406) EL VEDUD’UN MUHABBETİ İLE AŞKI AYIRMAK

Olayın detayını anlamak için olaya biraz açıklık getirelim; mevzuubahis olayı bilmeden sınırsız muhabbeti oluşturan El Vedud esma tecellisi ile aşkı birbirine karıştırmayalım. Çünkü her iki mana içeriğinde de hedef, Allah’a yolculuktur.

Ama bedensel veya ruhsal tutkuyu aşk sananlar çoğunluktadır. Çoğunluğun tutkuyu aşk sanmaları ve o şekilde düşünmeleri, bu mukaddes kavramları kirletemez.

Aslında aşkı ilahi, sanal benliği mutlak benliğe kayıtsız şartsız teslimiyetidir. Tabi ki bu teslimiyet kişiyi bir yere kadar taşır. Çünkü teslimiyetten hâsıl olan seyir, bekabillah yolculuğunda başlar.

İşte bekabillah ile fenafillâh sınırında aşkın işi biter. Aşkı içsel tutkunluktan ayıramayan anlayış, veli kulların dervişlerini yönlendirdiği ve o yoldan temizlik yaptıkları aşk değildir. Bu sonradan oluşan tutkunluğun adını değiştirip aşk konma olayı, velilerle doğmadı.

Bu karanlık olan tutkunluk, insanlıkla beraber var oldu. Bu bizim sınav enstrümanlarımızdan bir enstrüman oldu. Allah’ın Velilerinin dervişlerine vermek istedikleri hedefleri ise, bambaşka idi. Olayı bilmeden tutkuya aşk deyip bunu velilere mal edersek, Allah’ın velilerine haksızlık etmiş oluruz. Şunu da bilelim ki, aşk bedensel olamaz.

Bedensel olarak hissedilen, bir birini çeken hormonların kalbe dokundurduğu kavuşma azmidir. Burada kavuşma olup hormonsal tatmin bitince, kalbe basınç yapan eğilim biter. İşte o zaman kalbinde oluşan kavuşma isteğinin aşk olmadığını anlarsın.

Aşkta asla ve asla yanan özlem bitmez. Kavuşsa dahi, aşktan muhabbete dönüşen yakıcılık, katlanarak devam eder. Âşık ve maşuk arasında bu hep devam ettiği için de, aşkın doğurduğunun ötesini göremez olur.
Burada ince bir ayrımın altını çiziyorum: El Vedud’un sınırsız muhabbet akışı ile bizim dilimize yapışmış aşk kavramını birbirine karıştırmayalım. İkisi de “Allah’a yolculuk” diye telaffuz edilse de, birinin zemini marifet ve haşyettir, diğerinin zemini çoğu zaman vehim ve tutku.

Bedensel veya ruhsal tutkuyu “aşk” sanan kalabalıklara bakıp kavramın aslına hükmedemeyiz. Çoğunluk yanılıyor diye hakikat kirlenmez; ama çoğunluğun dili, kavramın üstüne kalın bir sis bırakır.

Ben o sisi aralayıp şunu söylüyorum: İlâhî aşk dediğim şey, sanal benliğin mutlak benliğe kayıtsız şartsız teslimiyetidir; hevesin, hormonun, sahiplenme arzusunun romantik adı değildir.

Teslimiyet kişiyi bir yere kadar taşır; bu doğrudur. Çünkü teslimiyetten hâsıl olan seyir, bekabillah yolculuğunda başlar. Kişi “Ben yokum, Sen varsın.” diyerek benliğinin kırılmasına izin verir. Ama işte tam o noktada aşkın vazifesi biter.

Bekabillah ile fenafillâh sınırında aşkın işi tamam olur; ondan sonrası marifet, haşyet ve huşu ile yürünür. Aşkı içsel tutkunluktan ayıramayan anlayışlar ise, velilerin dervişlerini arındırmak için kullandıkları aşk vurgusunu, kendi tutkusuna kılıf yapmıştır. Ben buna itiraz ediyorum. Çünkü velilerin hedefi, tutkuyu kutsamak değildi; tutkuyu bir kaldıraç yaparak nefsi kırmaktı.

“Bu karanlık tutkunluk velilerle doğmadı; insanlıkla beraber vardı.” derken, meselenin tarihini insanın nefsi kadar eskiye götürüyorum. Tutku, imtihan malzememizdir; adı yeni, özü eskidir.

Aşk diye dolaşan nice hâl, aslında imtihan enstrümanımız olan bu tutkudur. Veliler, bu tutkuyu dönüştürmek için aşk kelimesini terbiye aracı yaptı; biz ise tutkunun kendisine aşk adını yapıştırıp velilere mal ettik. Bu da Allah’ın velilerine yapılmış büyük bir haksızlıktır.

Aşkın bedensel olamayacağını söylerken, fıtratla savaş açmıyorum; isimleri yerine koyuyorum. Bedende hissedilen, hormonların kalbe dokundurduğu kavuşma arzusu, helal dairede yerini bulur; fakat bu hâle “aşk” dersen, sonra kavuşma gerçekleşip hormonsal tatmin bitince geriye kalan boşluğu görünce anlarsın ki, bu aşk değilmiş.

Aşkta yanan özlem bitmez; kavuşsa bile, o özlem başka bir hâle, muhabbete dönüşerek devam eder. Âşık ve maşuk arasında bu derin akış sürdükçe, kişi çoğu zaman aşkın doğurduğunun ötesini göremez; işte bu yüzden ben aşkın nihai durak değil, ilk eşik olduğunu söyleyerek El Vedud’un muhabbetine davet ediyorum.