Allah Zat’ıyla yarattıklarından münezzeh olduğu gibi, sıfatıyla, Esma’sıyla ve ef’aliyle de yarattıklarından münezzehtir. “Münezzeh” kelimesi, arınmış, benzerden uzak demektir.
Allah’ın zatı gibi, Sıfatları, İsimleri (Esma) ve Fiilleri de (Ef’al); yaratılmışların zatıyla, sıfatlarıyla, esmalarıyla ve fiilleriyle kıyaslanamaz. Çünkü O; Vacibü’l-vücuddur (varlığı kendinden), mahlûkatın varlığı ise mümkündür (var olması başkasına bağlıdır).
Eğer münezzeh olmasaydı, işte o zaman herhangi bir özelliği ile yarattıklarıyla hulûl haline girerdi ki bu da muhaldir. Hulûl, Allah’ın mahlûkatın içine girmesi veya onlarda görünmesi demektir. Bu, Allah’ın yüceliğine aykırıdır.
Eğer O, herhangi bir sıfatıyla mahlûkta “bürünseydi”, yarattıklarıyla aynı düzleme inerdi ki, bu imkânsızdır. Hulûl (Allah’ın mahlûk içinde yer alması) düşüncesi, tevhidin özüne zıttır. Çünkü hulûl, “iki varlık” varsayar; oysa varlıkta hakiki vücut yalnız Allah’ındır. Yaratılan, O’nun nurundan bir tecellîdir; O’nun özü değildir.
Yani Allah kesrette yarattığı tüm mahlukatta var ettiği hüviyet, sıfat, duygu (Esma) ve fiiller Allah’ın mahluku olup, Allah hiçbirinden bürünme veya hulûl şeklinde zuhûratta gözükmez. Allah, yarattığı her şeyin kimliğini, duygusunu ve fiilini var edendir ama onlardan değildir. O, her şeyin Hâlık’ıdır (yaratıcısı), hiçbir şeyin parçası değildir.
Görünmesi, Zat’ının mahlûka bürünmesi değil, nurunun tecellî etmesidir. Allah, yarattığı hiçbir varlıkta “bürünmez.” Yani mahlûkatta görünmesi, zatî değil, tecellî mahiyetindedir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11) ayeti, bu hakikatin en kesin delilidir.
Yani bizim zatımız yaratılmıştır. İnsan, Zat’ıyla bile bağımsız değildir. Kendi varlığı, Allah’ın “kün” (ol) emrinin neticesidir. Yani biz, Zat’ımızla bile yaratılmış bir varlığız.
Bizim sıfatlarımız yaratılmıştır. Görmek, duymak, konuşmak gibi tüm sıfatlarımız Allah’ın yaratmasıyla vardır. Bizdeki her sıfat, Allah’ın kudretiyle işler ama Allah’ın Zat’ına benzemez.
Bizim Esma (duygularımız) yaratılmıştır. Duygularımız da yaratılmıştır. Sevgi, korku, merhamet, gazap gibi haller, bizde varlık bulmuş ama asılları Allah’ın isimlerinden (Esma) tecellî etmiştir. Ancak bu tecellî, hulûl değildir.
Bizim fiillerimiz yaratılmıştır. Fiillerimiz bile, kudret-i ilâhînin bizde işlemesidir. “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Saffat, 96) ayeti bu hakikati anlatır. İnsan, Allah’ın yarattığı bir “ilmi surettir.” Bizdeki bütün özellikler nefs, sıfat, duygu, fiil Hakk’ın yaratımıdır, ama O’na benzemez. Bizdeki sıfatlar, O’nun kudretine ait birer gölgedir.
Yani bizi ve yaptıklarımızı Allah yaratmıştır. Allah ile yaratılan arasında hulûl veya bürünme muhaldir. “Allah yarattı” demek, fiili doğrudan O’na isnat etmektir. Ama bu, O’nun fiili “bizde yaşadığı” anlamına gelmez. Bizim üzerimizde işleyen kudret O’nundur, ama O bizim suretimizde değildir.
Yaratım derken aslında “ceale” fiiline matuf bir yaratımdan bahsediliyor. “Ceale” kelimesi Kur’an’da çok geçer ve “bir hâlden başka bir hâle dönüştürmek” anlamına gelir. Allah yaratırken “yoktan var etme” ile birlikte “şekillendirme ve yön verme” de yapar.
Yani Allah yok iken var ediyor dediğimizde, varlık âleminde yaratacaklarını henüz yaratmamış olmasından bahsediliyor. Allah için “yok iken var etti” ifadesi, bizim zaman algımızla ilgilidir. Allah’ın ilminde her şey ezelden mevcuttur. Bizim için “yok” olan, O’nun ilminde “mevcut”tur. “Yok iken var etti” ifadesi, bizim zaman algımıza göredir. Allah için “önce” ve “sonra” yoktur. Yaratmak, bizim idrakimize göre bir başlangıçtır; O’nun ilminde ise ezelden bellidir.
Yoksa Allah’ın ilmiyetinde yaratım tecellisinin planı ve yaratımını oluşturan nurun cevheri, Allah’ın nuraniyetinde mevcudiyeti elbette söz konusudur. Allah’ın ilminde her şey mevcuttur. Henüz varlık âlemine çıkmamış olan her şey, O’nun nurunda ve ilminde vardır.
Bu yüzden “Kader kalemi, Levh-i Mahfuz’a yazılmıştır.” denilmiştir. “Kün (Ol)” emriyle ortaya çıkan yaratım, Allah’ın ilminde ezelden yazılmış olan nurdan bir açılımdır. Her şey O’nun nurunda planlanmıştır.
Zira var olan bir şey yok olmaz; yok olan bir şey de var olmaz. Hakikatte “yokluk” yoktur. Varlık hâlden hâle dönüşür. Yani madde ölür ama nur devam eder. “O her an bir yaratıştadır.” (Rahman, 29) Yokluk, mutlak anlamda yokluk değildir. Her şey bir hâlden başka bir hâle geçer. Ruh, nur, enerji yok olmaz; suret değiştirir.
Nesyen mensiyya (yaratıldıktan sonra tümüyle ortadan yok olmak) bile mutlak yokluk değildir. “Nesyen mensiyya” (tam unutulmak) bile bir hâlden diğerine geçiştir. Çünkü Allah’ın ilminde hiçbir şey kaybolmaz. İlahi hafıza ezelîdir. Yani “Nesyen mensiyya” yani “tam unutulmuş olmak” bile Allah’ın ilminde mevcudiyetini sürdürür. Çünkü ilahî ilim, hiçbir şeyi unutmaz.
Lakin Allah Zat’ıyla, Sıfatıyla, Esma’sıyla ve Ef’aliyle tüm yarattıklarından münezzehtir. O’nun Zat’ı zatımız gibi değildir, O’nun sıfatları sıfatlarımız gibi değildir. O’nun isimleri yaratılmış isimlerle kıyaslanamaz. Çünkü O, “Ehad”dir; bir ve tektir.
O’nun zatı yaratılmışlardan tamamen ayrıdır. O’nun sıfatları mahlûkun sıfatı değildir. Bizdeki duygu (esma) ve fiiller, O’nun yaratmasıdır; O’nun zatına ait değildir.
Bu ince çizgiyi yakalayamayan bu konulara kafa yormasın. Tevhidin bu ince noktası, akılla değil imanla kavranır. Bu inceliği anlamayan, zihinle Allah’ı çözmeye kalkarsa yanılır. Çünkü bu meseleler, “itikadî hassasiyet” gerektirir. İnce çizgiyi kaçıran kişi, hulûl veya tecsim (Allah’ı cisimleştirme) hatasına düşebilir.
Zira pirince giderken evdeki bulgurdan da olur. Yani daha derinine ineyim derken imanından da olur. Yani daha derinine ineyim derken imanından da olur. Hakikate ulaşmak arzusu güzeldir, ama ölçüsüz derinleşmek tehlikelidir. Tasavvuf ehli “marifet”i ilimle değil, teslimiyetle taşır.
Derinlik, ilimle değil; adab ve imanla korunur. Yani hakikatin derinine inmeye çalışırken, elindeki basit ama sağlam imanını da kaybeder. Eğer ki işin künhünü anlamak için içsel yeteneğimiz yoksa, derin metafizik meselelerle imanımızı tehlikeye atmadan, iman ve teslimiyetle yürüyerek kurtuluşa erelim.
Hakikati araştırmak güzel, fakat kalbî teslimiyet olmadan bu yola girmek, kişiyi imandan uzaklaştırabilir. O yüzden “ilimle edep”, imanla denge içinde olmalıdır.
Allah’ın Zat’ı, Sıfat’ı, Esma’sı ve Ef’ali mahlûka benzemez; çünkü Allah ne hulûl eder ne de bürünür. Hulûl, birlik değildir; şirktir. Vahdet, O’nun nurunun mahlûk suretlerinde görünmesidir, O’nun zatının mahlûka bürünmesi değildir. “Ceale” yaratımı, ilahî kudretin ilimden fiile geçişidir. Bu geçiş, Allah’ta değil, yaratılanın idrakindedir.
Hakikatin inceliklerinde tefekkür ederken kalp titremelidir; çünkü ilmin en derininde “edep” vardır. Yokluk, bir hâlden başka bir hâle geçiştir. Allah’ın ilminde hiçbir şey yok olmaz. Tevhid, akıl işi değil; kalp işidir. Akıl sınırında duran, sırra ulaşamaz. Allah’ın münezzeh oluşunu anlamak, O’nun zatî yüceliğine iman etmekle mümkündür.
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11) “Allah her an bir yaratıştadır.” (Rahman, 29) “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır.” (Bakara, 284) “Allah her şeyi yaratandır.” (Zümer, 62) “Hiçbir şey O’na denk değildir.” (İhlas, 4) “O Allah ki, yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır.” (Secde, 7) “Her şey O’na döner.” (Hud, 123)
Velhasıl… Yaratılmışları Hakk’a benzeten, Hakk’ı inkâr eder.