260) ALLAH’IN GÜCÜYLE GÜCÜNÜ SENKRONİZE E

Mesela birini yedireceğiz. “Allah yedirdi” demek gerekir. Mesela elimizi yıkayacağız, “Allah yıkamamız için güç ve kuvvet verdi.” Gibi söylem ve düşünceler nasıl olmalı? Yani Allah’ın varlığını birliği müşahede açısından mı, yoksa kendi inandığımız Allah’ın varlığı mı? Her insanın idrak ve şuurundaki Allah farklı iken, bunu sonsuz yüce Allah olarak mı düşünerek söylemek lazım? Buradaki ince nokta, ayrıntı nedir?

Bu soru, fail-i hakikiyi (gerçek fail) idrak etmenin özünü taşır. Kişi, kendi fiillerinde Allah’ın kudret elini görmedikçe “ben yaptım” perdesinden çıkamaz. Oysa her hareket, kudretin tecellisidir; kul ise ancak perdeyi tutandır. “Attığın zaman sen atmadın; fakat Allah attı.” (Enfâl 17) “Kulun eli uzanır, fakat iş gören Kudret’tir.”

Öncelikle bilelim ki Allah bir tektir. Kimin düşüncesinde ve şuurunda ne olursa olsun, yegâne ilah sadece Allah’tır. Ama her bir insanın Allah’ın büyüklüğünü idrak ve O’nun sanatını seyri değişkendir. Çünkü her bir kişinin rububiyet alanı ve kabındaki idrak gücü farklıdır.

Allah’ın Zâtı tektir, ama tecellîsi idrak kadardır. Örneğin Güneş birdir; ama her pencereye girdiği ışık farklı görünür. Yani Güneş birdir; ama camın rengi çoktur. Her kul, kalbinin berraklığı kadar O’nu görür. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ 11)

Kim nerede kimi yediriyorsa, aslında yediren Allah’tır. Ama Allah seni vasıta kılar. Yedirdiğin için şükretmelisin; çünkü o kişi önce elini açıp Allah’tan dilemiş, Allah seni uygun görüp o rızkı senin elinle ulaştırmıştır. Hem senin kazancını da veren Allah’tır. Tüm rızık yerden biter, yeri bitiren de Allah’tır.

Fiil kula görünür, fakat kudret Allah’tandır. Kul, rahmetin eli olur. Şükür, vasıta olma şerefini fark etmektir. Rızık, kuldan değil, Rahmân’dan akar. “Allah rızık verendir, güç ve kudret sahibidir.” (Zâriyât 58) Veren sen değilsin; sen verilenin yolusun.

Kim nerede ne hareket ediyorsa etsin, o hareket gücünü Allah verir. Örneğin yere oturup hiçbir işten haberin yoksa, kasların gevşektir. Ama niyet ettiğinde kaslarda güç belirir. Bu güç, telefona şebekeden gelen sinyal gibidir. İnsan da, bütün varlıklar da Allah’ın kudretine böyle bağlıdır. Besmele ile bu güce iman ederek işe koyuluruz.

Kudret, fiili var eden enerjidir. Kulun hareketi niyetle başlar, kudretle gerçekleşir. “Bismillah” demek, o ilahî akışa bağlanmaktır. “Güç ve kuvvet ancak Allah’ın yardımıyladır.” (Kehf 39) Niyet çağrıdır; kudret cevap.

İşte tüm bu düşünceler ve bizde oluşan titreşim, Rabbü’l-âleminle güçlü bir senkronizasyon kurmamız içindir. Zira senkronizasyonumuzun gücüne göre derecemiz yükselecek ve Hakk’a vuslatımız gerçekleşecektir.

Zikir, niyet, şükür ve farkındalık bir senkron hâlidir. Kalp Allah’ın kudretiyle aynı ritimde attığında kulun hâli huzur olur. Hakk’a senkron olmak, O’nun iradesine teslim olmaktır. “Rabbini çokça zikret.” (Ahzâb 41) Kalp, kudretle aynı ritme girerse huzur başlar.

Her fiil, Allah’ın kudretiyle var olur. Sen elini oynatamaz, gözünü kırpamaz, nefes bile alamazsın O’nun kudreti olmadan. Kur’an-ı Kerîm’de bu hakikat şöyle açıklanır: “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Sâffât, 96)

Allah’ın fiillerini müşahede etmek, O’nu “bir düşünce nesnesi” olarak değil, her fiilin faili olarak görmek demektir. Yani bir lokmayı ağzına götürürken bile bilmelisin ki, “yediren” de “yeme isteğini veren” de O’dur. Elini yıkarken, “Allah bana bu hareketi yaptıracak güç ve kuvveti verdi.” demek doğrudur. Çünkü fiilin hakikî faili Allah’tır; biz, O’nun iradesine bağlı birer memur gibiyiz. İrade ederiz, ama irade etmeyi dahi O öğretmiştir.

Buradaki ince nokta şudur: İnsan, insan kendi fiillerini “Allah’tan müstağni ve kendisinden bağımsız zuhur eden ve tümüyle kendi kendine ayrı bir kuvvet olarak” olarak değil, her varlıkta fiilini icra eden Mutlak Fail olarak görmelidir. Yani “Ben yedirdim.” diyebilirsin, ama bu “yedirme fiilinde Allah’ın kudreti tecellî etti.” bilinciyle olmalıdır. İşte bu hâle tecellî-i fiilî denir.

Her insanın Allah’a dair idraki farklıdır; kimi O’nu gökte arar, kimi gönlünde bulur. Fakat hakikatte Allah, hiçbir mekânda değildir, ama her yerde hazır ve nazırdır. “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” (Hadîd, 4) Bu yüzden Allah’ı müşahede etmek, O’nu zihinde canlandırmak değil, O’nun fiillerini kalpte fark etmek demektir. Her nimet, her hareket, her soluk “Allah’tandır” bilinciyle yaşanırsa, kişi artık eşyanın hakikatinde Allah’ın kudretini seyreder.

“Rabbü’l-âlemîn” ismi bu sırra işaret eder. Rabb, terbiye edendir; yani her şeyin gelişimini, hareketini, dönüşümünü yöneten kuvvettir. Her birimiz, Rabb’imizin tecellî ettiği bir aynayız. Allah’ın fiillerini görmek, bu aynada O’nun yansımasını fark etmektir.

İnsanın derecesi, bu müşahededeki derinliğiyle ölçülür. Kim fiilinde mtlak yaratıcı olarak Allah’ı görüyorsa, işte o kişi tevhidin hakikatine yaklaşmıştır. Zira tevhid, sadece “Allah birdir” demek değil, her fiilde O’ndan başkasını görmemektir.

“Sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Sâffât, 96) “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” (Hadîd, 4) “Attığında sen atmadın, Allah attı.” (Enfâl, 17) “Allah dilerse olur, dilemezse olmaz.” (Hadis-i Şerif) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir.” (Buhârî, Îmân 37)

İnsan, fiilde araçtır; fail-i hakikî Allah’tır. “Ben yaptım” diyen, perdeye takılır; “O yaptırdı” diyen, kaynağa döner. Senkronizasyon, Allah’ın kudretiyle aynı frekansta yaşamaktır. Zikir, fiil ve şükür birleştiğinde insanın ruhu “şebekeye bağlanır”; nurun akışı başlar.

Her işine Besmele ile başla; o bağlantıdır. Yedirirken şükret; sen veren değil, vasıtasın. Gücü kendinden bilme; kudret O’ndandır. Hareketin niyetten, niyetin nurdan doğar. Allah’ın kudretiyle senkron olan, huzurun merkezine girer.