199) İLİM VE BİLİM ARASINDAKI HAKİKAT

Hakkıyla Allah diye bilmek için, bilim ile ilim farkını iyice ayırt etmek gerekir. Bilim (maddeye dair bilgi) aklın, ilim (hakikate dair bilgi) kalbin işidir. Bilim gözle görür, ilim basiretle. Bilim, eşyanın yüzünü okur; ilim, eşyanın içini. Allah’ı hakkıyla bilmek, görüneni değil, görünenin ardındaki nuru fark etmekle mümkündür. Bilim, Allah’ın yarattığını inceler; ilim, Allah’ın yarattığındaki hikmeti görür.

İlim Allah sıfatıdır. Allah her özelliği ile sonsuz ve sınırsızdır. “O her şeyi ilmiyle kuşatmıştır.” (Talak, 12) ayetinde belirtildiği üzere, ilim Allah’ın zâtî sıfatlarındandır. Sonsuzluk, O’nun ilminde gizlidir; sınır koyan akıl, O’nun ilminin dışına çıkamaz.

Tüm varlıklar, varlığını ondan yansıyan nurani ilminden alır. Varlık, Allah’ın ilminden taşan nurdan ibarettir. Her zerre, Allah’ın ilminden yansıyan bir nurun tecellîsidir. Nur, O’nun ilminden doğar; o yüzden her şey, hakikatte nurun farklı bir tecellisidir. Yani varlık, kendi başına değil, ilahî bilginin yansımasıyla var olur. Bu yüzden denilmiştir ki: “Varlık, Hakk’ın aynasıdır.”

Ondan yansıyan her bir ilmi yapıyı inceleme ve değerlendirme iradesi kendisine bağışlanan insan, varlıkları ayakta tutan ilmi yapıtı öğrenmek için, kendisine bağışlanan akıl vasıtasıyla ilmi yapıyı adım adım inceler. İnsan, Allah’ın “Alîm” (her şeyi bilen) isminin yeryüzündeki tecellîsidir. Aklı, o ilahî ilmin şifrelerini çözmek için verilmiştir.

Her keşif, aslında Allah’ın bir sıfatının görünür hale gelmesidir. Yani akıl, Hakk’ın ilminden bir melekedir ki insana verilmiştir. Varlıkları çözmeye çalışırken, aslında O’nun ilmini keşfeder. Her keşif, bir esmanın (Allah isminin) fark edilmesidir.

Aklın bu inceleyip ilme ulaşma adımlarına bilim denir. Bilim, ilme giden yoldur; ama ilim değildir. Bilim, şekli tanır; ilim, özdeki sırrı. Bilim, sureti çözer; ilim, manayı çözer. Biri gözü, diğeri kalbi temsil eder.

İşte biz Allah’a iman ederek varlığımızın ve tüm varlığın onun nuruyla bütünleşik olan ilmiyle, ilminde ilmi suret olduğuna iman ettiğimizde; her yaptığımız bilimsel çalışmada ilmi seyre dalacağız. Mümin için ilim ve bilim ayrılmaz. Allah’a iman eden bir bilgin, her araştırmasında Hakk’ın sıfatlarını seyreder.

Deney, ölçüm, gözlem hepsi ilahî bir seyir hâline gelir. Mümin için bilim, Allah’a giden bir seyrin aracıdır. Her deney, her gözlem, “O nasıl yaratıyor?” sorusunun cevabını aramaktır. Bilimsel bilgi, imanla birleşince marifet olur.

Seyir ilerledikçe, kendi yapımızın dahi aynı nurdan meydana gelen bir ilmi suret olduğunun seyrine dalmaya başlayacağız. İnsanın özü nurdur. Bu fark edildikçe, dıştaki varlıkların da aynı nurdan yansıdığı idrak edilir. “Ben” diyen dahi, O’ndan gelen nurun konuşmasıdır. İnsan, kendi hakikatinin nurdan yaratıldığını idrak ettiğinde, her şeyin aynı kaynaktan aktığını görür. “Ben” yoktur; nurun farklı bir tezahürü vardır.

Bu seyir tamamlanınca ise kendimize gelir ve deriz ki: “Hayret, her şey gibi ben de onun nurani olan ilmiyle varım.” Bu hâl “marifetullah” makamıdır. İnsan artık “ben varım” demez; “ben O’nun ilmindeyim” der. Hayret burada doğar. Çünkü gören de O’dur, görünen de. Artık insan, “ben mutlak bir vücud olarak varım” demez, “O’nun ilminde ben bir hayalim” der.

Böylece tüm varlığı seyir ederek Allah deriz. Her varlık bir ayettir. Onu seyreden kalp “Allah” der. Çünkü varlıkta görünen suretlerin ardında hep O’nun nurani ilmi vardır. Gerçek tevhid budur: Her şeyi Allah’ta görmek. Gözün gördüğü, kulun duyduğu her şey, “La mevcude illallah” (Allah’tan başka varlık yoktur) sırrının yankısıdır.

Sonra bakar ki, Allah diyen dahi, onun kendi ilminde oluşturduğu bir varlık, yani diyen gene kendi ilmi seyrinden ve nur temasından ve nuruyla nurunda yaratımını zuhur ettiği ve üzerine benlik giydirdiği bir şablondan öte değildir. “Allah diyen kim?” sorusu burada tecellî eder. Kul, O’nun ilminde bir yansıma olduğundan, “diyen” de, “denilen” de, “dedirten” de O’dur. Bu hâl, fenâ ve bekâ makamlarının idrakidir.

Ayrıca kendisiyle kaim olan bir katre nurdan var eylediği bir ilmi surettir. İnsan, Hakk’ın nur denizinden alınmış bir katredir. O katrede bütün denizin sıfatı gizlidir. “Kim kendini bilirse, Rabbini bilir” sözü, bu katre ile denizin ilişkisidir.

Ve tümünü, mutlak olarak seyrinde bulunan Allah olduğu hasebiyle de, Allah diyen kendi olur. Burada kul, benliğini mutlak nur içinde eritmiştir. Artık fiili yapan, sözü söyleyen O’dur. Bu hâl, “ben”in kalktığı, “HU”nun kaldığı makamdır. Artık bu idrak noktasında, kul ortadan kalkar. Kalan sadece Allah’tır. O hem seyreden, hem seyredilendir.

Buna zati seyr zek hali; eski tabirle sekr halindeki seyr denir. Sekr, ilahî sarhoşluk hâlidir. Kul, benliğini yitirir; Hakk’ın varlığında kaybolur. Zek hâli, zâtın seyir hâlidir. Bu hâlde artık hiçbir “ben” kalmaz. Sekr (vecd, sarhoşluk) hâli, Allah’ın varlığında yok olma hâlidir. Bu hâlde kulun dili, artık kendi değil, Hakk’ın dili olur.

Dikkat! Şunu da göz ardı etmemeliyiz: Her ne kadar özde böyle olsa da… Tüm seyirler, sanal benlik içinde var edilen insan tarafındandır. Burada büyük uyarı vardır. Zira bu idrak, “ben yokum” diyerek gurura düşülmemesi içindir.

Sanal benlik, hâlâ seyrin aracıdır. O hâlde kul, tevazudan ayrılmamalıdır. Bu uyarı çok önemlidir. Çünkü kulun “ben yokum” demesi bile bir “ben” iddiası olabilir. Bu yüzden tasavvuf, daima temkini emreder: “Fenâda da adab vardır.”

İşte bu noktada “Lillahil vahidul kahhar” ayetine şahit olan insanın ta kendisidir. Yoksa sadece açığa çıkan gizli hazine olurdu. “Her şey Allah’ındır, o Vâhid’dir, Kahhâr’dır.” (Zümer, 4) Bu ayet, hem birliğe hem kudrete işarettir.

Varlığın tamamı, O’nun birliğinde yoktur. Kul, bu şehadeti yaşarsa artık “ben”in hükmü biter.Yani, varlıkta ikinci bir fail yoktur. Ancak bu idrakle kul, Hakk’ın seyircisi olur, O’nunla görür, O’nunla duyar.

Seyri de kendi tarafından olurdu. Ama ikinci bir bilinç tarafından seyir eden olmazdı. Allah, kendi ilminde kendi cemalini temaşa eder. Kul, o temaşada sadece perde olur. Bu yüzden “Ben görmedim, O gösterdi” diyen, hakikati kavramıştır. Yani burada “ikilik” sırrı çözülür. Seyredenle seyredilen bir olur. Allah, kendi ilminde kendi cemalini temaşa eder. Kul, o seyirde sadece bir perde gibidir.

“Bilim”, eşyanın dış yüzünü; “ilim” eşyanın özünü gösterir. Bilim, atomu böler; ilim, atomun içinde Hakk’ı bulur. “Bilim” dış kabuğu; “ilim” iç özü kavrar. Bilim, yaratılışı anlamaya; ilim, yaratıcıyı tanımaya götürür.

Her ilim, O’nun nurundan doğar; ama O’nu bilmeyen ilim, kalbi karartır. İlim, Allah’ın nurudur. O nurdan nasip alan, varlığı Allah’ın ilminde seyreder. “Ben” dediğin şey bile O’nun ilmindeki bir yansımadır. O’nu bilmek, kendini O’nun ilminde yok bilmekle olur.

İnsanın kendisini ilahî ilimden bir yansıma olarak görmesi, onu gurura değil, fakra (Allah’a muhtaçlık bilincine) götürmelidir. “Lillahil vahidul kahhar” sırrını idrak eden, artık benlik iddiasından sıyrılmıştır.

O bilir ki, seyreden de O’dur, seyredilen de. Her “seyir”, hâlâ insandan zuhur eder. O yüzden gururdan sakınmak gerekir; çünkü benlik, seyrin son perdesidir.

“Allah, her şeyi ilmiyle kuşatmıştır.” (Talak, 12) “O, gizliyi ve açığı bilendir.” (En’am, 3) “Her şey O’nun ilminde yazılıdır.” (Yasin, 12) “De ki: Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır.” (Bakara, 284) “Kim Allah’a yönelirse, Allah onu kendine yaklaştırır.” (Şura, 13) “Kim kendini bilirse Rabbini bilir.” (Hadis-i kudsî manası)

İlimde derinleşmek, Allah’ın nurunda derinleşmektir. Ama her ilim, Hakk’a götürmüyorsa, o bilgi değildir; gaflettir. Her ilim, Allah’a götürüyorsa marifettir; eğer benliği büyütüyorsa, ilim değil hicaptır.

Yorum yapın