Allah’ın hidayet ettiğini kimse saptıramaz, Allah’ın saptırdığına da kimse hidayet veremez olayını dilimiz döndüğünce yazalım. Bu olayı tam anlamak için, kader nedir nasıl taalluk eder? Sorusunu çözmeli, öylece derunumuzdaki ilme uzanmalıyız. Kaderi anlamak için varoluş olayının köküne inmemiz gerekir. Yoksa her anlatılan bilgi havada kalır. Bir yerde kopukluk olur. Sonra da olay anlaşılmadan yeni yeni sorular türer. Kafa karışır ve olayın içinden çıkılmaz olur. Kur’an’da “Allah kimi doğru yola iletirse, artık onu saptıracak yoktur; kimi de saptırırsa, artık ona yol gösteren bulunmaz.” (Zümer, 23) buyrularak hidayetin bütünüyle Allah’ın elinde olduğu açıkça belirtilir. Lakin bu ayetin izaha ihtiyacı vardır.
Mutlak zat deriz, buna da “Hu” işaret zamiriyle işaret ederiz. Hu işaret zamiriyle mutlak hüviyete işarette bulunuruz. İşte Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet kendisindeki zati ilim ile istedi ki kendi manalarını seyir etsin. Bu sır, hadis-i kudsîde “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim ve mahlûkatı yarattım.” ifadesiyle işaret edilmiştir.
Şimdi olayın üzerine eğilelim. Mutlak zat deriz ve buna da Hu işaret zamiriyle işaret ederiz. İşte burada Hu işaret zamiriyle belirttiğimiz mutlak hüviyet istedi ki gizli hazine olan kendisindeki kuvveleri seyir etsin. Seyir etmek istediğinde ise, kendi seyri için Allah ismini seçti. Allah ismi bir simge isimdir. Elif, Hu işaret zamiriyle yöneldiğimiz mutlak hüviyete işaret eder. Birinci lam sıfata işaret eder, hep harekesiz gelir ve okunmaz. İkinci lam tekvin sıfatına işaret eder.
Bazı kelamcılar bu sıfat gizli olduğu için yok demişlerdir. Üçüncü lam ki açıkta yazılan ikinci lam esma âlemine işaret eder. Bu lam hep göz önündedir. Sürekli telaffuz edilen işte bu lamdır. Sondaki ha ise fiiller âlemine işaret eder. Fiiller âlemi derken az tefekkür etmemiz gerekir. “En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimlerle dua edin.” (A‘raf, 180) ayeti, bu çözümlemenin dayandığı ilahî temeli bildirir. Tüm bu anlattığımız her bir husus; Allah’ın bizzat zatıdır ki yarattıklarından tümüyle münezzehtir. Zaten Allah ismi olarak bu şekilde tarif edilmiştir ki yaratılmışlarla ilişkisi yoktur.
Mutlak zat gizli hazineyi Allah ismi aynasında seyir edince, melekût âlemi yani ceberut âlemi yani esma âlemi tekvin sıfatı ile ikişer üçer dörder veya daha fazla esma müsemması ile fiiller âlemini oluşturdu. Fiiller âlemi derken gözümüz maddeye ve maddi varlıklara bakmasın. Bu olayın yaratılmışlarla ilgisi yoktur.
Bu olay, yaratılmışların yaratımının başlanması hak tealanın öz seyriyle ilgilidir. Yaratılmışlar ise, on sekiz bin alemle başlar. Kesret, on sekiz bin âlem olarak varlık aleminde belirginleşmiştir. Bir katre nur üzerindeki dokuma ile doksan dokuz öz cevherin açılımı olan on sekiz bin âlem ile Allah’ın gizli hasinesi kesrette görünür olmuştur. İşte fiil âleminin tezahür ettiği kesret burasıdır. Tasavvuf ehli bu hakikati “her şey esmaların tecellisidir” diyerek özetler.
On sekiz bin âlem ise, tüm varlıkların alt yapısını oluşturur. Melekler boyutu diyebileceğimiz aslında bu on sekiz bin âlemin ta kendisidir. Sonra tabi melekler boyu olarak ta kısım kısım melekler vardır. Örneğin sekiz büyük melek on sekiz bin âlemden her birinde nüfuz edecek mahiyettedir. Kur’an’da meleklerin çeşit çeşit görevlerde oldukları bildirilir: “O’nun katında olan melekler, O’na ibadet etmekten asla kibirlenmezler, yorulmazlar.” (Enbiyâ, 19).
Sonra bu on sekiz bin âlem ise, bildiğimiz bir üst boyutu var eder. Cin insan hayvan nebatat dağ taş dünya felekler vs. İşte tüm bu varlıklar var edilince, cin ve insi çıkarırsak diğer tüm yaratılanlar, bir seyir âlemini oluşturdu mutlak zat için. Sonra mutlak zat ki, kendisine seyir âlemi için Allah ismini verdi. İşte Allah olarak tanıdığımız mutlak zat istedi ki bu seyir âlemini birileri de seyir etsin. “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 56).
Sadece o var. O yanı sıra kim olacak ki seyir etsin. Şöyle çözüm buldu. Önce sanal benlik sahibi cinler var edildi. Örneğin Facebook WhatsApp gibi uygulamaları her telefona bir adet yüklersin. İkincisini yüklemek istersen, bir program var yüklersin telefona sanal bir telefon oluşturur ve onun üzerine de aynı uygulamanın ikizini yükler. Sonra aynı telefonda iki Facebook WhatsApp gibi uygulama hesapları açılır. Biri gerçek telefon üzerinde kayıtlı iken diğeri sanal olarak hayalen var edilen telefona yüklenir. Ve ikisi de açılır.
Bu ufak örnekten sonra konuyu anlatmaya devam edelim. İşte yarı iradeli olarak sanal benlikle cinler oluşturulup Allah’ın adıyla Allah’ın on sekiz bin âleminde var ettiği melekeleri yani kuvveleri kendi kuvvet ve imkânlarına göre melekleştirmeye başladılar. Ama çok kısıtlı bir oran ile. Onun içinde cinler kendilerini tanısalar, meleklerden üstün olurlar. Bilindiği gibi Ezazil meleklerin başı idi. Kur’an’da şeytan için “O cinlerdendi, Rabbinin emrinden çıktı.” (Kehf, 50) buyurulmuştur. Bu da onun aslında melek değil, cin olduğunu ve irade sahibi olarak imtihana tâbi kılındığını gösterir.
Ey nefsim unutma ki! Hidayet, Allah’ın mutlak dilemesiyle oluşur. Varlık katman katman zuhura gelir; esmalarla açılır, fiillerle görünür, imtihanla kemale erer. İnsana düşen, hidayetin Allah’tan olduğunu bilmek, nefsine güvenmeyip O’na sığınmaktır. Çünkü yolun başı da sonu da O’dur. “Allah kimi hidayete erdirirse, işte o doğru yolu bulan kimsedir.”
Sonra Hu işaret zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet, yani kendisini Allah olarak tanıdığımız mutlak zat, istedi ki tam iradeli bir varlık var etsin. Bunu da et kemik bedenli varlıklardan yapmak istedi. İşte insan tam iradeli olarak var edildiğinde özünde mevcut olan on sekiz bin âlemi bir araya getirip istediği meleki yapıyı oluşturacak kuvveye haiz oldu. Yani melek ona secde etti. Ama yarı iradeli olan cinni varlık gibi iradeli bir varlık oluşturma kuvvesi ona verilmedi. Yani cin ona secde etmedi.
Öylece Hz. Âdem ve nesli on sekiz bin âlemi istediği şekilde dizayn edip zuhur etme kuvvesine haiz oldu. Kur’an’da: “Meleklere: Âdem’e secde edin, dedik. Hepsi secde ettiler; yalnız İblis direndi ve kibirlendi, böylece kâfirlerden oldu.” (Bakara, 34).
Ama her insan ayrı bir potansiyel üzerine var edildi. Bu potansiyelin oluşumu ise onun kaderi oldu. O da kendisine aktarılan genetik kodlar, üzerinde etki eden astrolojik etkiler, etrafında yaşayan insan ve cinlerden üzerine düşen implaslar, et kemik bedenin zevkleri istek ve arzuları, ZEN dediğimiz beden tarafından oluşturulan ikinci bedenin kişi üzerindeki istek ve arzuları gibi birçok etkinin etkisi altında kalıp kararlar veren kişinin öz istekleri, adeta kişiyi bir android robot gibi oluşum meydana getirdi. “Biz insanı bir damla sudan yarattık. Sonra onu işiten ve gören kıldık.” (İnsân, 2). Yani insana verilen bu kabiliyetler kader zeminini oluşturur.
İşte bu etkilerden kurtulup özgür bir kul olmak isteyen kişi ne yapabilir? İşte bu etkilerden kurtulmak için Kur’an bizim yol kılavuzumuzdur. Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz yol rehberimizdir.
İşte çözüm olarak Allah’ın boyasıyla boyan denilir insana. Direk üst perdeden işe başlar. Varoşlarda dolaşmaya gerek yok der. Kişi en etkin bir şekilde kendisini kuşatan ve tutsak eden tüm prangalardan başarılı bir şekilde kurtulması için, Allah’ın boyası ile boyanması gerekir. “Allah’ın boyasıyla boyanın. Allah’tan daha güzel boya kim yapabilir?” (Bakara, 138).
On sekiz bin âlemin öz cevherlerinden olan doksan dokuz öz cevherlerini ihsa et diyor dini İslam-ı mübinin temsilcisi olan Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz. Hadis: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları ihsa ederse (sayarsa, anlamını kavrayıp yaşarsa) cennete girer.” (Buhârî, Daavât, 68).
Doksan dokuz esma içinde olmayan esmalar ise, kişinin zikir olarak okuyup o boyalara da bürünmesi kişi için sakat sonuçlar doğurur. İşte Allah’ın boyasıyla boyanmak için temel unsur, zikir birinci basamak olarak önümüzde duruyor. Bakınız sahabeler esma zikirlerini okurdu. Hatta ki deliler gibi okuyorlardı. Anlatın siyer-i nebiyi dersek hemen yapılan savaşlar, barışlar, hicret ve yapılan işkenceler, boykot yıllarındaki zorluklar ve Habeşistan hicreti gibi afakî şeyler anlatılır. “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar.” (Âl-i İmrân, 191).
Peki, o insanlara ne verildi ki tüm o eziyetler onlara güllük gülistanlık oldu. İşte bu anlatılmıyor. Çünkü dünyayı yöneten sermaye sahiplerinin işine gelmez. İnsanın gerçek hüviyetini elde etmesini istemez kâfir. Neden Müslümanlar eziyet altında tutulur? Çünkü onlardan korkulur. Son derece modern silahla kuşanmış ve donatılmış İsrail askerlerinin neden silahsız bir iman ehlinin önünde titremelerini ve savunmasız insanları öldürmelerini hiç kimse derinlikli olarak düşünmez. “Onların kalplerine korku salacağım.” (Enfâl, 12). İman gücü, zahiri silahların üstündedir.
İşte biz insan olarak bize verilen ilim, irade ve kudret ile istediğimiz şekilde öz alt yapımızı oluşturabilecek kabiliyetle var edilmişiz. Oluşturduğumuz yapının temel cevheri ise, Allah’tan gelir. Onun için de Allah yaptı deriz. Kişinin tercihleri ve yaşamı kişinin kendi tercihidir. O da şöyle, yani sistem şöyle işler; Allah tekvin sıfatıyla insanın kullanım alanına yedi subuti sıfatını vermiştir. Tam iradeli dedik ya, işte ilim, irade ve kudret başta olmak üzere, kişi kendi öz cevherini istediği şekilde şekillendirir. “Biz ona yolu gösterdik, ister şükredici olsun ister nankör.” (İnsân, 3).
Kişinin bilinç ve ruhi yapının şekillendirilmesine göre tercihleri değişir. Tercih yönü nasıl olursa olsun tüm kuvveler Allah’a ait olduğu için de Allah yaptı deriz. Sen terkibi değişiyorsun, dolayısıyla senden açığa çıkan isteğin yönü de değişiyor. Dolayısıyla yaptığın amel ve hatta inanç boyutun bile buna göre renk alır. İşte halükarda yaratan ve veren Allah’tır deriz. Allah istedi demek yani sendeki Allah esma terkibi bunu gerektirdi demek oluyordur. Bu cümleleri bir kaç defa okuyun. “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Sâffât, 96).
Zorla yaptıran değil, sen sana verilen ilim, irade ve kudret ile senin rububiyet alanını oluşturan esma oranlarını değiştiriyorsun, öylece senden açığa çıkış da değişiyor. Ama yapan veren Allah deriz. Çünkü kullandığın kuvveler onundur. Baştan yazdıklarımız tetkik edilse, olayı anlamak için kapı açılır.
Onun için de her Cuma günü hutbede söylenilir ki, Allah’ın hidayet ettiğini kimse saptıramaz, Allah’ın saptırdığını kimse hidayete kavuşturamaz. Yani diyoruz ki, bende hidayeti getirici olan esma öz cevherim hidayet yönünde düzenlersem, Allah benden hidayetini zuhur eder de artık kimse beni saptıramaz. Ben de sapıtıcı olan öz cevherim sapıtan şeklinde düzenlersem, Allah benden sapıklığı zuhur eder. Kimse de hidayet veremez. “Allah kimi hidayete erdirirse, işte o doğru yolu bulmuştur; kimi de saptırırsa, artık onlar için yardımcılar bulamazsın.” (Kehf, 17).
Ben/nefis/şuur/özüm, ben işte yani kendimiz velhasıl biz isteyeceğiz ve kavuşacağız. Kavuştukça da seyir edeceğiz. Tüm kuvveler Allah’ın olduğu için de veren Allah’tır diyeceğiz. Çünkü Allah mülkü yanı sıra başka birinin mülkü yok. “Mülk O’nundur, hamd O’nadır, her şeye kadir olan O’dur.” (Tegâbun, 1).
İşte ey nefsim! Hidayet, Allah’ın dilemesiyle açılan bir sırdır. Ama senin iraden, yönelmen, niyetin de bu sırda rol oynar. Sen esmalarını hidayet yönünde düzenlersen, Allah senden hidayetini açığa çıkarır. Sen nefsine uyarsan, Allah sapıklığı senin üzerinden gösterir. Öyleyse anahtar sende, kuvvet Allah’tandır. Hidayeti dileyen kazanır, çünkü hidayet O’nun katındadır. Ona sığın ve kurtul…