İnsanın kemal derecesi, kişinin Allah ismi aynasında kendini seyr ettiği kadardır. Bu seyrin mutlak müşahedesine Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e Miraç gecesi nasip oldu.
O yüzden Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz en büyük insan ve ulü’l-azm olan nübüvvet sahibi resullerin de en büyüğüdür. İkinci sırada Hz. İbrahim (aleyhisselam), üçüncü sırada Hz. Musa (aleyhisselam), dördüncü sırada Hz. İsa (aleyhisselam) ve beşinci sırada ise Hz. Nuh (aleyhisselam) yer alır. Bu sıralama tamamıyla müşahedenin safiyetiyle alakalıdır.
Daha önceki ümmetler en fazla kendi zamanlarında tabi oldukları peygamberlere ayna olabiliyorlardı. O yüzden en kıymetli ümmet bu son ümmettir. Çünkü bu son ümmet, tam olarak kendini aynada seyir eden Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize ayna olacak kabiliyettedir.
İnsan-ı kâmil, Allah’ın isimlerini kendi varlığında temaşa edebilen kişidir. Çünkü insan, varlığın özü olarak yaratılmış, ilahî isimlerin tecellisine en uygun aynadır. Ayna ne kadar cilalanırsa hakikat o kadar berrak görünür. Cilasız ayna bulanık gösterir; cilalı ayna ise hakikati olduğu gibi yansıtır. Kemal, işte bu yansıtma kudretinin safiyetidir. Ve insanın en yüksek mertebesi, kendisini aşarak Hakk’ı kendisinde görebilmesidir.
“Allah, insanı en güzel surette yarattı.” (Tîn 4). “Ben, Rabbimi kalbimle gördüm.” (Hadis-i kudsî). Kendi nefsini bilen, Rabbini bilir. Ayna temiz olursa hakikat görünür; ayna kirlenirse insan kendini bile göremez.
En büyük kemal, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin taşıdığı kemaldir. Çünkü O, isimlerin değil; isimleri var eden İlâhî Zât’ın huzuruna yükselmiş tek insandır. Miraç, O’nun gönlünün sonsuzluğa açıldığı bir sır kapısıdır. O zirveye kimse erişemedi; çünkü o zirve, varlığın yaratılış sebebidir. Diğer peygamberlerin kemali de ilahîdir ama hiçbirinin idraki O’nun idrakiyle boy ölçüşmez. Bu sebeple O’nun ümmeti de, taşıdığı merkeze göre değerlendirilir: en büyük peygambere en büyük ümmet lâyık görülmüştür.
“Andolsun, sen en yüce ahlâk üzeresin.” (Kalem 4). “Ben kâinatın efendisiyim.” (Tirmizî, Menâkıb). En yüce zirveye en güzel gönül çıkar; o gönülden sızan nur ümmete zenginlik olur.
Bu ümmetin kıymeti, Resulullah’ın aynası olabilmesindendir. Çünkü önceki ümmetler kendi peygamberlerinin gölgesiyle yetinirken, bu ümmet nübüvvetin güneşine doğrudan bakabilecek bir kabiliyette yaratıldı. Hakikati görebilecek kesafette değil; hakikati taşıyabilecek latifiyette bir gönülle donatıldı. İnsan-ı kâmil olmanın kapısı bu ümmete açıldı; çünkü kemalin son tecellisi bu ümmetin içinden zuhur etmektedir.
“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.” (Âl-i İmrân 110). “Ümmetimin âlimleri, Benî İsrail peygamberleri gibidir.” (hadisi şerif). Resûl’ün nuruna ayna olan ümmet, kendi içinden kâmilleri çıkarır.
İnsan ancak aynasını Resulullah’ın nuruyla cilalarsa kemale erer. Çünkü kâmillik, kişisel başarı değil; ilahî bir lütfun gönülde görünmesidir. Kâmil olan, kendisini değil Rabbini gösterir. Kendi benliğini siler, Hakk’ın tecellisine alan açar. İnsan-ı kâmil, gönlün secdesidir. O secde, varlığı aşan bir vuslatın adıdır. İşte bu yüzden kemalin en büyük yolu, Resûl’e tabi olmaktır; çünkü onun yolu, kâmilliğin kendisidir.
“Peygamber size ne verdiyse onu alın.” (Haşr 7). “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” (Buhârî). İçimdeki sır şöyle konuşur: “Kâmil olmak isteyen önce Resûl’e kulak verir; çünkü kemalin nefesi O’nun sesinden gelir.”
Kâmillik, hakikati görmek değil; hakikati taşımaktır. Resûlullah’ın nuru gönle değmeden insan kemale eremez. Ayna kendini değil, yansıttığını gösterir; insanın değeri yansıttığı hakikattedir. Ümmetin büyüklüğü, Resûl’e ayna olma kabiliyetindedir. İnsan-ı kâmil, benliği silinmiş, gönlü nurlanmış insandır.