NAKKAŞ SÖZLER (2501-2750)

2501) Nebi, Allah’ın düzeninden insanı ilgilendiren ilmi, vahiy yoluyla alıp nefsinde uygulayan ve en yakınlarına bu yaşamı tebliğ etmeksizin sunan kişilere denir. Resul ise, nebi olarak; Allah’ın düzeninden insanı ilgilendiren kadarını vahiyle alıp nefsinde uyguladıktan sonra, Allah’ın emriyle aldığı vahyi insanlara da tebliğ eden kişiye denir. Bu bağlamda Allah’ın düzenini vahiyle alıp uygulayıp ve insanlara tebliğ etme görevi olan risalet görevi hatmunnebi olan Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz ile son bulmuştur. Yeni rasul veya nebi arayan ise, “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”(Maide, 5/3) ayetine imansızlıklarını dile getirip tüm amellerini yaktıkları gibi, ölüm ötesi hayatlarını da zindan etmektedirler.

2502) Sakın ha eksik namazın kalmasın… Kıyamette ilk namazdan sorulur. Çünkü Namaz, imanın ayrılmaz parçasıdır.

2503) Namaz kılmayanın tüm bilgisi boş teneke sesidir. Onun, kendi nefsine veya çevresine gıdım faydası olmaz. Hele uçup kaçması ise şeytanın yelpazesiyledir.

2504) Tüm sözlerim ve yazdıklarım benden banadır. Kimseyle alakası yoktur. İsteyen nefsine uyan sözleri, biçare olan nefsimle beraber nefsine pay çıkarır da ortak olur.

2505) Nefsimi görmem falan dersin de, mutlak mürşid olan Allah; seni, nefsini ve nefsine dokunacak şeyi bilir. Ve mekanizmayı öyle işletir ki arınasın.

2506) Nefsine tahmin etmediğin bir anda dokunan sözü yutarsan, hiç birşey olmamış gibi yoluna devam edersen, bir tümseği daha aştın demektir.

2507) Birinin kendi penceresinden karşısındakine nazarı, karşıdaki kişiyi bağlamaz. Ne zaman sessiz kalarak onay vermesi olursa, işte o zaman bağlar.

2508) Ayrı diyarda kalan nefs, kendisini et kemik beden sanmış ve bu zan ile günlerini geçirmiştir. Hâlbuki zannın bir kısmı günahtır.

2509) Aslında nefs çok nazik olarak üflenen ruhtan varlığını almıştır. Varlığı lahutinin terennümüdür. Kendini ayrı diyarda bulduğu için garip kalmıştır.

2510) Karşıdaki kişinin nuru senin nurunu dengeliyorsa, o nurdan kap. Yoksa esiri olma, koyuver gitsin.

2511) Birçok şeyi biliriz de, iş uygulamaya gelince… Nefsimize kıyamayız.

2512) Acaba hakkın rızası ne ki, Arş gölgesini nasip ettirir? İşte o dostluklar Hz. Ali misali yüzüne tüküreni, nefsi kabarmasın diye affetmektir. İşte ey ben isimli özne… Gördün mü hak rızasını? Görmüşsün… Görmüşsün… Görmüşsün ama nefsine gem vuramadığın için, işin içinde bocalar olmuşsun.

2513) Nefsin elde ettiği enstrümanları kutsamadan tümünden arınabilecek kabiliyetinde olmalıyız. İşte arınma kabiliyetinde olması gereken varlık, ben isimli öznenin taa kendisidir.

2514) Kim ki “zihin”sel veya “duygu”sal veya “beden”sel veya “mal”sal… Her ne ad altında olursa olsun sömürüyorsa, ondan uzak durun.

2515) Nokta olan ilmi açtık, ama yolumuzu şaşırıp gerisin geri noktaya geri dönmeyi unuttuk. Öylece kendimizi kutsayıp gayrıyı küçümsedik. Sonrada suyumuzda olmayan herkesi bir çırpıda sildik. Oysaki Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz Ebucehili dahi unutmamış ve defalarca kapısına gidip uyarmıştı.

2516) Bizim varlığımızı oluşturan yani bir tutam nurdan ışıldayan ve bir katre olan öz cevherimizin üzerine işlenen nakışlar, Allah’ın 99 esmasının müsemması iledir. Bizim öz cevherimiz, hidayeti oluşturacak terkibe ulaşmazsa, hidayet bulamayız. Öz cevherimizi değişim kuvvesi ise, elimizdedir. Yaptığımız eylemlerle bakış ve akışı değişir. Bakışımız ve akışımız ne olursa olsun, tüm öz yaratım cevherimizin mülkiyeti Allah’a aittir. Dolayısıyla hidayeti Allah verir. Yani kişinin öz cevheri el verirse iman eder, el vermezse iman etmez. Dikkat edelim ki, tüm öz cevherimizin sahibi her hal ve durumda Allah’a aittir ve Allah’tan gelir. Dolayısıyla yapan Allah’tır. Ama öz cevherinin oransal karışımını yükseltme veya alçaltma ise, kişinin elindedir. Yani istekte bulunup gerekli çalışmaları yapacak ilim, irade ve kudreti, Allah bize emanet olarak vermiş ve tümüyle istediğimiz şekilde kullanmada hürüz. O yüzden de mesulüz.

2517) Hz. Âdem aleyhisselamın nikâhını kim kıydı ve şahidi kimdi diye biri sordu. Şahit niye istenir? Bir dava olursa, şahit mahkemeye gelip hak sahibini savunsun diye. Hz. Âdem aleyhisselam ve Hz. Havva annemiz. İnsan olarak sadece İkisi… Üçüncüsü yok. Kimle davaları olacak. Hâkim kim olacak. Biraz mantığımızı kullanalım ve olayların künhüne erelim.

2518) Dini nikâh nedir? Karı olacak tarafla koca olacak taraf karşı karşıya oturup birbirlerine iki şahit huzurunda sözleşme yapıp, erkeğin evleneceği kadına da örfe göre bir mal verip hayatlarını birleştirme hikayesidir. Bu hayatı nikâh akdi ile birleştiren karı-kocanın nikâhlarını topluma açıklayıp bir düğün yemeği vermeleri ise sünnettir. Yalnız şu da var… Tabi haklılık payı çok yüksektir. Evlenecek kız hevesine yenik düşüp geleceğini harap etmesin diye babasından, baba yoksa dedesinden izin almaları gerekir. Baba dede yoksa abiden veya akıl ve buluğ olan erkek kardeşinden, bunlarda yoksa amcasından izin alması şarttır der imam Şafii. İmam azama göre ise, veli şartı yoktur. Ve günümüzde bu anlayışta bir güncelleme yapıp, resmi nikâhı da bir şart olarak. dini nikâh şartları arasına eklenebilir. Zira resmi nikah olmadan kadına verilecek sosyal haklar, çok kısıtlı olmaktadır.

2519) Ya verilen nimeti alıp değerlendirirsin… Veya tepip mahrum olursun.

2520) Tüm iman ehli iki ayağın aynı vücudu net dengelediği gibi İslam âlemini dengeleyip yürütürse, imanları bütüne tek iman olur. İşte o zaman tek nefis olur. Haşrı da tek olur. Hesabı da kolayca olur.

2521) Bir vücudun iki eli birbirinden asla küsüp nefret etmez. İşte tüm Müslümanlar öyle oldu mu, imanları mutlak iman olur.

2522) Seven küsse de, nefret edip arkasına bakmayacak şekilde gitse de, birisinin lakırdısına kapılıp dostu düşman addetse de; içindeki sevda coşkusu hep coşar.

2523) Nur ile nar toprak bedende büründü. Nara takılıp nura bakamayan, sanalın sanalında sanallarla sanal oldu.

2524) Nefsin terbiyesi için esmaların zikri şarttır. Bu işin başka bir açıklaması yoktur…

2525) Zihni “şey”lerin etkisinden kurtarmak, la ilâhe; sonra sessiz sedasız olan içsel haykırışa kavuşup “illellah” demek… Öylece içe büzüş ve rabbine sığın. Nefes gelince ise, hamd et.

2526) Nefsi emmare en alt mertebe olan ruha ve özdeki mana perspektifine itaatsizlik makamıdır. Eğer levme/kınama/düşünme başlayıp ibadetler başlamışsa, burası levvamedir. Yani iman edip amel başlamışsa, levvamedesin.

2527) Hala nari boyut ile nuri boyutu fark etmediysen, de hele ne yapayım.

2528) Nefsi emmare, kişideki manevi kişiliği kıskaca alan şuur halidir. Kişilik şuuru ancak iman ederek Allah’ın emirlerini yaşam alanına alarak paklanır. Allah’ın emirleri ve ilk başta da beş temel esası yapmak, arınmak için ilk adımdır. Örneğin, namaz kılmayanlar istedikleri kadar hayallerinde uçup kaçsınlar, istedikleri koku veya görüntü veya ışık huzmelerini görseler veya kendilerini arınmış ve uçuyor görseler, hatta kendilerini murşid veya ermiş veya atına binmiş kişiler görseler yani her hal ve şartta namaz kilmayan emmarededir. Namaz kilan ise, her hal ve şartta en az levvamededir. Hatasız kul olmaz, hata işledi diye emmare olmaz ki. Eğer et kemik bedenin yönelimi olan hata/isyan kişinin hayatının bir parçası olur ve namazsızlık onu sararsa, işte o zaman emmare olur. Yani emmare nefs şu ki, et kemik bedene büründürür nefsi, İslam’ın beş temel esasından uzak olur ve nefsini et kemik beden üzerinden tatmin eder. Yani günah veya hata kişinin doğal yaşamı olursa, tövbe etmedikçe affedilmez. Öylece kişilik nefsi, yaşamı et kemik bedenin tatminini kendi tatminini bilir ve ölümle beraber et kemin beden kendisinden alınacağı için de azaba duçar olur. Azaba duçar olur, çünkü alışa geldiği zevk/tatmin ondan ebeden alınır. Bir daha ulaşamamanın ıstırabı onu yakıp kavurur. Cehennemdeki fiziki ateşte cabası… Allah’tan mahrum kalmanın azabını zaten hiç sorma. Çünkü eşi ve benzeri ve hatta anlatımı hiç olamaz. Ama et kemik bedene yenik düşüp hata etse ve hemen tövbe istiğfar etse ve akabinde bir hayır işlese, umulur ki Allah affeder. Yani Allah hissiyatı kalbine geri döner. Eğer ki et kemik beden de gözünü açan nefsini, et kemik beden ile bütünleştirdikten sonra kalbim temiz derse, o hata eder. Kalbin yani nefsin temiz olması için öncellikle Allah’ın emir ve yasaklarına uyum şarttır. Kalbin veya nefsin temiz olmasının başlangıcı ise, mutmainnede başlar ve Safiye/Kamile noktasında tam paklanır. İşte burada nefis artık et kemik bedenden soyutlanır. Olursa şükrederek hamd eder. Olmazsa sabrederek hamd eder. Her iki halde rabbine rücu eder.

2529) Terk etmek neyin nesi… Niye bu kavram anlaşılmıyor da her kişi ayrı mana yüklüyor. İslam da terk diye bir şey var mı? Yapılan zulme karşılık veremez mi? Tasavvuf anlayışında hakkını savunmak yok mu? İslam da hakkı savunma ön planda iken, neden tasavvuf dövene elsiz sövene dilsiz prensibini ön plana çıkarmış? Tasavvuf, İslam değil mi? İslam kâfire karşı şiddetli, kendi arasında rahmet saçar derken, tasavvuf neden bize bunun zıttı gibi görülüyor veya bize öyle tanıtılıyor? Terk etmek, bilindiği gibi elinde ne var ne yok atmak değildir. Terk etmek manevi yönelimde kendini deryaya bırakmaktır. Karşılık vermemek ise, hakkın isteği dahilinde nefsini rabt etmektir. Hz. Ali’nin yüzüne tüküreni salıvermesi gibi… Nefsin devrede iken bir eylem yapma, ama nefsin devre dışı ise, hakkı hak olarak haykır ve hakkı hak eyle…

2530) İnsanların ekseriyeti çok komik… Her biri diğerine inik… Hatta biri diğerinin beline binik… Alayı nefislerine yenik…

2531) Nefsimi temize çıkarayım dersen yanılırsın… Çünkü Allah’ın temizlediği nefsin dışındaki nefis kötülüğü emreder. Çabaladıkça düşersin… Vazgeçtikçe yükselirsin…

2532) Nefis ister biz yaparız… Nefis der nasıl olsa O affeder. Bir şey olmaz bu defa da işle tövbe edersin, der. Derken perde iner kalp mühürlenir.

2533) Bakış açısıdır bizi bize düşüren. Ve bu açıyı değerlendirip bizi bize düşüren keskin zekâ ve şeytani nefisler… Hâlbuki bazen de -bizim açımızdan- karşımızdaki haklı olsa, işte o zaman kardeş oluruz.

2534) En büyük cihat nefisledir. Nefis seninledir ve sen nefsini et kemik beden sanmışsın. Zevkini zevkin, kahrını kahrın sanmışsın.

2535) Nas suresinde geçen üç kavrama odaklanarak okursak bambaşka duygulara bürünürüz. Rububiyet, Melikiyet ve Ulûhiyet… Bu üç kavram ile Allah’ın varlıkları üzerindeki hâkimiyetinin tüm yönleri anlatılır. Zaehir ve muin derler ulûhiyet ve rububiyet makamlarına. Zaehir=ulûhiyet kavramları ile tüm âlemler de tasarruf eden odur. Muin=Rububiyet kavramları ile tüm âlemlerdeki terbiye edici o’dur. Ayrıca “birabbinnas” diyerek, yani sade rab ismini zikrettiğinde; başında “BA” harfini zikrederek, kişinin terbiye alanının kişiye işlenildiği gerçeğini, bizlere bildirir. Melikiyet kavramı ile de, tek sahip ve tasarruf sahibi sadece o’dur, demektir. Yani insan, Nas süresini okuyunca, tüm yönleriyle Allah’ı düşünür ve ona sığınır.

2536) Münker ve Nekir isimli iki melek bize sorular soracaklardır. Niye iki melek? Birlikte mi soracaklardır? Gibi sorular… Şimdi kalem döndüğünce yazayım… Dünyada duyduğumuz her şey çifttir. (+) ve (-) Ve sorulan sorular… Rabbin kim? İlah sorulmuyor ki zaten “La ilahe İllellah” diyerek Allah yanısıra tüm ilahları reddetmişiz. Nebin kim? Kelime-i şahadetteki gibi Resul sorulmuyor. Kitabın ne? Aslında etrafımıza çektiğimiz sanal kozada her an bu sorularla yüz yüzeyiz. Ruh bedenden ayrılınca, nasıl ki etrafımıza sanal olarak ördüğümüz ve görmediğimiz kabri göreceğiz, aynen öyle de hayatımız boyunca pozitif ve negatif olarak ürettiğimiz melekeler, iki melek şeklinde suretleşip bizimle amelimizi yüzleştireceklerdir. Münker ve Nekir’in görüntüsü amelimize göre korkunç veya sevecen olacaklardır. Münker ve Nekir’in sorgusuyla dünyadaki tüm yaşantımız gözümüzün önünden geçecektir. Rab – terbiye edilişimizi seyir edeceğiz. Nebi yani Allah Resulünün yaşantısı ile bizim yaşantımız karşılaştırmalı olarak gözümüzün önünden geçecektir. Allah’ın kitabı baştan sona tüm hükümler gözümün önünden geçecektir. Ve kararı nefsimiz verecektir.

2537) Nübüvvet ilmine varismiş dedi… Varisleri, varisi olduğu kişiden tanıyan kişi tebessüm etti, selam olsun deyip yola revan olmaya devam dedi… Belki bir varis bulmak umuduyla… Allah’tan ümit kesilmezmiş… O da, o düşünceyle aldı erzakı sırtına, giydi çarığı ayağına ve düştü yollara. Allah kerim…

2538) Nötr olmak hareketsiz kalmak değildir. Nötr kalmak; karşılaştığı olaylar hakkında, iyi veya kötü değerlendirmesini yapmadan; iyilik ise, daha çok iyilik oluşması için destek olmaktır. Kötülük ise, izale etmek için çareler aramaktır. Zira gayrısı dedikodudur ve kimseye de faydası yoktur.

2539) Namaz abdesti dediğimiz abdest olmadan, Kur’anın yazılı şekli olan mushafa asla el sürülemez. Bu kesinlikle haramdır.

2540) Namazda her ne kadar olayın düşünsel boyutu önem arz etsede, olayın zahiri boyutu da yerli yerinde olacak ki; namazımız namaz olsun.

2541) Namaz dinin direğidir… Dikkat! Direk olmazsa ev olmaz ki dekor çekip boya yapasın.

2542) Nefsimin terennümü oldu ayan… Niye özdeki hakikati etmezsin beyan… Çok istedim beyan olsun diye… Dedi gayret etmezsin niye… Dedim ederim gayret… Dedi o zaman sabret… Dedim sabır acı olur… Dedi onun yağı şifa olur… Dedim yok mu tatlı bir ilaç… Dedi sende hep oynarsın saklambaç… Dedim o zaman arkadaş ver ikili oynayalım… Dedi zaten verdim işte olayı kaynatmayalım… Tebessüm ettim sustum…

2543) 1440 dakikadan 40 dakikasını dinin direği olan namaza ayıramayanın samimiyetinden şüphe edilir. Dinin temeli namazdır. Namazı olmayanın temeli bozulmuş ve dini temelsiz kalmıştır. Temeli olmayan ev, ufak bir depremle yerle bir olur… Dini de öyle…

2544) Namaz olayı…. İnsan, ruh ve beden ile yaşayan bir varlıktır. Her uzvun hakkını vermeliyiz ki seyrimiz tamam olsun. Kişi dese ki; ben zaten iyi ve güzel şeyler düşünüyorum, benim namazı şeklen kılmama ne gerek var? Bu tümüyle şeytani kuvvenin harekete geçişidir. Çünkü şeytan, bizim hidayet yolumuzu görüyor. Hangi fiilin bize ne tür güçler verdiğini seyrediyor ve yaptığımızda çıldırıyor. Çünkü onun alemlerdeki halifelik olayını devraldığımızda, Allah’tan müsade istediler. Ve şeytaniyet melekesinin kullanımına kıyamete dek müsade edildi. Bildiğimiz gibi namazda belli hareketler vardır. Bu hareketleri bizzat Cebrail aleyhisselam, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimize göstererek namazı talim eylemiştir. İnsan, dünyevi ihtiyaçlarını karşılamak üzere beş duyu ile var edilmiştir. Beş duyu ötesi sayısız meleki kuvve ile yani etkileşim ile her an içiçeyiz. Bizim vücudumuzun namazın her bir rüknünde apayrı şekle bürünüp, büründüğü her bir şekilde ilgili ayet veya tesbihatları yapması ile, beş duyu ötesi meleki etkileşimle aynı kıvama gelmek zorundadır. Yoksa sıratı geçemez ki… O bürünülen kıvam ile de, insani şuurumuz; alt cevherimiz olan melekuti yapıdan gerekli nûru alır, çeker ve ruhumuza yükler. Varlığı beş duyusal zanneden maddeci bakış, melekuti yapıyı ötelerde ve hatta uzayın ötelerinde uzaklığa atarlar. Halbuki; melekuti varlıkla biz varlığımızı icra ederiz. Duymadınız mı? Kıyam eden melekleri… Rüku eden melekleri… Secde eden melekleri… İşte… Yaptığımız her namaz hareketiyle, o derundaki melekuti kuvve ile aynı konumda olup, gerekli olan nûru otomatik olarak kalb ve beyin atmosferinde, çeker alır ve ruhumuza yükleriz. Olabildiğince namazın hareketlerini rükünlerine uygun yapmak zorundayız. Hasta veya engelli olan ise, olabildiğince secdede baş ayaklara yakın olacak şekilde oturarak icra eder. Ve zihinsel olarak da, Fatiha suresini ayakta imiş hissiyle okur, rükuda zihinsel olarak eğilir ve secdede başını zihinsel olarak yere koyar. Ama bedenen de olabildiğince secdeye yaklaşır. Elbette maddi bakışla bakan hiç kimse, bu olayı bilemez. Hatta bu yazdığımıza da deli saçması diyebilir. Her kim ki, fiziksel olarak namaz gereksizdir derse, o kişi olayın cahilidir. Takılmayın onların peşine… Selam deyin onlara ve yolunuza tereddütsüz devam edin…

2545) Kalbi dünya ile tatmin olmaya başlayanın fethide zülmani olmaya başlamıştır. NUR gitmiş yerine NAR gelmiştir.

2546) Hey nefsim… Elindeki senin değil, sen elindekinin bekçisisin. Bekçiliğini iyi yapmazsan, kıyamet günü utanırsın.

2547) Evet ey nefsim, gel rabbine rücu et. Rabbine rücu etmek için de nefsini saf et. Yoksa senin derdin olur et. Bu da senin için oluşturur zahmet… Ölüm ötesinde oluşturur hezimet… Terk edilirsin unutulmaya, artık sana ulaşamaz olur rahmet…

2548) Günlük kendi ihtiyacın olan nuru üretmeden nur saçmayasın. Yoksa kendi sermayenden yersin.

2549) Mahir muallim, kendi nurunu üreten kandile benzer. İhtiyacı olan enerjiyi üreterek kendisini ayakta tutar hem de başkalarına ışık olur.

2550) Yaksın sevdayı Mevla… Budur dermanın anla… Kalbi Resulullaha sav bağla… Budur dermanın iyi anla…

2551) Elbette mayasında vardı ama… Lakin Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz durup dururken nebi olmadı… O günlere gelmek için emek sarf eyledi. Gece sabaha kadar namaz eda eyledi… Günlerce mağarada tefekkür eyledi. Orucu hiç sorma, çok çok visal eyledi. Yani o da yaratım fıtratına tabiydi ve amelde ram oldu… Öylece Allah, onu nebi eyledi.

2552) Ey nefsim… Milleti hor görmek, öze yönelene yakışmaz. Öz, duru ve sakindir, kendini sanma havas.

2553) Nefsim işte… Nostalji yapan eski biri… Sanki ilim olmuş elinin kiri… Ey nefsim… Kendini tanı, nefsin olsun iyi… İlim okuyanı iyi tanı, olma ayı…

2554) Ey nefsim… Millete etiket tak… Sonra kendini yak… Sus, alnın olsun ak… Etme cak cak…

2555) Ashabı kehf bitti mi sanırsın.? Kıyamete yakın sanki mağarada uyuyan kişiler misali, dünya zindanında uyuyan insanlık, uyanıp İslam ile tanışacaktır. Bu silahla değil ilimle olacaktır. Buna Kur’an şöyle işaret eder… Allah nurunu tamamlayacaktır.

2556) Namaz dediğimiz; aslında yöneliş ve yakarıştır. Ne dediğini bilmeyen nasıl yakarır?

2557) “Namaz mü’minin cennetidir ki o yüzden avret mahalli örtülü olmadır” sözü şu manaya gelir; maddi örtme baki kalmak kaydıyla esas maksat bireysel “ben”in örtünüp en azından namazdayken gizli bırakılmasıdır. Mutlak kudretin seyrine dalıp dalıp gitmektir. Zaten Fatiha süresine “B” harfiyle başlıyoruz ki, buradaki esas maksat “ben”imizi gizleyip onun adına kıraate geçmemizdir. En büyük avret “ben”liktir. Yok edemiyorsan bari ört. Burada benlik derken, bireysel seyir mahalli olan sanal benliğimizden bahsetmiyoruz. Benliğin büründüğü bencillikten bahsediyoruz. Zira “ben”liğimiz yaratılmış ve tüm seyrimizi dahi “ben”liğimizle gerçekleştiririz. “Ben”liğimiz olmasaydı, penceremizden seyreden de olmayacaktı.

2558) Nefsinin istek ve dileklerinden ödün verenler, ebedi bir ödül ile uyanırlar…

2559) Mutlak nurdan sanal bir sınırla ayrılan bir tutam nurun içeriğindeki sayısız şuleleri kişiye özgü olarak bileşimleştiren ve özgüleştiren kişilik rabbi yani rabbi hassının yaptığı amelin ve aldığı gücün tümü Rabbul âlemindendir. Her ne kadar birimden temaşa edilse de. O yüzden de Allah; mutlak olarak Rabbul âlemindir.

2560) Güneşe, aya ve yıldızlara, dünyaya ve içindeki muazzam dengeye bakıp da Allah’la buluşamayana sadece nasip derim. Nasip ise, kişinin maişetine bağlı olduğunu da unutmam. Maişetin ise, kişinin çabasına bağlı olduğunu seyrederim. Öylece fark ederim ki, insan bir robotik varlık değildir. Her an çalıştıklarının karşılığını, daha sonraki evrelerde peyderpey önünde bulur. İşte bu da kaderi ilahi olarak tarif edilmiştir.

2561) “Futbol maçı: 90 Dakika” çok güzeldi… “Sinema filmi: 110 Dakika” Ha ha ha zevklendim!… “Pazar meydanı: birçok dakika” bir kiloda şundan olsun, deriz; alış verişler sürer gider… “Namaz: 15 Dakika” of bu çok uzun… Evet, insan zevk aldığı şeyin devamını ister. Ne zaman ki namazın ne olduğunu anlayıp sonsuzluğa dalarsak, işte o zaman namazın bitmesini istemeyiz. Kişi sevdiğinden ayrılmak ister mi?

2562) Yapılan iyiliği unutan nankördür. Nankörlüğü Allah’a karşıdır. Allah’ın ne zaman ki sadece bir ilah olmadığı anlaşılıp, rububiyetinin ve melikiyetinin gereği olan düşünce ve fiiller ilmek ilmek yaşama işlenildiğinde, işte o zaman mutlak nankörlük kişiyi terk edecektir.

2563) Nasip deriz. Kaderin tecellilerini bekleriz. Rab hep hayır olanı müyesser eylesin. Ki eyler de… Biz ise nefsani düşündüğümüz için, bir çok defa bu hayrın farkında olamayarak, şikayetlerimize devam ederiz.

2564) Ey nefsim… Madem sen küçük kâinatsın; Ay sende, güneş sende, Merih sende, Venüs sende. Neptün sende, Platon sende… Sende sende sende sana lazım olan herşeyin sende… Üret kardeş üret, her şey sende. Üret, seyre dal ve bil ki seyir sende. Bırak öteleri ve ötekini. Sen sende. Ben sende. HU’ya giden yol sende. Sen aziz bir varlıksın, satma kendini beş paraya.

2565) Nas suresine baktığımızda; Allah’ı Sadece ilah olarak bilen dahi mahrum bırakılmamıştır. Allah’ı ilah olarak bilen ve hiçbir şeyi ona ortak etmeyen, Rabbini kendine göre görüp Hz. Musa’nın çobanı misali “-ki Hz. Musa’nın hitabı zaten tenzih ağırlıklı idi, zira kavmi teşbihte boğulmuştu-” Azaptan kurtulacaktır. Allah’ı ilah olarak görmekten sıyrılıp ilahı Allah olarak fark eden ise, “a’ma”ya adım atmıştır. Bunlar kendine seçtikleridir. Bunların sayıları çok çok azdır. Hasbelkader böyle biriyle bir arada bulunmak en büyük nimettir. Onların yanında huzur ve sükûn bulursun. Onları bilerek kıran ise, mutluluğu ebeden kaçırır. Zira Allah’a savaş açmıştır. Allah’a savaş açan ise, herşeyden mahrum kalmıştır.

2566) Ebû Hureyre radıya’llâhu anh şöyle nakletti: Rasûlullah sallellahu aleyhi ve sellemden şöyle işittim: “Kıyâmet gününde kulun fiîllerinden hesab vereceği ilk şey namazdır! Eğer namaz tam ve sahih olursa kurtulur ve gayesine ulaşır. Eğer bozuksa mahrum olur, hüsrana düşer!.. Şayet farzlardan eksikleri var ise. Rabbi tebâreke ve teâlâ bakın, kulumun nafileleri var mı?..’ der. Farzlardan eksik kalanı böylece tamamlanır. Ve sonra sâir âmeli bu minvâl üzere olur.”(Tırmizî) İman ehlinin namaz borcu diye bir şey olamaz. Çünkü namaz zaten dinin direğidir. Direksiz inşaat olamaz. Şu başka; kişinin unutarak kılmadığı veya kılıp da herhangi necaset bulaşmasından dolayı geçerli olmayan, bir de bayanlarda kadına özgü hallerin evvelinde veya sonunda eksik kalan namazların yerine; kılınan nafile namazlar eksiklerin yerine sayılacaktır. Her halükarda nafile namaz kılalım. Kazası olan kılamaz diyenlere ise itibar etmeyelim.

2567) Tüm geçmişi bir buruşuk mendil gibi çöpe atıp unutan, geleceğe güvenle adım atar. Yoksa ikide bir eskiyi hatırlarsak, gücümüz ve irademiz zayıflar. İnsan hedeften geri kalır. İşte yapılan hatalara geri dönmemek şartı ile; yapılan tövbe-i nasuh budur.

2568) Okursan erersin kardeşim. O kadar zikir oku ki parmakların oluklaşsın. O zaman hayâ perdesini taşa çalarsın. Şarap kadehlerini yere çakarsın. Davulu patlatıp ney gibi ötersin. Davul gibi olanlar kafanı şişirir. Ney gibi olanlar ise ruhunu dinlendirir.

2569) Ne yaparsan yap araştırarak yap, sakın güdülme… Zira; güdülen mahrum kalır… Bilinçli yönelen ise, erdemliğe kavuşur.

2570) İnsan; İslam amellerinin içeriğini bilemeden tam bir iman ile babadan dededen gördüğünü uygulayarak ölse, günahıyla ve sevabıyla üstlerine tabi olarak amelinin karşılığını bulacaktır. Ama araştırarak Allah’a yönelirse, eğer hata ederse bir sevap alır. Hata etmezse iki sevap alır. Okumanın karşılığı işte budur.

2571) “O odur” “sen de sensin”. Sen 0 olamazsın. Onda fena bulmak O olmak değildir. Gerçekten ne istediğini bilen hiçbir şeyin ona dönüşemeyeceğini fark eder. “O Odur” “sen sensin” ama sen de ondansın…

2572) Akıldan çıkmaz bazı bazı… Ama ne diyelim takdire gönül razı… O’nun emridir bize yazı… Geçiririz kışı yazı…

2573) Bize bizden yakındır. Hiç ciddi ciddi düşündük mü bu ne demektir? Günlük yaşamda bu gerçeği ne kadar düşünerek yaşarız?

2574) OKU’mak, sayfalardan okunan yazıtlar değildir. OKU’mak, sayfalardan okuduğunu nefsinde bulmandır.

2575) İlim insanlığa nakş olunca, işte o zaman insanlık OKU’mak ile tanışır. Temennimiz de o. Ama gel gör ki bir karar verilmiş birimin ezelinde. Ve sınav sürmekte… Kalemini oynatan şeref bulurken, kalemini kıran ise, yoksun olarak gitmeye mahkûm olur.

2576) Hayret arttıran seyirden bir anekdot… Gerçekten de ayrı bir ilah yokmuş! İlah diye bildiğim de Allah imiş diye mırıldandı, OKU’maya yeni yeni başlayan… Okumasını sürdüren ise, zihninde canlandırdığı zanni ilahların tümünden geçip yegane ilah olanı bilmiş. Okumasını tamamlayan ise, artık uluhiyet sahibinin önünde secdeye varmış.

2577) Tüm renkleriyle bir bahçeyiz. Tadı ve kokusuyla değişik ama özüyle aynı olan, O’ndan gelmeyiz. Ve dönüşümüz de O’nadır…

2578) Şöyle ol, kalbine bunu yerleştirerek huzurlu ol, dürüst ol, rahmetli ol vs vs vs… Garibanım bakıyor ki “ol”muyor boş veriyor. Önce onun “ol”ması için gerekeni anlat. “Ol”mak için gerekli zikirleri öner, bak bakalım nasıl “ol”uyor. Şöyle şöyle ol demekle” ol”unmuyor maalesef. “Ol”mak için zikir şart aziz kardeşim.

2579) Topraktan yapılmış su sürahisinin suyla dolu olup ters çevrilmesi halinde güp güp güp dökülen su gibi, kalpten gelen sözler yazıya dökülüyorsa, işte o yazılanlar seni anlatıyordur. Okudukça için canlanır. Canlandıkça anılır. Anıldıkça paklanır. Öylece kıvamında kalırsın.

2580) Ne olur naif olanı kırma. Bir daha zor tutar. Tutsa da aradaki yapıştırıcı sırıtır.

2581) Düşeni kaldırmak gerek. Ama nasıl? Bilsem söylerim de, ama nerde… Çünkü derviş naiftir. İçine dokunulmaz ki, çabuk kırılır.

2582) Olacağım demekle olunmaz, olunmakla olunur.

2583) Her oyuncak isteyen çocuğa oyuncak verilmez. Önce oyuncağı tanıması ve hak etmesi gerekir ki zarar vermesin.

2584) Okçular tepesini, ganimet için yani şahsi menfaat için terk etmeyelim!.. Zira terk etmek; sadece bizim değil, tüm iman edenlerin kaybı olur.

2585) Okuyan engel tanımaz. Engel tanıyan okumamıştır. Hem kendini okumuş sanırsın, hem de engel koyarsın, bu okumak değildir… Olsa olsa okuduğunu sanmaktır.

2586) Okyanusta şadırvan açıp okyanusu rengiyle boyayan ve işte kaynak suyu deyip sunan, unutmasın ki sunduğu şadırvan kendi rengidir ki, asla okyanus değildir.

2587) Hangi organ ile hangi günahı melekeleştirirsek, o organa bir şeytan yerleşir ve bizi o günahta katmerleştirir.

2588) Herhangi bir olgunun bizi rabbin kapısına varmaktan geri koymasına asla ve asla müsamaha etmemeliyiz. Sonunda ölüm dahi olsa…

2589) Spiker soruyor, oruç nedir? Şöyle cevap veriyor… Zengin fakirin halinden anlasın diye konulmuş! Ama topluma baktığımızda fakirin sofrası gene de aynı. Zenginin gene de aynı. Değişen bir şey yok… Demek ki orucun hikmeti bu değilmiş? Neymiş peki? Bilmem… Öylesine beyin fırtınası yapıp duruyorum…

2590) Okuma geneldir ve taklididir, buna a’rab’ça da tilavet denir. Bir üstünde kıraat başlar. Bunun mertebeleri vardır. Anlayarak okuma, ilmel yakindir. Algılayarak okuma, aynel yakindir. Olarak okuma ise, hakkel yakindir. Okuyan okuduğu heceler olduktan sonra, insanlara algılamalarına göre anlatımda bulunmalıdır. Yoksa kimseye bir yardımı dokunamaz.

2591) Kendi özünde okumaktır esas okumak. Buna Arapça da “ikra” denilir. Hıra mağarasındaki okuma “ikra”dır. Yazıdan okumalara ise Arapça da “utlu” denir.

2592) Bize bizden yakındır. O’nun nuru içimizden kaynar. İçinde bulmadığını dışarıda arama… Yoksa yazık edersin…

2593) Allah’ın ilk emri sadece “oku” değildir. İlk emir; “rabbinin adiyla oku”dur. İşte erdemli nesil, ancak rabbin adıyla okumakla yetişir.

2594) “Rabbin adıyla okumada” ve “rabbin adı olmadan okumada” aradaki fark şudur… Rabbin adı olmadan okursa, başı bağsız bir çalışma olur. Rastgele bir lego formatı ortaya çıkarmaya başlar. Rabbin adıyla okursa, disiplin dahilinde emir komutaya tabi bir şekilde olur ki, okuduğu her bir harf, legonun eksik bir yönünü tamamlar.

2595) Rivayetlere göre bundan yaklaşık beş yüz bin yıl önce yaşayan “Uiazeeiz Raaeciiull Uoseeadiook” isimli adam şöyle demiştir. “Aynı nefesi taşıdığın dostların olsun. Yoksa darılırsın”. Demek ki yüz binlerce yıl geçse de, Âdem nesli aynı tarza sahiptir.

2596) Özündeki rahmete ulaşanın zahmeti biter. Özündedir dediler hep bu güne dek, ama bir türlü bitmedi hasret. Hasret yükü oldu zahmet, sonunda bu zahmet oldu rahmet.

2597) Öğrenci öğretmenden can almalı. Öğretmen cemali celal ile buluşturup verdiği kararında sabit olur. Öğrenci ise, alınan karara saygılı olur ki, bu saygısı onu özüyle buluşturur.

2598) Özüne yönelen erdi, diğeri geri kaldı. Dervişim… “Dervişlik olsaydı taç ile hırka. Biz dahi alırdık otuza kırka”, der koca Yunus. O zaman dervişim. Olabildiğince öze yönelelim. Hak olanda karar kılalım.

2599) Özümüzü oluşturan nakış Allah esma manalarının dokumaları… Tıpkı şekerin özü olan tatlılık gibi, hem de boyasına göre rengârenk şekerler.

2600) Örtün kardeşim örtün… Zahiri ve batini örtün. “Allah dış yüzümüze değil kalbimize bakar” ayeti hâşâ boşuna mı nazil oldu diyerek, makamları birbirine karıştıran garibim. Bedeni örtmenin amacı; dışsallıkta boğulan kişilerden saçılan ve bedenden kalbe doğru uzanan şeytani ışıltılardan korunmaktır. Yani bize doğru akan bedensel dürtülerde boğdurucu olan negatif enerjilerinin yönelişlerini kesmektir.

2601) İnsanlar genelde nefsi birliktelikler yaşadıkları için, dünya menfaatı üzerine derinleştikçe derinleşiyor. Bu da özü unutturuyor.

2602) Görünen; mananın yani özün yani nuri muhammedinin somutlaşanıdır. Mana, Musavvir esmasının dokumasıyla suretlenir ve somutlaşır. Görünen her şey O isimle görünür. Dolayısıyla tüm esmalar gibi Musavvir esması da her an faaliyettedir. Ama mana suretlenip görünmek zorunda değildir. İnceliği fark eden, Selam ile buluşur.

2603) Ölüm her gün biraz daha yaklaşıyor. Bazısı der ki her gün Allah’a bir adım yaklaşıyoruz. Ah be kardeşim; Allah’a olsaydı üzülmezdik… Asıl… Her gün ölüme bir adım daha yaklaşıyor ve mutlak değişmez olan gerçeklerle yüzleşmeye ramak kalıyor.

2604) Kimse övünmesin, bilgisiyle atmasın hava. Allah dur dedi mi, düşmez dereye kaya. Kişi kalır yaya, yol uzar baya. Benliğine gem vur, her an Hakka ol aya.

2605) Şoförlükte mahir olanın öğreticiye ihtiyacı kalmaz. Çok serbest sürüp gider. Bazısı da bakar durur, kendisini usta zanneder.

2606) Tüm davalarının kökenini “öç alma” duygusu inşa etmiştir. Sonuç ise korkunç; sayısız ölümler ve cehennemi bir dünya hem sonsuz hüsran… Oysaki sadece affedecekti… Ve o anda huzur inecekti…

2607) Zannetme ki 120. gün bitmiş ve sen mühürlenmişsin. Her an 120. gündür. Bu, bedenin ölümüne dek devam eder.

2608) Bazen bilinç özürlü oluruz da, veda edip gideni kökten gitti zannederiz. Yahu işi çıkmış ki gitti, sonra da gelecek… Aslında şüphe, kaybedeceğiz korkusundandır. Sakın ha korkma, hiç ummadığın bir anda ölüm zaten götürecektir.

2609) Öz ayrıdır; iç-dış ise apayrıdır. Öze dönüş sessiz ve sözsüzdür. İçe veya dışa ise kalabalık. Farkı fark et.

2610) Öze dönüşte, kelimeye dönüşemeyen harfler vardır. Huruf-i mukattaalar öze dönüşün şifreleridir. İşte öğretilmesi durumunda, kırk yıl kölesi olunası harfler, bu harflerdir.

2611) İnsanın en büyük baş belası, ön yargılı olmasıdır. Ama sen ne ön yargılı ol… Ne de sonradan yargılı ol… Lakin mutlak olarak seyirde ol… Sevmediğin yerden, yargıda bulunmadan yavaşça ayrıl ve başka bir mekânda hayatına devam et. İşte o zaman, başın belki arşa ulaşır. Ama seversen, sakın nefsinin mırıldanmasına kanma… Sebatta kaim ol… İşte o zaman, arştan ferşe cevelan edeceksin.

2612) Döngü döner de durur. Özün özü tüm bilinenlerden bambaşkadır. Ötesine geçeyim dersen, en fazla miraç oluşur… Ki, buna kabıkavseyn denmiştir… Ki, gene de sen varsın… Ki, zaten senin hayali de olsa var olman, bir zorunluluktur… Ki, öylece gizli hazine seyr edilsin gene sen tarafından…

2613) Heyecanını her daim diri tut. Pencerene perde inmesin aziz insan… Gönlünü soy, saf et, soyun tüm tutkulardan. Kuruntu içine girmesin hiçbir zaman. Derin sudur özündeki nehire akan.

2614) Zaten herşey yazılmış ve söylenmiş. Bize kalan ise yazılanları özümüzde bulmak… Nakkaş sözler kitabında yazılanlar ise, göze çarpan bazı kısımlar. Tıpkı seyrettiğimiz bir manzara gibi…

2615) O’na O’nun bakışıyla bakan O’nun örtüsünün altındadır. Göremezsin onları. Görsen tanıyamazsın onları. Şayet tanırsan ulaşamazsın. Ulaşırsan gittiğin gibi geri dönersin. Hem de mahzun. Açıkta bilinenler ise, tuzu kuru olanlardır.

2616) Bir gün bizimde ölüm haberimiz hızlıca yayılacak. Tanıyanlar eyvah diyecek. Tanımayanı ise, hiç etkilemeyecek. Sanki kunduramdan bir çivi düştü diyecek. Hatta hatta bazen düşen çiviye bile hayıflanır, inleyerek. Çünkü pençesi düşecek…

2617) Ey insan bedenim büyüdü diye üzülme. Ruhun aynı bak mana dolu özüne. Tüm manalar akıyorsa ondan özüne… Hak seni buldu bu böyle biline.

2618) Öğretici olan kişi en çok neye acır, bilir misiniz? Hasretle yönelip yetişmesi için çaba harcadığı kişinin, kendisine gösterilen istikameti terk etmesine… Derini terk edip yüzeyle tatmin olmasına… Hatta eskiye dönmemek adına; mana kokan dost sözlere, sırt çevirmesine… İşte bu hal; eğitimcinin içini acıtır.

2619) Aslında mahlukatın yaratımındaki tecelli, bir yansıma değildir. Yaratım şiddetinden dolayı bazıları yansıma dahi sanır. İşte buradaki tecelli, yaratım anlamında bir tecellidir. Çünkü yaratımı gene de öz nurunun üzerinde belirlediği alanda işlemektedir.

2620) Nasıl ki sigara içen etraftaki insanlara dumanını solutturup onların kul hakkına giriyorsa, kendisine parfüm sıkıp etrafına koklatan da, etrafındakilere birçok kanserojen madde koklatıp, bu arada çaktırmadan kendi ter kokularını da koklatırlar… Hiçbir koku sürmeden ve parfüm sıkmadan, aziz ve leziz kokan Allah kullarına selam olsun. İşte peygamberimize sav sevdirilen, haramdan uzak beslendiği için, kişiden yükselen saf ve temiz olan öz kokusudur.

2621) Övün insanoğlu övün, cürmün ne ki? Gururlan gururlan, boyun ne ki? Her şeyi ben yaptım san, benliğin ne ki? Uyumaya devam et, ahirete göre burası ne ki?

2622) İnce sırlar deyip Allah hakkıyla anlatılmadı. Kafan karışır dendi, itikat açıkça dillendirilmedi. Fıkhın derununa inmeyi tehlikeli deyip dinden çıkarsın dendi. Teoride Allah’a mekân olamaz deyip pratikte yukarda dendi. Gel de gönül dünyamızdan marifetimize uzanmak ve öz hakikatimizle iletişime geçmemek için, daha giriş kapısındaki PİN kodunu bloke edenleri affet. Gel de PUK kodunu bilen ve sana karşılıksız olarak iletişim sunan gerçek bir müşteri hizmetlerini bul. Bulana aşk olsun…

2623) Öldüğümüzde kısaca başımıza gelenler… İlk önce bireysel ruh bedenden ayrılır. Et kemik bedenin ürettiği tüm blokajlar ve sanal benlik ile birlikte aynen mevcut olarak ikinci bedenimiz olan ruh beden ile yaşamaya devam eder. Bu İsrafil’in sura üflemesine kadar sürer. Berzah yaşamı dediğimiz bu yaşantı, dünya ortamının başka boyutunda devam eder. İsrail’in sura üfleyişi ile tüm sanal benlikler çıplak olarak ruh bedenden ayrılıp huzura fert olarak geleceklerdir. Nefsi Küllün karşısında kendi bireysel nefislerini müşahede edeceklerdir. Nerde yanlış nerde doğru yaptıklarına her nefis kendisine hem savcı hem de hâkim olarak karar verecektir. Kendilerine zulüm yapılmadığına bizzat şahitlik edip tekrar bedensel bir ortama girip yeni yaşamlarına başlayacaklardır. Cehenneme gidenin azı dişi Uhud dağı kadar büyük olacaktır. Yani koskoca zulmani bedenlere bürünerek o ortamda hayata başlayacaklardır. Cennete gidenler ise mana güçlerine göre nurani bedenlere bürünüp sırat köprüsünden cennete doğru yola koyulacaklardır. Cennete ulaştıklarında ise, kendilerine istediği kadar nurani beden edinebileceklerdir.

2624) Özlem kalbini yeniler. Her anını yepyeni eyler. Seni saf edip som eyler. İki dünyanı inşa eder.

2625) Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin özlem ve muhabbeti… İşte elbette o özlemdir seni diri tutan…

2626) Yaşamı neyse ölümü de o olan, ölümü neyse haşrı da o olacak… Âdem evladı nasıl oluyor da, batini vehimlere kapılıp da, içini ve dışını birbirinden ayrı edip aldanıyor. Oysaki ruhlarımız bedenlerimizdi, bedenlerimiz ruhlarımızdı… Bir ve bütünleşikti. Azrail ile buluşana kadar…

2627) Senden nazar edilmesi istenilen, hakkın hakkıdır. Hakkın hakkını hakka veren hakkı hakka teslim etmiştir. Ölmeden önce ölmek işte budur…

2628) Ölümünü istedin öyle mi? Ölüm gelince mahzun felekler. Ölüm gelince dost ve düşman üzülür… Ama yüzde tebessüm görülür. Ölüm gelince amelin olur mizan. Şaşmazdır onu yazan. Ecel gelmeden ölüm gelmiyormuş. Hayret ki ne hayret zaman hiç şaşmıyormuş… Bir nefestir işte insan. Ya Rab ver bize iman… Olmayalım perişan…

2629) Ölüm yokluk ve bilinç mahrumiyeti değildir. Her bir insan varlık olmaktan ilelebet payidar olacaktır.

2630) Et kemik bedenin ölümüyle beraber, et kemik beden de var olan engel durumların tümü ortadan kalkar. Kişi bir nebze özgür olur. Cennete ulaşınca ise, kişi biçilen hüküm dairesinde tam özgür olur.

2631) Uçağa bineceksin hava sıcaklığı 40 derece ve uyarı geliyor. Uçaktan inince -20 derece. Eğer ince elbise ile inersen anan ağlar. Ölüm ötesi de öyle…

2632) Verdiği cevaplar tam tatmin oluşturduğu halde, şahsı hakkında ifrat ve tefrite dalacak, hem üstelik kalbin dahi seni onaylamayacak. Sonra da sormaya devam edeceksin. Yok, öyle şey… Önyargınla şahsı ilme perdeleyip uzak durursan, işte o zaman mahrum kalırsın. Onun için âlime en çok yakın olanlar, ona karşı en çok perdeli olanlardır.

2633) Öze yolculuğu unutan, dışsal tatmini özsel zanneder.

2634) Dışarıda bir şey arama, her şey sendedir sende. Felek, Arş, ferş ve kürsüye nazar eyle; tümü özündendir özündedir özünde. Tüm duyuların kesilse, yok olur her şey sende. Senle var olan, senle yok olan ve hatta sana göre yok olan, varlığı kimdedir kimde. Hele konuş ne var heybende. Işte odur senin elinde. Gayrı ne bendedir ne de sende…

2635) Öğrenmek isteyen kişi, defterini ve kalemini eline alır ve seni bekler. Öyle birini görürsen hemen yardım et. Çünkü o, en önde olan farzdır.

2636) Değiştikçe bilinç, değişir özün. Değiştikçe özün farklılaşır sözün. Öylece biçimlenir yüzün. Bazen hüzün, bazen de güler yüzün.

2637) Ne kadar da özgür kendi olmuş… Kendinden olanı görmez olmuş… Başka cihetlerde dolaşır olmuş… Dolmuşa binmiş, yayıktan olmuş… Sen yayık olarak kalem olmaya bak… Sevinç gözyaşlarını dök, eline kına yak… Ayak zincirlerini kır yerine halhal tak… Ziynetlendir yürüyüşünü, hakikatine ak… Aktıkça anılcaksın. Anıldıkça saçılacaksın. Öylece rabbinin sevdasına ulaşacaksın…

2638) Hz. Ömer ra zamanında bir gün Medine’ye ganimet gelir. Hz Ömer milleti toplar ve der ki; bunu Allah’ın adaletiyle mi dağıtayım, yoksa Ömer’in adaletiyle mi? Herkes Allah’ın der… Hz. Ömer’de insanların çalışma kabiliyetlerine göre az çalışana az verir, çok çalışana çok verir. Fırtına kopar hayır, örf âdete göre yani bildiğin tarzda dağıt derler. O da eşit dağıtır.

2639) Öğretmen öğrencisinin ilmini ve haleti ruhunu seyir etmeli. Seyir etmeyen öğretmen zaten başarılı olamaz. İşte seyir için de öğrencisini ara ara yoklar.

2640) Tüm ayet ve hadisler cem olunca kişide… Allah’a mutlak kulluk zuhur eder, ki; bu da mutlak özgürlük olur.

2641) (“İlim beni cezbetti ve denizin kenarına getirdi. Vecd beni denize düşürüp boğulmaya bıraktı. Denizin ortasında ilimden yardım istedim, beni kurtarmadı. Vecd ise beni neredeyse boğacaktı. Beni kurtaran ancak cehâlet oldu.” Baba Tahir-i Uryanî) Baba Tahir’in ifadesine göre insanı mutlakiyyete ulaştırabilecek yegâne vasıta, mutlak cehildir… Peki, mutlak cehil nedir? Baba Tahir “mutlak cehil” demekle neyi kastediyordu? Biz deriz ki mutlak cehil… Kişinin kendisine ait bir varlığın… Bir vücudun… Hayatın, ilmin, iradenin, kudretin, işitmenin, görmenin, kelâmın olmadığı gerçeğidir… Öz budur… Burası hakikat sohbetinin başladığı başlangıç yeridir.

2642) Kitaplarda saklı kalan öz malımız olan Allah ilmini, günümüz gençliğinin en çok kullandığı sosyal medyadan dikkatleri celp etmek için insanlığın istifadesine sunmak, büyük bir cihad olsa gerek.

2643) Kaderi sadece mutlak ve tümel olarak kabul edip; insanı, hayatın ve nefsin hevasının anlık yaşamsal döngüde oluşan doğal akışına teslim eden ve kalbin tasfiyesi ile nefsin tezkiyesini gerektiren amelden soğutan zihniyetin, yol açtığı tahribatların mesuliyeti, çok ağırdır. Zira insan, damarlarındaki asil olan ilahi yaratım olarak tecelli eden, cüz’i ihtiyari olarak tanımlanan kudreti fark edip fiiliyatına yoğunlaşmalıdır. Yoksa kaybedenlerden olur.

2644) Sanki bir gizli el bırakmıyor ki, kişi kendini adasın özüne ermeye. Hep bir çekingenlik var insanoğlunun bilinçaltında. Bu çekingenlik hali vehmin esaretinin şiddetinden dolayı bizden zuhur eder. Vehmin esaretinin şiddetinden ise, ancak daimi ve planlı bir zikir ile kurtuluruz. Yani o manevi hastalıktan kurtulmaktır asıl marifet. Sonra kimse kişiyi tutamaz. Özgürleşir ve rabbiyle buluşur.

2645) Ölümsüzlüğe çare bulamayan insanlık, mutluluğu ölümü düşünmemekte aradı. Ama gözünün önünden geçen cenazeler zihnini hep işgal etti. Hayaller suya düştü. Ağzının tadı kaçtı. En konforlu haller bile içini burktu. Sonunda ya ölüm ötesi hayatı inkar etti veya günaha sarılıp, nasıl olsa Allah beni affeder diye şeytani telkinle kendisini ikna etti. Sonunda nefsi kör ve sağır oldu. Öylece a’ma olarak dünyaya veda etti. Oysa ki kendine gelecek ve rabbine bakacaktı.

2646) Kaçınılmaz olan ölüm sonrasına aklı basmadı. Mutsuzluk içini kemirdi durdu. İmanı da içine sindiremedi ki amel edip mutlu olsun.

2647) Öncüyken bir hatanın karşılığı sonucu hüzünle iç içe olan kişiye bir darbede ben indireyim diyen, Rahman’dan uzaklaşır.

2648) Öz nehir; sessiz ve sözsüz akar. Sessiz ve sözsüz akmasının sebebi ise, mutlak zata sessiz ve sözsüz olarak akması için söz vermesindendir. Haydi, sen de git ve gör. Mutlak huşu duyulan nehir… Çıkış yeri de kalbin en tepesinin hemen çaprazında. Mutlak tefekkür mahalli olan “ahfa”nın taa kendisi…

2649) Ötüyor ney… Neyin içi ney… Üfüren kim… Seslenen kim… Ne bitmez bir derya… Ne bitmez sorunlar… Ve cevapsız kalan sorular… Meded ya rab… Meded ya hu… Meded ya men hu hu…

2650) “Ölmeden önce ölmeden”, aldığın bir kaç zevk seni yanıltmasın. Bunlar sonbahar rüzgârı gibidirler. Gelip geçer ve sen kupkuru bir dal olursun.

2651) Öz olmadan kabuk işe yaramaz. Mana özdür, madde kabuk. Kabuğu parlayan çürük elma yenmez.

2652) Derin sessizliği bozup öze ermek. Aynayı karşına alıp ona göre kalıba girmek. Sonra arştan varlığı var adına seyr etmek. Evet, buna ermek için vereceksin emek. Bedavadan verilmez ekmek. Sana kaldı yürümek. Rahmete dalmak için çek kürek. Buna olsun sende yürek. Korkma çalış yol versin felek. Uç çiçeklerde misli kelebek. Zevk alsın senden çiçek. Kokun güzelleşsin, bakışın olsun yek…

2653) Allah’a yönelme yukarıda ve ötelerde değildir. Haa o zaman içimizde mi? Hayır. Duymadın mı ki ona sınır ve yer olamaz. Madem öyle; dua ederken özümüze derinleşerek isteyelim… Avuç içleri semaya bakarken, basiretimiz de ruhunda müttali olsun. Öylece beytullah olan kalbin, sahibiyle buluşsun.

2654) “Övünmeyiniz! Hem topraktan yaratılmış hem de toprağa dönünce kendisini kurtların yiyeceği insanın övünmesi neye yarar! (Hz. Ebubekir ra)” Demek ki övünen, kurtçuklara yem olacak bedenin esaretinden kurtulamamıştır. Hey dost… Her şeyden geç… A’ma da hissiz-yaşa. Odur tüm saltanat.

2655) Özlem özlemi getirir, hasret hasreti. Yol yolla birleşir, kalp kalple. Deniz denizle birleşir, hayat hayatla. Ama birleşip tek olmayı önleyen bir engel orda durur. Çünkü bir-tek olan sadece HU’dur. “Min Dun”ihi her şey çifttir. Birleşebilirler ama bir-tek olamazlar asla.

2656) Öze dışarıdan erilmez. Ermek erimektir, dışarıdan bilinmez. Eriyen ise, hiç bilinmez. Hatta hatta görünmez bile…

2657) Ölümle beden kurtçuklara emanet… Bedenin hizmet ettiği ve inşa ettiği ruh ise, ebede kadar bizi yaşatacaktır. Ne de güzel demiş şair… “Ruhun tekâmülü ve ebediyet, oradadır asıl medeniyet”.

2658) Ölümden sonraki hayata inanmayan için her şey serbest olur. Kendine göre sadece burada yaşayacak ve ölümle toprak olup gidecek. Tamam, eyvallah da… İnsanın hizmetine sunulan dünya ve içindekileri kim sundu? Elmayı, armudu, kirazı kim insanın damağına göre donattı? İneği, koyunu, deveyi, tavuğu kim sakin etti de sahibine itaatkâr birer canlı oldu? Arıyı kim bal yapması için görevli kıldı? Dünyayı, ayı, güneşi ve tüm evreni kim var etti? Tüm her şeyin içinde yer aldığı kapkara uzayı kim var etti ve nerede var etti? Peki, tüm bunları var edip düzene sokan bir var eden varsa ve o var eden insana bir görev vermişse ve bilimin defalarca deneyle tespit ettiği gibi bedenden bir ruh çekiliyorsa ve dolayısıyla da ölümle insan yok olmayacaksa, ölümden sonrasını insan merak etmez mi? İman edene yobaz deyip kendimizi ölüm sonrasına hazırlanmada geri bırakırsak. bize yazık olmaz mı?…

2659) Derunu duyamayan derinle uğraşır. Özü hissedemeyen izde arar. Kendinde bulamayan başkasında arar. Her ne hikmetse ömür serapta geçer de gider.

2660) Pırlanta gibi parıldayan pırlanta olsun. Hakkın dergâhında bahçıvan olsun. Pırlantayı kıskanan akıllı olsun. Uyanıp kendine gelsin.

2661) Şahısların bedensel yapılarıyla ilgilenecek vaktim yoktur. Hele kalkıp oturmasıyla hiç muhatap olmam. Bunlar dünya yaşamıyla oluşur ve ölür. Ama fikri ve bakış açıları, Hakka açılan birer penceredir. Her bir ferd, Hakka açılan ayrı bir kapıdır. Yermek yerine oradan hakkı temaşa etmek ise, en büyük zevktir.

2662) Tüm birimler Hacivat ve Karagöz karakterleri gibi perdeye yansıyan objelerdir. İnsan bir farkla, perdeden kendisini tutan ele uzanıp, perdedeki yansımalarını değiştirme kuvvesine haizdir. İşte sorumluluk tam da bu noktada başlar…

2663) Postacı postasından habersizdir. Allah Resulü ise, aldığı vahiyle hemhal olmuştur. Özüyle özleşmiş ve haliyle hallenmiştir. Dolaysıyla postayı getiren postacıyı sevmemize gerek yoktur. Lakin O, bize hem rehber hem de sevilen olmuştur. Onu seven kurtuldu. Onu sevmeyen ise kaybetti.

2664) Peygamberimizin (sav) ceddi niye Mekke’ye yerleşti? Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz, fıtrat dili ile konuşuyordu. Onun neslinin dayandığı silsile ise, Hz. Adnan’a kadar kesindir. Hz. Adnan’dan sonraki silsile ve nesli ise Hz. İbrahim’e dayandığı kesindir. Ama aradaki silsile zinciri belli değildir. Hz. İbrahim’den önceki cedlerinin yaşadığı silsile de bilinmiyor. Hz. İbrahim’e kadar ki nesli, Kur’anın dili olan Arapça dilini oturtmak için Mekke’de yaşayıp A”rab”ça diliyle bütünleşti. Hz. İbrahim’den önceki nesiller konusunda tarihçilerin kesin bir dayanağı yoktur. Mana ehlinin bu konularda ilettikleri bilgiler ise, doğru olması söz konusu ise de, tarihi bir dayanak olmadığı için, mana ehli arasında zevk hali olarak olayın seyrine daldırır. Ama bir gerçek vardır ki, Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın cennetten atıldıktan sonra Mekke’de buluştuklarından, Mekke toprağı fıtrat dilinin zuhur etmesi için en uygun mekândı. Hz. Âdem’den sonra fıtrat dili unutulmuştu. Fıtrat dili tekrar canlanmalıydı. Çünkü Kur’an, fıtrat diliyle gelmeliydi. Onun için de Hz. İbrahim as eşi Hz. Hacer ile oğlu Hz. İsmail’i getirip Mekke’ye yerleştirdi. Yıllar geçecekti ki, oradan fesih A”rab”ça tam olarak lisanlarda otursun. Hatta ki, halk arasındaki konuşma lisanı; bu fıtrat dili olan a”rab”ça ile artık bütünleştiğinde, o zamanki şairler şiirler ve methiyeler dizmeye başladılar. Öyle oldu ki, edebiyatçılar türedi ve birbirileriyle yarışır oldular. Zaten dikkat edilirse, Hz. Hacer annemiz Mekke’ye yerleşince su bile yoktu ve kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdi. Daha sonra oraya gelip yerleşenler, göçebe iken; daha sonra ise oraya yerleşerek, oranın yerleşik ahalisi oldu. İşte fesih Arapça tam oturduğunda ise, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz, yepyeni anlatımla dini İslam’ı mubini tebliğe başladı. İşte tüm olay, Rab’çayı en orijinal şekilde insanlığa iletmekti. İşte kıvama gelen toplum, son kez ve en orijinal haliyle, rabbin hitabıyla buluştu. İşte maksat olan esas buluşma gerçekleşti. Ama efendimizin silsilesi Hz. İbrahim’den önce nerde ve nasıldı? Olayı meçhul olup sonrası ise Mekke’ye yerleşmişlerdir. Onlar bir ümmetti ve gelip geçtiler amelleriyle. Bize kalan ise kendi çalışma ve amelimiz.

2665) Bir kaç hususa binaen Peygamberimizi (sav) rüyada görmek nasip olur. Bunlar… Kalp muhabbet ile Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz ile rabıtada ise görür. Kalp hak yolunda yürürken bozgun bir yola girerse, kendisinden küsmüş olarak görür. Bazen de Allah’ın lütfuyla hiçbir sebep yokken görür. Rüyada Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz göründüğünde, kesinlikle odur. Kişi uyandığında ise, genel olarak önü kıblede olur. Yıllar geçse de, rüyadaki ruh hali hiç kaybolmaz.

2666) Ölünce aç kalmamak için bol bol vitamini yüksek gıdalarla gıdalaşmalıyız. Çünkü et kemik beden öldükten sonra, artık bir vitamin alamayız. Yani ruhumuzu beslemeliyiz.

2667) Evren sonsuz olup her şey ondan var olur ve evren ise sınırlanamaz denilirse, bu da panteizm olur.

2668) Peygamberler insanları irşad ederken asla hevalarından konuşmazlar. Her yönlendirmeleri vahiyledir. Vahiy kesin ve net olduğu için inkârı kişiyi kâfir eder. Ama ilhama evhamlar karışabileceği için, inkârı kâfir etmez. Peygamberler dışında hiç bir insan Allah’tan vahiy alamaz. Ama kalbe ilham akıntısı her insanda mevcuttur.

2669) Peygamberimizin (sav) fikir dünyası sünneti seniyyedir. Kesinlikle isabetlidir. Çünkü onun fikirleri Allah’ın kontrolü ileydi. Asla ve asla hevesinden konuşmadı. Onun fikirleri yani tefekkür âlemi, Kur’anın uygulanmış şekli olan insanlığın ideal yaşam şehriydi.

2670) Peygamberimiz (sav) bir konu hakkında fikir beyan etmişse, o konuda olay bitmiştir.

2671) Meteoroloji uyarır halk önlem alır. Peygamber (sav) uyarır ama tın yok. Çünkü kalp, meteorolojiye teslim olduğu kadar peygambere teslim olamadı.

2672) Ey nefsim… Piyango ile zengin olmayı beklemek akıl kârı değildir. Hayır, hayır Allah çalışana verir. Sen eman vermeden çalıştın da mı elde etmedin. Yok, yok çalışmadın, piyangodan çıksın dedin.

2673) Peygamberimiz (sav) efendimiz; her gittiği yere ilk önce mescit yaptırdı. Demedi zaten mescidiniz beyninizdir veya kalbinizdir. Bu, olayı bilmeyen kişileri camiden uzaklaştırma çabalarıdır. İnsanları camiden uzaklaştıran ve mescitlerin yıkılmasını isteyenden daha zalim kim vardır der Kur’an.

2674) Tüm peygamberler (tümüne selam olsun) yaşamın temel taşlarıdır. Çıkarırsanız yaşamdan; tüm tarih, şimdi ve gelecek çöpe döner.

2675) Her konuda bize örnek olan Peygamberimiz, varlıklara gösterdiği sevgide de örnek oldu. Örneğin silâhına, eşyasına ve hayvanına isim takar onlara sevgi dolu bir nazarla bakış ederdi. Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz: “Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” (Ebu Davud, Edeb, 19, Tirmizi, Zühd, 45). Buyurarak edindiğimiz dostlara dikkat etmemizi istedi. Tüm olay; O’nun, Allah’ın yaratım fıtratını hakkal yakin bir bakışla okuyup, bize gerekenleri sözleriyle ve fiilleriyle göstermesiydi.

2676) Başka pencereden… Yer yedi dalga şeklinde yayılan su ve toprağın uzanıp gitmesinden oluşur. Gökler ise her kat yer üzerine konulan bir muhafaza şeklindeki kubbelerdir. İlk kubbe ve kapladığı yer ikincisinin yanında çöle atılan yüzük gibidir. En yakın gök, yıldızlarla süslenmiştir. Bu, her göğün diğer göğe nazaran durumu aynıdır. Taki yedinci kata kadar. Yedinci kat yer ve semânın durumu kürsinin yanında durumu öyledir. Kürsinin durumu da arşın yanında öyledir. Arşın üstünde ise rahmaniyet hüküm kurup, emir tümünün arasında inip çıkmaktadır. Taa bize kadar gerekli emri alıp veren bizzat Allah’tır. Yani emrin oluşması için karar verip emrini yerine getiren bizzat Allah’tır. Ulûhiyeti, rububiyeti ve melikiyeti ile tüm yarattıklarını ayakta tutan bizzat Allah’tır. Rububiyeti, melikiyeti ve ulûhiyeti ile Allah’ı tanıyan ve öylece amel eden, Allah’ın yaratım fıtratı ile senkronize olur. Eksiği olan ise, eksiği kadar üzülür yani azap çeker.

2677) Perdelenince haktan… Kavuşulanı bilirsin halktan.

2678) Ne kimseyi pabuç yap, ne de sen kimseye pabuç ol. Çünkü pabuç; dağ taş yürünülürken yıpranır.

2679) Dünya rüyanı yönet şah olasın ey insan. Gördüğü rüyayı yönetenler varmış… Tıpkı rüyaya benzeyen bu dünya hayatını yönetenler gibi.

2680) Önünde diz çöktüğün sadece Allah resulu olsun. Tanıma başka yol yordam veya cemaat… Çünkü tek cemaat camide olur… O da resulullah cemaati olur. Cemaati cami dışında arayan ise, birilerine yem olur.

2681) Kimin kim hakkında reddiye yazdığı pekte önemli değildir. Önemli olan senin o ilmi derununda görüp hakikatini bilfiil müşahede etmendir. Ayrıca müşahedeni şeriat-ı garrada keşfetmendir.

2682) İnsan yargıdan uzaklaştığı kadar, rabbine yakın olur. Çünkü rabbin sana yargıdan uzak bir seyir vaad eder. Kalbin, sessizliği zevk eder. Nefsin ise, geçmiş ve gelecekle oyalanmayı resmeder. Sen seslerden uzaklaştıkça, kalbinin sessizliğinde buluşursun… Bu da sana seyrin zevki olarak döner. Dilin ve nefsin öylece susup özüne iner. Öyle bir noktaya gelirsin ki; artık dilin, kalbine tabiyette raks eder.

2683) Kalp her zaman sessiz olur ve asla konuşmaz. Kalp sadece seyreder. Konuşan ise ya nefsimiz, ya rabbin sesi yada fısıldayan şeytan. Nefsin kaygılarını imanın rahmetiyle sindirip kalbin özüne indikçe; şeytanın fısıltısı değersizleşir, nefsin sesi söner ve kalbin seyri genişler. Öylece rabbin sesi yüksekçe duyulmaya başlar.

2684) Rabbimizle buluşmak dileğiyle kıyamımız burak olsun. Rukuumuz refref olsun. Secdemiz miraç olsun. Tahiyyatımız rabble buluşup selamlaşmamız olsun.

2685) Resulullah’ın (sav) yolu, hayatımıza rehberlik eden en doğru yoldur. O’nun izinden gidenler, kemâle erer; hakikatin ve olgunluğun kapılarını aralar. Diğer yollar ise çıkmaz sokaklara, karmaşık labirentlere benzer; içine dalanlar yolunu kaybedip, yok olmaya mahkûmdur.

2686) Hızırımızın ve huzurumuzun şifresi nedir? Varlığa yayılan rahmete erişmektir. Rahmetini tüm varlığa yayan Allah’a hamdolsun. Allah’ın rahmetini hisseden kişi, işte o şifreye ulaşmıştır.

2687) Nefsini bilen rabbini bilir. Birbirimizin varlığının aslını müşahede edebilirsek, aslında vahdette kesreti yaşadığımıza bizzat şahit olacağız. Onun için denmiştir ki: Nefsini bilen rabbini bilir. Rabb, aynı Rab olduğu için, aynı özde buluşuruz. Bundan gafil olan ise karanlıkta kalır.

2688) Gözün sadece dilde olmasın. Konuşan dil her şeyi aktaramaz; çünkü kelimeler kıt, anlamlar sonsuzdur. İnsan da sonsuzluk için var olmuştur ve gözü sonsuzluktadır. Gözü, kıt anlamlı kelimelere takılı kalmadan, söylenen kelimeyle işaret edilmek istenen gerçek sezilmelidir. İşte buna kelimenin ruhu denir. Kelimenin ruhuna odaklanıldığında çoğu gerçeği Allah kalbe akıtır. Karşımızdaki kişinin konuştuğu manaya yoğunlaşırsak, çoğu gerçeğin gönülden gönle aktığına bizzat şahit olacağız.

2689) Dikkat ediniz ki, sarık ve aba giyildiğinde Resulullah (sav) Efendimiz hafızada canlanır. Bu da, sevap denilen ve aslında Resulullah (sav) Efendimizin ruhuyla senkronize olup bir feyiz akıntısına sebep olur. Yani olay giyside değil, kişinin Resulullah (sav) Efendimize ruhunu yönlendirdiği nispette feyiz almasıdır. Ama sarık, cübbe giyilir de Resulullah (sav) Efendimiz hiç hafızada tutulmaz ve akla dahi gelmezse; kişi, sadece insanlar bana saygı göstersin diye giyinirse, sırf öyle giyindiği için bir sevap kazanmış olmaz. Aksine, giyerek kibre büründüğü için günah kazanır. Bazı Allah kulları vardır ki, her hâl ve durumda Resulullah (sav) Efendimiz ile yaşarlar, hem tüm örf ve âdetleri geride bırakarak… Esas olan işte budur… Ne mutlu o kullara!

2690) Ya Resulum (sav); âlemler sana hasret. Ey Nur-i Muhammed’in aynası, âlemler sende seyretti kendini. Ey Nur-i Muhammed’in mazharı, mevlidinle bize ulaştı Allah kelamı. Okuyan fena buldu öz cevherinde, oldu hakkın eri.

2691) Ya Rabbi, işte şimdi böyle oldum… Resûlullah’ın yoludur benim yolum; bu yolda ben yok oldum. Elif gibi dimdik, Allah’ın kuvvetiyle dolup taştım. Dal gibi eğildim, emrine itaatkâr olduğumu dillendirdim. Mim gibi büzüldüm, Mutlak Vâr’ın O olduğunu hissettim.

2692) Yüzler sana döndü ya Resulellah (sav), Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) gözü sana dönük. O yanı sıra kalpteki tüm sevgiler sönük; gönül onsuz hep bitik, yaşam onsuz kritik, nefs onsuz yenik, ruh onsuz delik, sır onsuz silik, hafi onsuz ahvasız, sen onsuz öksüz. İşte onu bil ve onunla ol, ey haşyete, gönlü dayanmayıp hasta yatağa düşen kul…

2693) Tut elimden ya Resûlellah… İnce uzun bir yoldayım, hem yürüyüşüm zan iledir. İnan kardeş, çok zavallı ve biçareyim hak dergâhında. Hastalığım küçük bir virüs iledir ki, vehmin mikroskobu büyük büyük ve kocaman gösterir. Virüse kapılıp hakka bilfiil dönmekten acziyyette kalıyorum. Zorluk bana dokundu, ışıltı yap ya Resûlellah… Yardımına muhtacım ya Habibellah… Tut elimden ya Nebiyellah…

2694) Robotluktan kurtul… Her hayvan, yaşar programını bir robot gibi. İnsan bedenindeki “raina” da, yaşayanlar da hayvandır; robot gibi. Robotluktan kurtulmak isteyen, “unzurna” platformunda çalışmalı, karınca gibi.

2695) Evet doğru, her şey Peygamberler (sav) tarafından izah edilmiştir. Ama esas olan, bu izahı senin yaşamında yaşama geçirmendir. İşte onun için de canlı bir kitaba ihtiyacın var. Canlı kitaptan oku kendini, resmet kalbini. Öylece kendini seyret ve seyrinde rahmete er.

2696) Bireysel ruh ile bu et-kemik beden arasında hüvviyet olarak fark yoktur. Ama beden veya bedenin devamı olan ruh bedeni ile bunların özleri olan ruh, yani mana arasında epey fark vardır. Ruhun özü olan mana, bilince tenezzül eden ruhdur. Bilinç şimdi bu somut et-kemik bedende karar kılmıştır. Bu bedenin ölümünde ise, gene bu beden tarafından oluşturulan ve durumuna göre somut olacak olan ikinci beden olan ruh, hiç kesintiye uğramadan yaşamına devam edecektir. Tenezzül eden ruh ise bambaşkadır ve şimdi bu bedene bakış açısı kazandırdığı gibi, ölümle birlikte ikinci bedenimize de aynı fonksiyonları, onun ortamına göre kazandıracaktır.

2697) İnsanın ruhi varlığının derunu, ses dalgalarının titreşimine benzer dalgalardan oluşan bir titreşime sahiptir. Yapılan zikirler ve tüm müspet eylemler bu titreşimin şiddetini artırır. Yapılan menfi eylemler ise bu titreşimin şiddetini zayıflatır.

2698) Mute Savaşı’nı ne de çabuk unuttuk. 100.000 Bizanslıyı, 3.000 Rahmaniyete eren kişi helak etti ve gerisin geriye kaçtılar. Bir kişiye 33 kişi yeterdi. Rahman galiptir, şeytan mağlup. Bu, bireysel manada da aynıdır. Rahman’a gönül açana, Rahman iki cihanı ona musahhar eder.

2699) Ruhlar (mana) birbirini özler durur. Aynı çeşmeden içenler cennette birleşirler. Cenneti çok uzaklarda düşünme; hemen yanımızda.

2700) Yazılan her satır düşünce, ilmin ciddiyetini ortaya koyar. İlim sadece Resulullah’tan (sav) yansıyandır. Gerisi bilimdir.

2701) Bazısının rabıtadan anladığı bir şey yok. Varsa yoksa şirk der. Dikkat edin ki, onlar Allah’tan bir şey anlamamışlardır; hem de bir iman ehline müşrik diyerek imanlarını kaybetmişlerdir. Rabıta, kalbi Allah’a rabt etmektir. “Kul ise, Allah’ı hatırlatıyorsa”, işte o hatırlama ile rabbine daha kolay yol alırsın.

2702) Ben şimdi Resulullah’ı (sav) düşünürsem, şirk mi koşmuş oldum? Saçma… Allah dostlarının hallerini düşünmek ne zamandan beri şirk olmuştur. Kişi sevdiğiyle beraberdir der Resulullah. Daha ne desin.

2703) Resulullah (sav) der ki: La ilahe illallah diyen cennete girer. Acaba gerçekten dedik mi? Dediysek, ölümden korkumuz neden?

2704) Oltayı suya atıp büyük balık tutan kişi farkında olmadan bol rızık ile karşı karşıyadır. Oltasına sahip çıkmazsa elinden kayıverir.

2705) Ey iman edenler, (Rasûlullah’a) “raina” değil (bizi gözet, bize dikkat et anlamında. Yahudiler raina kelimesini aksan ve vurgulama ile “ahmak” anlamına gelecek şekilde kullanıp hakaret ettikleri için bu uyarı yapılmıştı) “unzurna” deyin ve dinleyin. Kâfirler (hakikati inkâr edenler) için feci bir azap vardır. Bakara:104 Bu ayete bakar mısınız… Resul dahi çoban değilken bize ne çobanlıktan… Biz de kapasitemiz kadar nazır olalım ve Resulullahı sav örnek alalım.

2706) Hak, halka bürünmez; fakat halk, hakka bürünür. Çünkü hak için bürünme yoktur, o zaten mutlak ve sonsuzdur; halk ise sonludur ve bu yüzden bürünmeye, yani dönüşüme açıktır. Eğer ki hakkın halka bürünümünü düşünürsen, bu sekr hâlidir. Her halk bir sonluluk taşır ve bu nedenle yaratım hüviyetine bürünür. Eğer ki sen içinde hakkın halka bürünümünü seyredersen, bu mutlak olarak sekr hâlidir. Bunu asla söze veya yazıya dökemezsin. Unutma ki bir his ya da zevk yazıya ya da söze dökülemediğinde, o hâl sekrdir; yani kişinin kendi varlığını unutma hâlidir.

2707) Ruhumuz beden kafesimizde esir duruyor. Daha çok şeye ulaşmak hevesi bizi geri bırakıyor. Hâlbuki çok kolaydı. Her şeyi kalbin sahipliliği ile terk edecektik ve Allah ile buluşacaktık.

2708) Ya Rabb, nurundan bir hüzme saçıldı. Yer, sema, melek, cin ve insan kendine geldi. Bi-hüzmeyi kapatırsan… Varlıktan kalmaz hiçbir nam.

2709) Resulullah’ın (sav) rahmeti yağmur gibi herkese yağardı. Resulullah (sav) nurunu hissettiğimizde, hep beraber tüm ümmet olarak tefrikalara son verip bir duvarın tuğlaları gibi birbirimizi tamamlarız. Kavgalardan uzak durarak Allah halifesi olma yolunda büyük adımı atmış oluruz.

2710) Resulullah’a (sav) dil uzatan engel yer. Dar olur ona gök ve yer. Kaybeder… Kur’anda bulamaz yer… “Şeytan pisliği” otunu ağzıyla yer.

2711) Rububiyet mertebemizi asla bilemeyiz. Çünkü yaşamımızı en harika yaşam sanırız ve öylece kendi halimizi en üstün pozisyon addederiz. Halimizi ancak, bir üst mertebeye eren kişi bilir ki, onu da pek dinlemeyiz. Çünkü kendimizi yerli yerinde görürüz.

2712) Açtım gönlümü sana ey Rahmeti rahman. Heybetimle döndüm sana ey derde derman. Sığındım nuruna HU’da kendimi buldum ey bendeki can. Hayatım Hayy oldu senle ey rabbi müstean.

2713) Rahman rahmetiyle güneşi tekrar tekrar salar üstümüze. Bulutlar renklenir kuşlar cıvıldaşır hürmetimize. Rahim yaratışa devam edip dünyayı verir hizmetimize. Bizde ona dönelim kalmayalım kendi halimize.

2714) Resulullah olan Hz. Muhammed’in (sav) ruhaniyeti öyle güçlüydü ki, yanında 5–10 dakika oturup iman eden en sert gönül bile çözülürdü ve sahabe olurdu. Yıldızlardan bir yıldız olurdu; Vahşi (ra) gibi, İkrime (ra) gibi… Olayı daha nasıl izah edebiliriz ki?

2715) “Çobanlık ile gözetmenliği öyle karıştırmışız ki, bazı kişiler resulullah (sav) efendimize dahi ‘ümmetin çobanı’ demiştir.”

2716) Rab’ça konuşmak en değerlisi… Duygu ve düşünceler dil ile aktarılır. Hiçbir dil diğerinden üstün değildir. Çünkü hepimiz Âdem ve Havva’dan geldik. Aynı et ve kandan türedik. Ben Türkçe de konuşurum, Kürtçe de konuşurum, Arapça da konuşurum. Bilsem diğer dillerde de konuşurum. Gerçi “Google Çeviri” çeviriyor artık. Bunlar dünyevi iletişim sedaları… Ama… Google bir “A”rab”ça”yı çeviremedi gitti. Gerçi Arapça konuşmak o kadar zor olmasa gerek. Ama nefis bir müsaade etse… Unutmayalım ki; üstünlük takvadadır.

2717) Ömrünü Allah’ı tanıtmaya adayanın umudu sensin ya Resûlullah (sav). Seni tanıtan, sana muhtaç ya Resûlullah (sav). İlimle ömür geçiren, yüzü sana dönük ya Resûlullah (sav). İlimle hemhal olanın umudu sensin ya Resûlullah (sav). Ben ki biçare, ne diyeyim ya Resûlullah (sav)? N’olur bize de şefaat et ya Resûlullah (sav).

2718) Resulullah (sav) ümmetin öğretmenidir. Öğretmen, öğrenciye gözcüdür. İslam, insanı güdülmekten kurtarmak için gerekli yolu gösteriyor. Hatta Resulullah (sav) dahi kimseyi güdemez. Çünkü insan hem akıl hem de zekâyla donanmıştır. Kendisini kaptıran kişi, kaptırdığı kişiye tabidir. Eğer kaptırdığı kişi hak yoldaysa, o da kendindeki imandan dolayı onunla birlikte cennetine ulaşır. Eğer kendini kaptırdığı bozuk yoldaysa, onunla birlikte cehenneme gider. Çok korkunç. Aslında iki halde korkunç… Zira artık sonsuza kadar öylece yaşam devam edecek. Lakin cennetteki azaptan halas olmuş olacak. Aklımızı zekâyla buluşturmadan, ya sadece zekâyla ya da sadece akılla hareket edersek, herhangi bir akıma kendimizi kaptırırız. Eğer aklımızı zekâyla birleştirip anımızı geleceğe göre inşa edersek, bühl olmaktan kurtulmaya adım atarız.

2719) Karşındaki insana “Allah razıdır” deyip onu kandırmak yerine, dua edip “Allah razı olsun” demek en yerinde söylenen kısa ve öz duadır. Eğer Allah kulunun her amelinden razı olsaydı, insan için dünya ortamının oluşması kadar saçma bir uygulama olmazdı. Eğer Allah kulunun her amelinden razı olsaydı, o zaman peygamberlerin tebliğ yapmasına gerek kalmayacaktı. Zira “Allah razıdır” deyip her amel için bu kavramı kullanmak, büyük hatadır. Allah kulundaki olumsuz amelinden razı değildir. Ama “Allah razı olsun” dediğimizde, burada maksat; kişinin nefis mertebelerinin beşincisi olan raziyeye ulaşması duasıdır.

2720) Muhabbet ile özlemin artar. Aşkla yanışın artar. Özlem ve yanış başka başka hasletlerdir. Özlem, ruhun nefes alıp vermesidir. Rububiyet dairemiz genişledikçe Allah’a yaklaşırız. Allah’a yaklaştıkça özlemimiz artar.

2721) “Ruh halin hazır olacak ki istediğin Hızır seni bulsun. Yoksa niye buluşamadım diye üzülürsün. Onun için önce ruh halini hazır et. Sonra da halinle hamd et. Halinle hamd ettiğinde, şükrü ifa etmiş ve Hızır’ınla buluşmuş olursun.”

2722) “Ya Rabbi, Kitabında kapımıza gelen saili (dileyeni) kovmamamızı, yüz çevirmememizi bildirdin. İşte biz de sail (dileyen) olarak huzurundayız. Senden rahmet istiyoruz. Bizi boş çevirme!”

2723) Tüm istekleri terk eden, Rabbine rücu eder. Rabbine rücu eden, huşu içinde edeple huzura varır. Huzura varınca ise tüm hasretler biter ve sadece seyir kalır. İsteği olan, daha mana yoluna girmemiştir. Kardeşim, bu yol isteksizlik yoludur. Bil ki istek bencillikten doğar.

2724) Ruhun bedenin esaretinden sıyrıldıkça, hafiflersin de hafiflersin. Bunun verdiği ferahlık ile âlemleri seyredersin.

2725) Rabbim… Tertemiz mekânda, yegâne fermanında, can buldum nazarında, yer aldım niyazında. Kâbe’nin niyazı ile seni buldum, senle sende hayat buldum. Bu hayat ile kavruldum, öylece kendimden kendime yol buldum.

2726) Rabbim… Cemalinde yayılsın ruhum… İçinde kaybolsun şuurum, nurunla aydınlansın nurum. İşte Rabbim… Cemalinden nasiplenmek istedim. Celaline sığınıp korunmak istedim. Çok mu şey istedim?

2727) Rabbim… Kalbim vechullahın tek vechinde, “yok”lukta “hep”liği görmek istedi. Aç basiretimi işte, ruhum senle olmak istedi.

2728) Ya Rab… Sen ne büyüksün. Kimsenin hakkını kimseye yedirmezsin… İşin sonunda mahkeme-i kübrayı önümüze koyup hak hukuku eşitlersin.

2729) Rahmetullah ancak rahmet edende zuhur eder. Selamullah, insanlığa selamet olanda sudur eder. Gayrısı laf cambazlığı eder…

2730) Rahmet dokunuşu ile kişi iki cihanda süslenir. Çünkü merhamet etmeyene merhamet edilmez.

2731) Ruh ulvi olup nefsi yanında görmek ister. İşte ameller bunun içindir. Nefs ruhun yanında kendini hissedince ise, müstağni addeder. Bunun sonucu ameli terk edersen, bu hissedişin dünyada zevk verse de, ahrette seni mahrum eder. Onun için asla amelden taviz verilmez. Bunalıp sıkılsan da amele sakın ara verme.

2732) Rabbinin verdiği rızka sena et hem sahip çık… Şükrünü eda et, benliğini etme açık…

2733) Rahman’ın sesi gönülde çınlar… Bunu duyan insan, nefsini banlar.

2734) Nefsin sahibi sana senden yakın… Onu bul, ol rabbine yakın. İşte bulmanın da adabı vardır… Mutlak sessizlik… Nedir mutlak sessizlik? Kalbin sesine kulak veren bir nefs… Nasıl kulak verecek? İşte çaresi Rahman’ın zikrine ram olmak…

2735) Ya Rabbi… Veçhimi döndüm veçhine… Affeyle kusurlarımı, yönümü kabul et yönüne… Biçareyim hem zayıfım, sadece sana kulum biline… Kulluğumu rızana ulaştır, olmasın yönüm aksine.

2736) Rahman, sana evvelinde ve ahirinde rahmettir. Rahman’ın yarattığı Şeytan ise, bir lafı diğer lafını tutmaz, her vesvesesine bir süslü kılıf takar ve her evhamı senin için zahmettir. Şeytanın tuzağı nefse evhamlarla inerken, inen evhamları hakkın rızasına mutlak teslimiyetle bertaraf edersek; Rahman’ın sancağı gönlünde göndere çekilir.

2737) Sözün girişinde ve her doğru konuşanı direk Rahman’i bilme. Onun yaşamına ve lafının sonuna bak. Öylece kararını ver. Zira unutma ki şeytan; sağdan da yaklaşır. Şeytanın kişiye sağdan yanaşma yöntemi şöyledir; önce doğruyu söyler, böylece gevşeyen bilince kolaylıkla fitneyi sokar.

2738) Ruh uçtu mu, ilk helak olan organ beyindir be dostum. Hani byein adeta tanrı(!) gibi idi. Bırak artık bu ayakları be dostum. Aracın içinde şoför veya yönlendiren bir zekâ yoksa araç bilinçli olarak yürümez be kardeşim. Beyni o kadar büyüttüler ki az daha tanrı ilan edeceklerdi. Oysaki sadece bir araçtı. İşlemler beyinle değil, beyni yönlendiren ruh ile gerçekleşir.

2739) Rüku Allah’a teslimiyettir. O’na karşı boyun eğmektir. Secde ise yokluğunu müşahede etmektir. Hatta müşahedenin olmadığı haldir. O yüzden zekat, manevi olarak rüku hali hissedilerek verilir. Sadaka ise, manevi olarak secde hissedilerek verilir. Yoksa verdiğine benlik yani bencillik, yani benliğin büründüğü sahiplik duygusu karışır ve tezkiye etmekten çok, nefsin karanlığına gömer.

2740) Her ruhsal güce erene cinin veya şeytanın tesiri altına girdi dersen, insaniyete ihanet etmiş olursun. Zira insanın gücüne kıyasla cinin gücü bir hiçtir. Tüm mesele sünneti Resulullaha (sav) bağlılıktadır. Sünneti Resulullaha (sav) tabi olmayan uçsa dahi, şeytanın askeridir.

2741) “Rabbena! Cidden bizler bir münadi işittik, imana çağırıyor; Rabbinize iman edin diyordu, dinledik iman ettik, Rabbena! Mağfiretinle artık günahlarımızı bizlere bağışla, kabahatlerimizi: bizlerden kefaret buyur ve bizleri sana ermiş kullarınla beraber yanına al” (Ali İmran 193)… Demek ki elimizde bir güç var. Davetçiye icabet etme veya etmeme irademiz vardır. Yoksa bunca ayet, bizlere boşuna mı tebliğ edildi?

2742) Ramazanın bereketi; içinde işlenen amel de gizlidir. Gerisi laf kalabalığıdır ve kişiye hiçbir faydası yoktur.

2743) Rehber dediğimiz şey, elle tutulur ve gözle görülür olması gerekmez. Hatta biri bu dünyadan ölüp diğer âleme gitmişse bile, buradaki yolcuya manen destek verebilir. Rehber ile iletişim günümüzde çok daha kolaylaşmıştır. Telefonla veya internetle, hiç fiziki güç harcanmadan rehbere ulaşılabilir. Önceki asırlarda irşad vazifesini mektupla yapan veliler mevcuttu. Mektubat-ı Rabbani, rehber ile öğrencinin mektuplarla sağlanan rehberliğine en güzel örnektir. Hatta hatta günümüzde, et kemik bedenler görüşülmeden, sadece iletişim araçlarıyla rehberlik işinin halledilmesi daha cazip gibidir. Elbette fiziki olarak bir arada bulunulması ve sessiz-sözsüz bir şekilde sohbet edilmesi bambaşka tat verir. Ama irşadın ulaşması için şart değildir. O yüzden son devrin âlimleri genellikle gerekli ilmi yazar ve yayarlar; kendileri ise perde arkasından seyre dalarlar.

2744) Ya rabbi sen büyüksün… Her hayvanı saf ve som yapansın… Onlar kadar saf ve som olamadın ey nefsim… Onlar kadar ana inip anda yaşayamadın ey nefsim… En iyisi sen oyuncaklarınla oyalanmaya devam et ey nefsim…

2745) Rahmetle yoğrulanın kalbi; sevgi dolu olandır… Bakışı rahmeti rahmandandır… Dokunuşu bahri ümmandandır… Serzenişi özlemindendir.. Hakikatı Nur-i Muhammedidendir…

2746) Eğer ki sen; rububiyeti itibarıyla; her yönde veçhinden ışıldayan nurunu görüp buna şahadet edersen… Ama Allah’ı; rububiyeti itibarıyla şahadet ettiğin vecihten yansıyan nurundan münezzeh görmezsen, hem ulûhiyeti itibarıyla da Allah’ı zatı olarak mutlak bir şekilde mutlak olarak, veçhinden yansıyan nurundan münezzeh bilmezsen, şirktesin. Allah şirk ehlinin hiçbir amelini kabul etmez.

2747) O; melikiyeti ve ulûhiyeti itibarıyla mutlak olarak senden münezzehtir. Lakin sen; Rububiyeti itibarıyla O’nun ile kaimsin… Ama O; rububiyeti itibarıyla da senle kayıtlanamaz olup A’la olarak subhandır. Sadece O; sende nakşını dokuyup seni sonsuzluk ruhuyla bakışlandırmıştır.

2748) Rab çağırdıysa kutsal mekâna… Yakındır ülfet, ulaşacaksın yüce yaradana…

2749) Rabbin buluşması… Gönlün birleşmesi… Hakkın nazarı… Dostun vakarı… İşte rahmeti Rahman’ın tecelli sebebidir.

2750) Ya rabbi; olmasın amacım ne cehennem korkusu, ne de cennet sevdası. Hele hele ne de dünya hülyası. Olsun amacım; sessiz ve isteksiz hakkı hak olarak halklığını hissedişin yaşantı sedası. Bu uğura yönelene, yardım et ya rab.