Ali, ilmin kapısı olması hasebiyle, sahabeler arasındaki tüm kargaşanın sebebinin ümmet içine gizlenen (ajan/münafık)ların olduğunu biliyordu. Peygamberimizin, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in vefatından sonra ipleri göğüsledi ve imamet işini yaptı.
Hz. Ali’nin feraseti, sadece zahirdeki olayları okumak değildi; ümmetin içine sızan nifak damarını ve bunun ileride hangi fitnelere yol açacağını görmesiydi. “İlmin kapısı” olmak, kılıcı iyi kullanmak kadar, kalem ve kalp ile ümmetin geleceğini koruyacak tedbiri de bilmek demektir.
O, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in vefatından sonra ipleri eline almakla, fiilî bir saltanat peşinde değil; ümmetin ruh kökünü koruma derdindeydi.
Bu işi ise şöyle yaptı: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman Efendilerimizi öne sürdü ve kendisi arkadan ümmete sahip çıktı.
Hz. Ali’nin, ilk üç halifeyi öne sürüp kendisinin geriden ümmete sahip çıkması, aslında ferasetinin en ince tecellilerindendir.
O, sahabenin büyüklerini öne alıp ümmetin iç bütünlüğünü korumayı tercih etti; kendisi ise arka planda ilim, irfan, dirayet ve dua ile ümmete kalkan oldu. Böylece hem sahabenin birlik ruhuna leke sürmedi hem de içten gelen sarsıntılara karşı ümmete görünmez bir direk gibi dayanaklık etti.
Üç büyük insanın vefatından sonra ipi eline aldı. Ama (ajan/münafık)lar boş durmadı. Durmadan ortalığı karıştırdı. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman Efendilerimizin birer birer vefatından sonra, Hz. Ali zahirde de ipi eline aldı; yani artık hem fiilen hem de manen imamet merkezine geçti.
Fakat nifak damarının temsilcileri olan (ajan/münafık)lar boş durmadı; işte fitne tam burada devreye girdi. Feraset ehli olan Hz. Ali, yalnızca kılıcıyla değil, sabrı, adaleti ve hakemliğiyle bu gelgitler arasında ümmeti ayakta tutmaya çalıştı.
Hz. Ali; Hz. Muaviye ile görüşüp ümmete sahip çıkmasını ve gerektiği anda bayrağı devralmasını istedi. Çünkü ikisi zaten akraba idi. Hz. Muaviye de güçlü bir siyasi karaktere sahipti.
Hz. Ali’nin Hz. Muaviye ile görüşüp ona ümmete sahip çıkma vazifesini hatırlatması, “ümmet” merkezli düşünüşünün işaretidir. Aralarındaki akrabalık bağı ve Hz. Muaviye’nin güçlü siyasi karakteri, bu teklifin arka planında vardı.
Burada mesele “kim üstün, kim haklı” tartışması değil; ümmetin dağılmaması, ümmet gemisinin kaptansız kalmamasıdır. Feraset, kavga çıkaracak yerde, ileride ümmeti taşıyabilecek istidatlı isimlere sorumluluk bilinci aşılamaktır.
Bunlar genelde perde arkasında cereyan etti. Çünkü büyük bir kaos üretiliyordu (ajan/münafık)lar tarafından. O dönemin en büyük gerçeği şudur: Çok şey perde arkasında yaşandı.
Zira görünürdeki her hareket, nifak ehli tarafından büyütülüp kaosa dönüştürülmeye hazır bekliyordu. Hz. Ali, açık kavgalarla değil, perde arkası ferasetli görüşmelerle ümmeti korumaya çalıştı. Nifak tohumları ise bu sessiz gayreti bile sabote etmek için fırsat kolluyordu.
İşte Hz. Ali (kv) son deme kadar ümmete hem arka planda hem de en son ön planda sahip çıktı. Hâlâ var olan dedikodular da bizi asla bağlamaz.
Hz. Ali (kerremallahu vechehû), ömrünün sonuna kadar hem görünmeyen planda hem de en sonunda zahirde ümmetin yükünü omuzladı.
Bugün hâlâ ortalıkta dolaşan, sahabeleri birbirine kırdırmaya çalışan dedikodular, bu feraseti anlamamış dillerin sözleridir ve bizi bağlamaz. Bizim vazifemiz, sahabeler arasındaki ihtilafları malzeme yapmak değil; onların taşıdığı emaneti hakkıyla korumaya çalışmaktır.
Ve biz, bize ulaşan saf İslam’a bakar, bize ulaştıranlara rahmet okur, hataları ile sevapları ile geçmiş kavimleri Allah’ın terazisine terk ederiz. Bize düşen, tarih tartışmalarını kavga malzemesi yapmak yerine, bugün elimizde duran saf İslam hakikatine bakmaktır.
Bu dini bize ulaştıranlara rahmet okumak; hatalarıyla, sevaplarıyla, eksikleriyle, fazlalarıyla hepsini Allah’ın adalet terazisine bırakmaktır. Zira bizim terazimiz eksik, Rabb’imizin terazisi ise şaşmaz. Bu edep, sahabe bahsinde tutulması gereken en temel çizgidir.
İslam’ın ilk erleri; dini İslam-ı mübînin o dar zamanda ayakta kalmasına ve sonraki nesillere aktarılmasına esas öncülük etti.
İlk halkadaki müminler, üzerlerine düşeni sıradan bir görev gibi değil, “emanet” bilinciyle taşıdılar. Zor zamanda inen ayetleri hayatlarıyla doğruladılar; açlıkta, darlıkta, savaşta, hicrette bu dini omuzlarında taşıdılar. Bugün Kur’an elimizdeyse, namaz biliyorsak, İslam diye bir kimliğimiz varsa, bunda İslam’ın ilk erlerinin alın teri, gözyaşı ve can bedeli vardır. Bu yüzden onları dillerimize değil, dualarımıza emanet etmek zorundayız.
Hüküm verecek olan ise sadece Allah’tır. Zira bu nifak tohumlarının kimseye faydası yoktur ve tarihi de değiştirme kuvvetimiz yoktur. Son hükmü verecek olan yalnızca Allah’tır. Bizim, sahabeler hakkında kesin hükümler verip taraf tutmamız, nifak tohumlarını yeniden sulamaktan başka bir işe yaramaz.
Ne tarihi geri sarma gücümüz var ne de ilahî hükmü değiştirme yetkimiz. O hâlde bize yakışan, dili fitneden çekmek, kalbi muhabbetle doldurmak ve hükmü Rabb’in adaletine bırakmaktır.
İşte olay kısaca böyle… Kısaca diyerek özetlediğimiz bu tablo, aslında ümmetin bugün de ders alması gereken derin bir aynadır. İmamet, hilafet, siyaset, fitne ve nifak konuşulurken; Hz. Ali’nin ferasetini, sahabenin emanetini ve Allah’ın hükmünün nihailiğini unutmadan konuşmak gerekir. Aksi hâlde tarih adına konuşurken, bugünün kalplerine nifak serpmiş oluruz.
Ortalıkta olan ve devam eden dedikodulardan da uzak dururuz. Ümmet arasına ifsat koymak isteyenler ise, hâlâ devam eden (ajan/münafık)lar tarafından olduğunu biliriz. Eğer ki kendimize gelmezsek ve dedikodulara kapılırsak; biz de o (ajan/münafık)ların değirmenine su taşımış oluruz.
Bugün sahabe üzerinden, Hz. Ali ve Hz. Muaviye üzerinden, tarihî kırılmalar üzerinden kavga çıkarmaya çalışan dillerin çoğu, farkında olarak veya olmayarak aynı nifak hattına su taşımaktadır.
Dedikodunun girdiği yere rahmet meleklerinin inmediğini biliyoruz. Biz, dilimizi bu dedikodudan çekmezsek, o eski (ajan/münafık)ların bugünkü versiyonlarına gönüllü hizmetkâr oluruz. En büyük feraset, fitne ateşine odun taşımamaktır.
Dün dünde kaldı cancağızım, bugün şeyler söylemek lazım, diyen Allah velisi kullarının yolunu tutmalıyız. Dün yaşananlar, bugünün dersidir; ama bugünün kavgası değildir.
“Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım.” diyen Allah velisi kulların yolunu tutmak, sahabe üzerinden kavga üretmek yerine, sahabenin taşıdığı emaneti bugün hakkıyla yaşamak demektir. Bizim için en doğru tavır; sahabeyi sevmek, ihtilaflarını Allah’a bırakmak ve bugünde İslam’ı diri tutma derdine düşmektir.
Biliyorum ki, İslam’ın ilk halkasını konuşurken Rabb’imin “İslam’a ilk önce hicret eden muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle uyanlar var ya; Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan razı olmuşlardır.” diye överek anlattığı o nesle edep ve muhabbetle bakmak zorundayım (Tevbe Sûresi, 100).
Bu yüzden dilime düşen, “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimize, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.” diye dua edenlerin yoludur (Haşr Sûresi, 10).
Sahabeler hakkında konuşurken ise, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Ashabıma sövmeyin, ashabıma sövmeyin! Sizden biri Uhud dağı kadar altın infak etse, onların bir müd’üne, hatta yarım müd’üne bile ulaşamaz.” ikazını hatırlar, o nesli dille tartışmanın değil, kalple saygı ile anmanın gereğini bilirim (Buhârî, Fezâilü’s-Sahabe 5; Müslim, Fedâilü’s-Sahabe 221).
Bugün ümmetin hâlini düşünürken Rabb’imin “Müminler ancak kardeştirler; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan sakının ki rahmete eresiniz.” emrini kendime hitap kabul edip, sahabe üzerinden kavga çıkaran dilden uzak durur, kardeşliğe hizmet eden sözü çoğaltmayı tercih ederim (Hucurât Sûresi, 10).
Artık benim için feraset; Hz. Ali’nin ümmet merkezli duruşunu anlamak, sahabenin hepsine rahmet okumak, fitne ateşinin içine gönüllü odun taşımamak, dünün hesabını değil, bugünün emanetini düşünmektir.
Böyle yaptığımda, hem dilimi sahabe dedikodusundan korumuş, hem kalbimi kin ve nifaktan arındırmış, hem de Rabb’imin razı olduğu o ilk nesle karşı edep çizgisinde durmuş olurum; dünün imtihanlarını Allah’ın adaletine bırakıp, bugünün imtihanında iman, salih amel, kardeşlik ve sabır üzere kalmaya talip olurum.