436) İSİM VE RESİM

Tüm çalışmalarınızda maksadımız asla sahiplenmek değildir. Zira ilim Allah’ındır ve ona teslimiz.

Çeşmenin suyu ilahî akıştan gelir; lakin her çeşmeye, onu inşa eden hayrat sahibinin bir lakabı verilir ki dualarda hatırlansın. Su Rahman’ın, akış Rahman’ın, bereket Rahman’ın…

Ama yine de o çeşmenin başına bir isim yazılır ki, “Ya Rabbi, bu hayra vesile olan kulunu da rahmetinden mahrum eyleme.” denilsin.

Ayrıca insan bir yazı okunurken içinden şunu der: “Bunu hangi kalem yazdı?” Çünkü kalp, kelamın arkasındaki hâli, o hâlin hangi gönülden süzülüp geldiğini bilmek ister.

Fail-i mutlak Allah’tır; fakat O, dilediği hakikati dilediği kulun kaleminden akıtır. İsim, bu akışın hangi aynadan yansıdığını gösteren küçük bir işarettir.

İnsanlar isimsiz olarak yazılan yazılara kolayca odaklanamazlar. İsimsiz yazı, çoğu gönülde sahipsiz kalır; zihin okur ama kalp tam teslim olamaz. Zira kalp, yazının arkasında bir nefes arar, bir yüz arar.

O nefesin ve o yüzün de nihayette sadece Allah’ın bir tecellisi olduğunu bilse bile, zahirde bir adla irtibat kurmak ister.

Ve yazının kalemiyle ruhsal irtibat sağlayamadıkları için de, o yazının arka planından akan hüzme ile senkronize hâli yaşayamazlar.

Böyle olunca da okudukları yazı, çok kısır bir fayda dokundurur. Bilgi alırlar ama hâl alamazlar; cümle duyarlar ama içlerine inmeyen bir ses gibi kalır. Oysa kalem ile kalp arasında görünmeyen bir bağ kuruldu mu, bir tek satır bile insana yılların yolunu yürütür.

Bunun sağlamasını şöyle yapın: Yazarını bilmediğiniz birinin yazısından bir sayfa okuyun… Sonra yazarını bildiğiniz bir yazarın yazısından bir sayfa okuyun… Sonra tümüyle tarafsız olarak her iki okumaya da odaklanın; hangisinin kalbinize akıttığı ilmin daha derin, daha sıcak, daha tesirli olduğuna kalbinizle karar verin. Zihnin değil, kalbin şahitliğiyle bakın bu hâle.

Tarih boyunca tüm kalem sahipleri yazının altına imzalarını koymuşlar. İbn Abbas’tan İbn Arabî’ye, İmam-ı Âzam’dan Gazzâlî’ye, İmam Rabbânî’den Şiblî’ye… Hangi kalemden çıktığı tespitle günümüze kadar ulaştı.

Bu, o zatları yüceltmek için değil; hakikatin hangi silsilelerle akıp geldiğini görmek içindir. Böylece nurun izi sürülsün, emanetin kimlerin üzerinden taşındığı bilinsin diye…

Biz aciz ve günahkâr kulun yazıları, hâşâ, o büyüklerin yazıları gibi elbette olamaz. Ama aynı Rahman’ın rahmet deryasından bize düşen bir damla da olsa, onu da sebil kılmak niyetindeyiz.

Biliriz ki yazan da yazdıran da, hakikatte tek bir Kudret’in tasarrufundadır; biz sadece emanet taşıyan zayıf bir elim.

Ayrıca tüm yazılarımız ve çalışmalarımız tümüyle sebildir. Kimseden maddî veya manevî bir beklentimiz olamaz.

Ne övgü isteriz ne alkış, ne de bir paye… Sadece şunu dileriz: “Ya Rabbi, kalemimizi rızana uygun bir hizmetçi kıl; nefsimize sermaye yapmaktan bizi muhafaza eyle.”

Yüzümü çevirdim Allah’a ve teslimim yüce dergâha… Kalemde de, kelamda da, ismimde de hükmü yalnız O’na bırakarak…