302) GÖNLÜN HAKİKATİNE DOĞRU

Gönlünü dinle o seni yanıltmaz. Ama kalbini değil, o seni yanıltır. Çünkü şeytan kalbe oturup seni Ebu Leheb gibi alevlendirebilirken, ama asla gönlüne nüfuz edemez. Çünkü orası “emin belde”dir.

Gönül, Hakk’ın sığındırdığı yerdir. Şeytanın vesvesesi kalbe gelir, gönle giremez. Nas Suresi’nde “O, insanların kalplerine vesvese veren sinsi şeytandır” (Nâs, 114/4-5) buyrulması da bu yüzdendir. Gönül, kalbin içindeki saf merkezdir; oraya sadece Rahman’ın nefesi dokunur. Bu yüzden büyükler “Gönül Allah’ın nazargâhıdır” demişlerdir.

Acaba kalb ve gönül arasındaki tanım farkı nedir? İnşallah bu konuyu biraz irdeleyelim…

Yürekte olduğu varsayılan nitelik, sevgi, istek, anış, düşünüş gibi duygu kaynağı kişinin iç dünyası kalbini yani yüreğini teşkil eder. Burası bazen sahip olduğu içsel döngüden dolayı yanılabilir. Gönül ise kalbin bir alt basamağı olan kişinin özel dünyasını teşkil eder. Onun için de gönül yalan söylemez.

Kalp ile gönül aynı şey değildir; kalp değişkendir, gönül sabittir. Kalp (kalb), zaten “dönmek, değişmek” kökünden gelir. “(Allah) onların kalplerini dilediği tarafa çevirir.” (Âl-i İmrân, 3/8) Gönül ise değişmeyen iç merkezdir; muhabbet orada karar kılar.

Kalp, duygu trafiğinin geçtiği yerdir; bu yüzden dalgalanmaya açıktır. Hüzün, öfke, sevgi, şefkat, kıskançlık aynı merkezden çıkar. Kalp bu yüzden bazen hakka bazen hevâya döner. “Kalpleri çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.” duası bunun içindir.

Gönül, kalbin öz odasıdır. Oraya giren duygu süzülmüş olur. Bu yüzden “gönülden gelen” sözü doğruya daha yakındır. Gönül yalan söylemez; çünkü gönülden çıkan, fıtrattan çıkar. “(Rabbimiz) her şeyi yaratıp ona bir ölçü verdi, sonra ona yolunu gösterdi.” (Tâhâ, 20/50)

Ama hannâs olan şeytanlar kalbe oturup, sesini insanın iç sesiyle birleştirip, insanı yönlendirebilir. Hannâs özelliği, şeytanın kalbe oturup yönlendirme kuvvesine haiz olmasına denir. Buna Nâs Suresi’nde işaret edilmiştir. İşte biz kalbimizi dünyaya indirdiğimizde, işte o zaman şeytanî kuvvelerin musallatına maruz kalır.

Şeytan, gönüle değil kalbe fısıldar. Çünkü gönül Hakk’a açık, kalp ise dünyaya açıktır. Kalp aşağı inince vesvese kapısı açılır. “De ki: Sığınırım insanların Rabbine… İnsanların göğüslerine vesvese veren hannâsın şerrinden.” (Nâs, 114/1-5) Kalbi dünya ile meşgul eden, şeytana alan açar.

Kalbin esas yeri ise Arş-ı Âlâ’nın üstüdür. Ama orada tutan belki milyonda birdir. Hepsi aşağı indirdi ve dünya ile kirletti. Yani kalbini aslı yeri olan Arş’ın üstüne taşıyanlar parmakla belki ancak gösterilir.

Kalbin aslı göktedir; biz onu yere indiriyoruz. “Müminin kalbi Rahmân’ın iki parmağı arasındadır.” (Müslim, Kader, 17) hadisi, kalbin yüksek bir makama ait olduğunu bildirir. Kalbini Arş’a bağlayanlar, dünyada yürüyen sema ehlidir; az olmaları bu yüzdendir.

Kalb de Allah’ın nurundan bir şule iken, gönül ise kalbin Allah’ın nuru ile almış olduğu hisler ile verilen kalbin alt cilvesidir.

Kalp nurla dolar, gönül o nurun zevkini taşır. Kalp bilgi alır, gönül o bilgiyi sevgiye dönüştürür. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr, 24/35) O nurdan bir şule kalbe, ondan bir cilve gönüle iner.

Kalpten gönüle inerken ortaya Allah aşkı zuhur eder. Kalp aslı yerine yükselirse gönül ile el ele verir ve kişiyi mutluluk zirvesine taşır.

Aşk, kalbin gönülle buluştuğu noktada doğar. Sadece kalp olursa duygusallık olur, sadece gönül olursa sessiz bir şuhûd olur. İkisi birleşince “muhabbetullah” olur. “İman edenlerin Allah’a olan sevgisi daha şiddetlidir.” (Bakara, 2/165)

Esas yeri Arş’ın üstü iken ama Arş’ın altının hamuruyla yoğrulan bedene indiğinden kendisini buranın malı zanneder. Ancak Allah’ın zikri ile esas yerine tekrar yükselir ve tatmin olur.

Kalp, bedene inince dünya sesi ağır gelir; kendini bedene ait sanır. Zikir, kalbi yeniden semaya bağlayan iptir. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur.” (Ra’d, 13/28) Tatmin, kalbin memleketine dönmesidir.

Masiva ise hep düşürür. Masiva, Allah yanı sıra her bir yaratılmışa verilen isimdir. Masiva (Allah’tan gayrı) kalbi yere çeken cazibedir. Kalp masivayla çok meşgul olursa gönül sesi kısılır. Bu yüzden arifler “Masivadan tecerrüt” derler. “Allah ile beraber başka bir ilah edinme.” (İsrâ, 17/22)

Kalbin aslî konuğu Allah-u Teâlâ’dır ve O onun evidir. Şüphesiz kalpleri çeviren Rabbimizdir, hükmü de O’nun elindedir. Kalp, Allah’ın konuk evi gibidir. Oraya dünya konmaz, oraya sevgililer sevgilisi konur. “Allah, kulun kalbi ile arasına girer.” (Enfâl, 8/24) Bu yüzden kalp huzur bulmazsa, bil ki sahibi gelmemiştir.

“Kalpte pişer gönle düşer” derler ya, işte insanın fırını kalbidir ve oradan ekmeği pişip ortaya çıkar. İlham önce kalpte pişer, sonra gönle lezzet olarak iner. Kalp fırındır, gönül sofradır. Bu yüzden gönülden çıkan sözler doyurur. “Söz kalpten çıkarsa kalbe gider.” sözü de bu hakikati anlatır.

Kalbe gelen ilham ayrı, kalbin sahipliğiliği ise apayrıdır. Kalbe gelen ilham Rahmân’dandır; fakat kalbin onu nasıl sahipleneceği kulun nefsine bağlıdır. Aynı hakikati iki kişi duyar, biri teslim olur, diğeri kibirlenir. “O, dilediğine hikmeti verir.” (Bakara, 2/269)

Bakalım kendimize, bir iç dünyamız vardır. Bir de sürekli bize gelen fikir okları var. Yani bir sahiplik dünyamız var. Bir de sahiplik noktamızı etkilemeye çalışan fikirler vardır.

İnsan, hem iç sesini hem de dıştan gelen vesveseyi duyar. Mesele hangisini “benim” diyeceğidir. Kalp, doğrulanmamış fikirleri sahiplenince kirlenir. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur.” (Bakara, 2/268) Yani fikir okları her zaman Rahmân’dan değildir.

İşte fikirleri sahiplediğimizde, o zaman malımız olur. Bir de duygu merkezimiz var kalbin derinliğinde; sevgi veya nefret oradan yükselir.

Kabul edilen düşünce, duyguya dönüşür. O yüzden “düşünceyi seçmek” kalbi korumaktır. “Kötü zandan kaçının.” (Hucurât, 49/12) Çünkü zan, kalbi kirletir, gönle inmesini engeller.

Tabi bu da kalbin sesine kulak verir. Kalp ise kendisine inen fikir oklarına göre şekil alır. Kalp nötrdür; ne ile beslersen ona benzer. Zikirle beslersen nur olur, vesveseyle beslersen duman olur. “Rabbini çokça zikret.” (Müzzemmil, 73/8)

Üç daire iç içe düşünelim… İç daire gönüldür. İkincisi kalptir. Dış daire ise gelen fikir oklarıdır. En dışı ise afakımızdır. Merkez: gönül (emin belde)… Orta halka: kalp (etkilenebilir alan)… Dış halka: fikirler/vesveseler… En dış: âfâk (dış çevre)… Tasavvufta “âfâk ve enfüs” denilen sır da budur. “Âyetlerimizi hem âfâkta hem enfüste göstereceğiz.” (Fussilet, 41/53)

Bu soyut kavramlar bile, kendi içlerinde ayrı ayrı anlamlar ortaya çıkarır. Gönülden düşen artık gönle girmediği gibi ama gönülden de çıkmayacaktır.

Gönül, birini sildi mi tekrar aynı safiyetle alamaz; çünkü gönül kutsalı korur. Gönülden düşen, hafızadan çıkmaz ama makamı düşer. Bu yüzden “gönül kırmak Kâbe yıkmaktan beterdir” denmiştir.

Düşüşü gönüle acı verecek ve bu gönülden düşenin kalbini yaralayacaktır. Gönül verdiğini kaybeden incinir; bu incinme de kalbe yansır. Kalp ağrısı bazen tıbbın bulamadığı bu manevî yaradır. “Gerçekten kalpler Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Ra’d, 13/28) Zikir bu yarayı onaran merhemdir.

Tekrar girmeyeceğini bildiği için kendini haklı göstermek için kendisine kalıntılar arayacak, en sonunda büyük bir hüzünle affını dileyecektir. İnsan, gönülden düştüğünde bahaneler üretir; bu, nefsin kendini temize çıkarma çabasıdır. Sonunda hüzne varır; hüzün ise bazen tevbenin eşiğidir. “Allah, tevbe edenleri sever.” (Bakara, 2/222)

Ama gönül kendisinden düşeni artık alamayacaktır. Lakin kalbinde yer verip hakkını eda etmeye devam edecektir. Gönül sevgi makamıdır; kalp ise adalet makamıdır. Gönül affetmez ama kalp hakkı verir. Bu yüzden biriyle duygusal bağ biter ama insani hukuk sürer. Bu, imanın olgunluk hâlidir.

Hani gözden düşülür. İşte aynen öyle gönülden düşer. Ama gene de sezgisi içinde olur. Çünkü insani hak eda edilir. “Gözden düşmek” ile “gönülden düşmek” farklıdır; gönülden düşmek daha derindir. Ama mümin, gönlünden düşürdüğüne bile adaleti terk etmez. “Onların kini sizi adaletsizliğe itmesin.” (Mâide, 5/8)

Dikkat et, gönlüne koyup sonra düşenler, hissi hep gönülde kalır. Ama gönüldeki sarılma hissi kalmaz. Yani iz kalır, sıcaklık kalmaz. Bu, gönlün kayıt sistemidir. Gönül hafızası silinmez; sevgi yoğunluğu azalır. Bu da bize “gönül kıymetlidir” uyarısıdır.

Derler ya bıçağın yarası geçer, ama kalbin yarası kapanmaz. İşte bunlar hepsi iç dünyanın dünyasıdır. Birbirinden ayrılan ince ince hissiyatlardır. Kalp yarası zamanla kabuk bağlar ama gönül yarası zikirle onarılır. “Rabbini sabah akşam zikret.” (Kehf, 18/28) Gönül yarası, Rabb’le sohbetle kapanır.

İşte ikinci çemberde kalır, içinde bütünleşik olur. Sadakatle tek el olur. Ama kökü gönülde asılı kalır. Düşündüğünde gözüne yaş dolar. Ama incinmiştir gönül. Kalp ikinci halkadır; orada sadakat oturur. Ama gönül incindi mi, o sadakat artık önceki sıcaklıkta akmaz. Gözyaşı, gönlün konuşma lisanıdır. “Göz yaşı dökeni Allah ateşe haram kılar.” (Hadis)

İnsan iş arkadaşını da kalpten sever. Ama sadık yârini ancak gönlüne yazar. Dostluk işte gönülden olur. Bazısı eş, bazısı dost olur. Kalp çoklarını alır, gönül azlarını. Gönle yazılanlar “ehli sır”dır. Bu yüzden Allah dostları “Gönül ehliyle otur” demişlerdir. Çünkü gönül gönlü çeker.

Hz. Ali’ye “Allah’ı nasıl seversin, Peygamberini nasıl seversin?” olayı vardı ya? İşte tümü gönle ayrı vasıflarla kaydedilir. Gönül denilen yere… Sevginin de dereceleri vardır. Hepsi aynı merkezde ama farklı katmanlarda saklanır. Allah sevgisi akılla-ruh ile, Peygamber sevgisi kalple, eş sevgisi nefisle, evlat sevgisi şefkatle olur. Hepsi gönülde toplanır ama isimleri ayrıdır.

Bir gün Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Ali’ye sorar;

-Ya Ali Allah’ı seviyor musun?

“Evet, Ya Resûlallah.”

-Peki, beni seviyor musun?

“Evet, Ya Resûlallah.”

-Peki, eşini seviyor musun?

“Evet, Ya Resûlallah.”

-Peki çocuklarını?

“Evet, Ya Resûlallah.”

-Peki, bunların hepsini bir kalbte nasıl yapıyorsun?

Hz. Ali (r.a.) beklemediği bu soru karşısında şaşırır ve cevap veremez. Bunu düşünmem gerek diyerek oradan ayrılır.

Hz. Ali (r.a.) düşünceli bir şekilde dolaşırken eşi Hz.Fatıma kocasının durumunu fark ederek sorar;

“Nedir bu halin Ya Ali?

Eğer bu düşünceli halin, dünyevi kaygılardan dolayı ise sana yakışmaz bırak gitsin.

Yok, bu halin Rahmani kaygılardan dolayı ise anlat birlikte çözüm bulmaya çalışalım” der.

Hz. Ali, Efendimiz (s.a.v.)’le geçen konuşmayı birebir Hz. Fatma’ya anlatır.

Hz. Fatıma durumu öğrenince tebessüm eder. Hz.Ali’ye der ki;

“Ya Ali, babama git ve de ki;

Kişi Allah’ı aklıyla ve ruhuyla sever,

Peygamberimizi kalbiyle sever,

Eşini nefsiyle sever,

Çocuklarını şefkatiyle sever.”

Hz. Ali aldığı bu cevap karşısında memnun olur ve Efendimiz (s.a.v.)’in yanına gelir.

Hz. Fatıma’dan öğrendiklerini Efendimiz’e anlatır.

Efendimiz cevabını alınca tebessüm eder.

Ve der ki;

“Ya Ali bu bana getirdiğin gül, nübüvvet ağacından koparılmıştır.”

(Tirmizi)

Bu rivayet sevginin çok katmanlı olduğunu güzelce anlatır: Allah sevgisi akıl ve ruh merkezlidir… Peygamber sevgisi kalp merkezlidir… Eş sevgisi nefis merkezlidir… Evlat sevgisi şefkat merkezlidir.
Hepsi bir gönülde toplanır; çünkü gönül geniştir. “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A’râf, 7/156)

İşte tümünün merkezi gönüldür. Gönül merkezdir; kalp onun hizmetkârıdır. Gönül, Allah’ın nazar ettiği yerdir. “Allah sizin suretlerinize bakmaz, kalplerinize bakar.” (Müslim, Birr, 33)

“Yâ mukallibel kulûb, sebbit kalbî alâ dînik” derken, kalbimize girenin din üzere olmasını dileriz. Ama din üzere her davrandığımız kişiyi de gönlümüze sokmayız. Dualaşmak ayrı, gönüle almak ayrıdır. Kalbin din üzere sabitliği talep edilir; gönlün özel alanına ise seçerek alırsın. Bu, gönül edebidir.

Örneğin, bir fakire din adına zekât veririz. Ama zekât verdiğimiz kişiyi gönlümüze almayız. Verip geçeriz… İhsan etmekle gönül vermek aynı şey değildir. Zekât farz, gönül seçmelidir. “Yaptığın iyiliği çok görme.” (Hadis) Verip geçmek de bir edeptir.

Hani deriz ya, “Sen sırrımsın…” Yani kalbin içinde etrafına bir daire çizerek içine kapattım. Kalbin içine etrafına çit örterek korumaya almaktır bu hâl. Sır, kalbin en derin odasıdır. Oraya her şey girmez. Sırrı olan, Allah’a yakındır. “Onların kalplerinde bir sır vardır.” (Tevbe, 9/64 – mefhum) Sır, emanettir.

Gönül de kalbin içinde ama etrafı özel örülü hâldir. İşte orada etrafı özel örülü kişiler olur. Etrafı en güzel örülü olan da Allah’tır. “Eşeddu hubben lillah” sırrı gereği. “Allah’ı en çok sevenler” (Bakara, 2/165) gönlün merkezine Allah’ı koyanlardır. Orada artık dünya da sevdirilir ama Allah’ın arkasından.

İşte bazısının da etrafına çit örülmez. Ama kalbinde olur. Bazısının etrafına çit örersin ama o sana ihanet eder, işte en kötüsü de bu… İhanet, çiti yıkar. Kalp affeder, gönül izi silmez. Bu da insana “gönül kırıktır, çabuk onarılmaz” dersini verir.

Asla unutmazsın, her hatırladığında gözün yaşarır. Ama bir kere çiti yıkılmıştır. Gözyaşı, gönlün kaydını gösterir. Affetsen de eski saflık olmaz. Bu da “gönül kırmayın” uyarısının hikmetidir.

İşte kişi özel kişilerinin etrafını gönlünde saklar yani kalbinin içinde etrafına çit örer. Bazısını da örmez. Bazısı da zaten kalbine girmez. Bazısını da âfâk olarak zaten kalbin haberi bile onlardan yoktur.

Gönül mimarisi böyledir: Gönülde en iç oda: Allah sevgisi… Onun çevresi: Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisi… Onun çevresi: Eş, evlat, dost, mürşid… Onun dışı: Müminler… Onun dışı: İnsanlık… En dışı: Âfâk… Bu düzeni bozan incinir.

Gönül emin beldedir; kalp ise imtihan meydanı. Şeytan kalbe vesvese verir, gönle giremez. Zikir kalbi Arş’a, sevgi gönlü Rahman’a yükseltir. Gönül kırmak Kâbe yıkmaktan beterdir; çünkü gönül Allah’ın nazargâhıdır. Herkese iyilik yapılır; ama herkes gönle alınmaz. “Yâ mukallibel kulûb, sebbit kalbî alâ dînik” duası, kalbi korur; gönlü ise edep korur.