Cenneti, şu anki nefsin istek ve arzuları gibi bir yer zannetmeyelim. Dikkat ettiniz mi bilmem, şu anki nefsin istek ve arzularından arınanlar ancak cennete ulaşırlar.
Cennet, nefsin zevk alanı değil, ruhun vuslat durağıdır. Nefis arzularıyla yaşayan, cenneti dünyadaki zevklerin sonsuz versiyonu sanır. Oysa cennet, nefsin tatmininin değil, ruhun tatmininin mekânıdır. “Nefsini arındıran kurtulmuştur.” (Şems, 9) buyruğu, bu hakikatin özetidir. Cennet, arınmış bir kalbin Rabb’iyle buluşma hâlidir; o yüzden onu ancak nefsiyle savaşanlar tadabilir.
Demek ki cennet nimetlerinin öz hakikatini Allah öyle sürpriz bir şekilde hazırlamıştır ki, hiç kimsenin hayal dahi edemeyeceği bir şekildedir. Tüm betimlemeler ise, insana bir şeyleri örneklerle anlatım gayretinden başka bir şey değildir. Zaten ayette “Meselü’l-Cenneh” diye konuyu açıklar.
Cennet tasvirleri, birer temsil ve teşbihten ibarettir. Çünkü insan aklı, bilmediğini ancak bildiğiyle kıyas ederek anlayabilir. “Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir kalbin tasavvur edemediği nimetler hazırladım.” (Hadis-i Kudsi) buyruğu, bu gerçeği dile getirir. Kur’an’daki cennet anlatımları da, bu erişilemeyen hakikati insan aklına yaklaştıran sembollerdir.
İnsan aklı, gördüğü doneler üzerinden kendisine hakkında malumat verilmek istenilen husus hakkında düşünsel mantık yürütür. Öylece kendisine verilmek istenilen mesaja odaklanır.
İnsanın düşünsel kabı sınırlıdır. Allah, bu sınırlı kabın içine, sınırsız hakikatlerden bir damla indirir. Biz o damlanın anlamını çözmeye çalışırız. Asıl mesele, mecazda takılmadan, mesajı anlamaktır. Cennetin anlatımındaki maksat, hayale dalmak değil, gayrete yönelmektir.
Cennet olayı, tümüyle algılamalarımızın dışında olduğu için ancak algılamalarımızın içindeki âlemin en lüks konforu üzerinden kişiye örneklerle ölüm ötesindeki gerçeklik kendisine sunulur. İnsan ise, örneği hayal gücüyle zenginleştirip daha bir o örneği büyütür.
Cennet anlatılırken “altından ırmaklar akan bahçeler” denir; çünkü dünyada en huzurlu mekân, insana su ve yeşilliktir. Bu tasvir, hakikatin işaretidir. Ancak insan, bu örneği hayal gücüyle büyütüp kendi arzusuna uyarlar. Oysa cennet, arzunun bittiği yerdir; orada sadece rıza vardır.
Oysaki maksat, buradaki güzelliklere ulaşmak için amele ihtiyaç varsa, sonsuz sevdadaki sayısız nimete ermek için de çalışmaya ihtiyacın var denilmiştir.
Dünya bir imtihan sahnesidir; cennet ise bu imtihanın ödülüdür. Buradaki her güzel şey emekle kazanılır; oradaki her nimet de amelle elde edilir. İbadet, cennetin tohumudur. Kim burada sabırla ekerse, orada sonsuzluk meyvesini toplar.
Üstelik birçok çalışmayla burada erdiğin güzellikler kısıtlı iken, ölümden sonra kısıtlılık da kalkacak. Yani dünyanı cennete taşıyacağına, cennetini dünyaya taşı; dünyayı cennete götürecek amellerle donat.
Gerçek iman, cenneti sadece orada aramak değil, burada da izini sürmektir. Her güzel ahlak, her sabır, her şükür, cennetin bir parıltısıdır. Dünyada Allah için yaşamak, cenneti dünyaya indirmektir. Çünkü “Yeryüzünde Allah’ın rızası için olan, gökte O’nun rahmetiyle buluşur.”
Ve Rıdvânullah olan esas seyir planında yerini al. Öylece dünyaya veda et. Cennetin en büyük nimeti, “Rıdvânullah”tır yani Allah’ın rızası. Bu rızaya eren, artık mekânla sınırlı bir mutluluk değil, sonsuz huzur bulur. İşte o zaman ölüm bile bir kavuşma hâline gelir. Çünkü bu dünyadaki her amel, oradaki buluşmanın hazırlığıdır. Dünyaya veda etmek, hakikate doğmaktır.
“Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir kalbin tasavvur edemediği nimetler hazırladım.” (Hadis-i Kudsi Buhârî, Tevhid 35) “Cennet, nefsin hoşuna giden şeylerle değil, sabırla çevrilmiştir.” (Buhârî, Rikak 28)
“Kim Rabb’inin huzuruna mümin olarak gelirse, işte onlar cennete gireceklerdir.” (Tâhâ, 75) “Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.” (Beyyine, 8) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil, gönül zenginliğidir.” (Buhârî, Rikak 15)