bu sahnenin hatırasına dâhil oluruz; kendi küçük secde alanımızda, Mirac’ın büyük hakikatini anmaya çalışırız.

İşte biz de her namazda bu tahiyyat duasını bizzat hissederek okuyoruz ve sanki biz Sidretü’l-Münteha’da Rabbimizle konuşuyoruz. Bu duayı tekrar ederiz.

Her namazda tahiyyatı okurken, sadece bir metni tekrar etmiyorum; Mirac’ta yaşanan o büyük konuşmanın küçük bir nüshasını kendi hayatıma taşıyorum.

Sanki ben de Sidretü’l-Münteha çizgisinde Rabbimle konuşuyormuşum gibi bir hâl içinde olmaya çalışırım. Namazın ruhu budur: Mirac’ın sırlarını, günde beş vakit küçük dozlarla içime alabilmek. “Namaz müminin miracıdır.” sözü, bu hakikati özetler. Tahiyyat, işte bu miracın dilidir.

Eyyühen-Nebiyyü kelimesini okuduğumuzda ise şunu düşünürüz; Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin bize ilettiği tüm nübüvvet ilminden ben de sorumluyum. Dolayısıyla ben de bu selamı o sorumluluk bilinci makamıyla bu duada yerimi alıyorum. Ve Rabbü’l-âlemine muhatabım. Rabbü’l-âlemin tümümüze sorumluluk bilinci versin de Miracımızı tamamlasın.

“Eyyühen-Nebiyyü” dediğimde, sadece Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize bir hitapta bulunmuyorum; aynı zamanda onun getirdiği nübüvvet ilminin bana yüklediği sorumluluğu da hatırlıyorum. O’nun getirdiği vahyin bütününden sorumluyum; sadece hoşuma giden kısmından değil.

Tahiyyatta bu kelimeyi okurken içimden şöyle geçiririm: “Ya Rabbi, Nebi’ne indirdiğin bu ilmin gereğini yerine getirmekten beni uzak kılma.” Böylece selamın içine sorumluluk bilinci karışır. Rabbü’l-âlemin, hepimize bu bilinci verirse, her namazımız şahsî Miracımızın bir basamağı olur.

Evet, o ibadet ki, kul onunla münezzeh olan Rabbini ve çıplak bir benlik ve şuurla düşünüp onunla mutlak olarak kaimiyetini mülahaza edip kulluk şuuruyla Rabbin mertebesine secde edip onunla huzurda kalmaya layık bir bürünüşle kaim olur; o zaman onun, ezeliyet tavırlarından zuhur etmesi ve mutlak varlık mertebelerinden ortaya çıkması olması lâzım gelir.

Namaz öyle bir ibadettir ki, kul bu ibadette Rabbinin münezzeh oluşunu, kendi aczini ve fakrını çıplak bir şuurla idrak eder. Kıyamda, rukûda, secdede ve tahiyyatta kul, hem varlığının temeli olan “La ilahe illallah” hakikatini, hem de yokluğunun edebini yaşar.

Secde, kulun yüzünü toprağa koyarak, “Ben topraktan geldim, yine toprağa döneceğim.” demesidir. “Secde et ve yaklaş.” (Alak, 96/19) ayeti, bu yaklaşmanın sırrını açıklar. Namazda bu hâli yaşayan kul, ezeliyet tavırlarından bir parıltı taşır; mutlak varlığa yönelmiş bir şuurla huzurda kalır.

Bütün ibadetleri cem eden namazın asıl makamı bu mukaddes sunuş mertebesidir. Orası her türlü düşüncenin dışında kalıp ötesinde olan Zat-ı mutlak-ı vücub-ul vücud huzurudur. Ve “Lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhidin makamıdır.

Namaz, diğer ibadetlerin özünü içinde toplayan büyük bir sahnedir. Oruç, zekât, hac, dua, tesbih, tefekkür; hepsinin sırrı namazda bir araya gelir. Asıl makamı ise, kulun Zat-ı Mutlak’ın huzurunda duruşudur.

Bu makam, kelimelerin tükendiği, “Lâ ilâhe illallah”ın bütün varlıkla beraber söylendiği makamdır. “Şüphesiz ben Allah’ım, benden başka ilah yoktur; o hâlde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.” (Tâhâ, 20/14) ayeti, tevhid ile namazı aynı cümlede birleştirir. Namaz, bu tevhidin fiile dönüşmüş hâlidir.

İşte bu makamda “La mâbude illallah” (Allah’tan başka mabut yoktur / hakiki mabut yalnız Allah’tır.) şeklinde ifade edilebilen mutlak mabudiyetin hakikati bütün çıplaklığıyla aşikâr olur.

Namazın hakikati, “La mâbude illallah” sırrının tam olarak idrak edildiği yerdir. Kalbimle, aklımla, bedenimle ve ruhumla sadece Allah’ın ibadete layık olduğunu, hiçbir şeyin O’nun yerine geçemeyeceğini hissederim.

O anda dünya putları, nefis hevesleri, insan korkuları, makam sevgileri erir. “Sen yalnız Sana ibadet ederiz.” (Fâtiha, 1/5) dediğimde, aslında “La mâbude illallah”ı tekrar etmiş olurum. Bu makamda mabudiyet hakikati çıplak hâlde görünür; araya perde giremez.

İşte namazın hakikati, daha üstün ve mukaddes bir mertebe için bir ibadettir. Enbiyadan pek kâmillerin, en büyük velilerin basamakları; bütün ibadetlerin nihayeti olan namazın hakikati makamının nihayetine kadardır.

Namazın hakikati, enbiyânın ve velilerin yükseldiği mertebelerin nihai durağıdır. Onlar, bütün ibadetlerini namazda taçlandırmışlardır. Kıyamları, hayatları boyunca yaptıkları bütün duruşların özüdür; rükûları, teslimiyetlerinin simgesidir; secdeleri, kulluğun zirvesidir.

“Onlar ki namazlarını huşû ile kılarlar.” (Müminûn, 23/2) ayeti, bu hakikatin kapısını aralar. En büyük velilerin bile seyr u sülûk basamakları, namaz hakikatinin derinleşmesine bağlıdır. Biz de bu kapıdan içeri girebildiğimiz kadar, o büyüklerin yolundan pay almış oluruz.

Ayrıca biz; izah ettiğimiz birinci makamın yanında, tahiyyatta ikinci bir makamı da devreye koyup ayetle bize emredilen; Peygambere selamımızı iletip ona olan teslimiyetimizi ortaya koyarız.

Tahiyyatta hem Mirac’taki rububiyet-ubudiyet buluşmasını hatırlar, hem de aynı zamanda bir ümmet olarak Peygambere selam ve teslimiyetimizi yenileriz. “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” (Ahzâb, 33/56) ayeti, bu ikinci makamın emridir.

Tahiyyatın içinde geçen “Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü…” cümlesi, bu ayetin namaz içindeki tezahürüdür. Böylece hem Mirac sırrına, hem de ümmetlik ahdine aynı anda dahil oluruz.

Allah’ın yegâne ilah olup Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin de O’nun kulu ve Resulü olduğunu kabullenerek, tüm fırkalaşmalardan ari bir şekilde yegâne önder olarak Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizi kabul ederek akabinde sağa sola selam vererek yeniden halkın içine o bilinçle ineriz.

Tahiyyatta “Eşhedü en lâ ilâhe illAllâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlüh.” diyerek tevhidin ve risaletin özünü ilan ederim.

Allah’ın tek ilah olduğunu, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin de O’nun kulu ve Resulü olduğunu kalbimle tasdik ederim. Bu tasdiki, mezhep, grup, cemaat, fırka üstü bir bilinçle yaparım; çünkü bu şehadet, bütün ayrılıkların üzerinde duran bir hakikattir.

Sonra sağa ve sola selam vererek, bu şuurla yeniden insanların içine dönerim. Artık selam verdiğim her kulda, Mirac’ta alınmış bu dersin izini taşımaya çalışırım: Tek ilah Allah, tek önder Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem), tek yol da O’nun gösterdiği sırat-ı müstakimdir.