Hak ile bakan göz, hakkı hak görüp batılı da batıl olarak görür. Zira kalp aynası, neyle cilalanmışsa onu yansıtır. Hakla dolu bir kalp, haktan başkasını görmez. Nefsiyle bakan göz ise hileyle görür, görüntüye takılır.
Hakikati görmek, temiz kalp ister. Rabbimiz “Kalplerin körlüğü değil, göğüslerdeki kalplerin körlüğüdür” buyurur (Hac, 46). Gözün görmesi değil, kalbin hakikati tanıması esastır.
Çünkü bize göre oluşan hak ve batıl, sonuç itibarıyladır ki; sonu nimete erenlerin ulaştığı güzellikle, külfete erenlerin ulaştıkları azap itibarıyladır. Hak, sonucu rahmet olan şeydir. Batıl, sonucu hüsran olan şeydir.
İnsan bazen dünya gözüyle bakar, zahiri hak sanır; ama sonuçta perdeler kalkınca, hakikatin ne olduğu anlaşılır. Hak, Allah’ın razı olduğu yoldur. Batıl, nefsin hoşuna gitse de sonu azaba çıkan yoldur. “Hak geldi, batıl yok oldu; çünkü batıl yok olmaya mahkûmdur” (İsrâ, 81) buyurulmuştur.
Zaten her şey Hakk’ın zuhuru olarak tecelli eder. Her zerrede Hakk’ın bir ismi, bir rengi, bir yansıması vardır. O zuhuru gören arif, hiçbir varlığı boşa yaratılmış görmez. Ancak arif olmayan, zahiri görür ve onu mutlak sanır. Oysa “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (veçhi) oradadır” (Bakara, 115) ayeti, tecellilerin kaynağını bildirir. Her şey Hakk’ın aynasında var, Hakk’ın ilminde daimdir.
Öyle olmasaydı, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz haksızlık karşısında mücadele eder miydi? O Rahmet Peygamberi, hakkı ayakta tutmak için gönderildi.
Eğer her şey eşit olsaydı, batıl da hak gibi görülseydi, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tebliğ mücadelesine gerek kalmazdı. Fakat Hakk’ın nuru, batılın karanlığını yarmak için yeryüzüne indi. “Ey Peygamber! Biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Ahzâb, 45)
Zaten Mekke içki ve âlem şehriydi. Kimseye bir şey demez, “sizler hepiniz hak, putlar hak, içki hak, zina hak” deyip kimseye tebliğ etmezdi. Çünkü hak ile batıl aynı kefeye konulmaz.
O gün Mekke, zulmün, nefsin ve putların hâkim olduğu bir şehirdi. Peygamber’in gelişiyle adalet yeniden doğdu. Hak geldiğinde batılın saltanatı yıkıldı. “Putları kır” diyen ses, sadece taşları değil, gönüllerdeki yanlış tanrıları da parçaladı.
Bil ki her varlık, rububiyet (Rablik tecellisi) alanına tabi olarak amelini işler. Her varlık, Rabb’inin kendisinde tecelli eden ismiyle işler. Kimine “Rezzak” tecelli eder, rızıkla çalışır.
Kimine “Adl” tecelli eder, adaletle hükmeder. İnsan hangi isme yönelirse, o ismin hükmünde yaşar. Bu yüzden kişi kendi Rabbi’nin tecellisine kulak vermelidir. “Her nefis, Rabbi’nin hükmüne boyun eğer.” (Ra’d, 15)
Bizler yaptığımız müspet ameller ile rububiyet alanımızı nimete erenler gibi düzenleriz. Amel, kaderi şekillendirir. Rabb’in tecellisi sabit, ama bizim kabımız farklıdır. İyilik, nimeti çeker; kötülük, azabı davet eder. “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür; kim zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl, 7-8) Her amel, bir tohumdur; her kalp, o tohumun toprağıdır.
Her halükarda rububiyet alanımıza tabi olduğumuz için; rububiyet alanımızı oluşturan Rabbu’l-Âlemin olduğu için; nimete erenlerin de, azaba duçar olanların da Rabbi Allah’tır. Allah birdir, rububiyet bölünmez.
O hem rahmetin hem adaletin Rabbidir. Güneş, hem gülü hem dikeni aydınlatır; ama diken, gülü suçlayamaz. Hakk’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır, fakat her kalp o rahmeti kabına göre alır.
Rabbi Allah’tır diye, yer ve göklerde her şey hak olarak yani olması gereken konumda olarak ve hakka boyun eğmiş diye, insan için içki, zina, kumar helal olmaz. Hak, ilahi düzenin adıdır.
Evet, her şey Allah’ın yaratmasıyla var olmuştur; ama her varlık görevine göre hak içindedir. Günah, yaratılışın düzenine aykırıdır. “Şüphesiz Allah, fuhşu ve kötülüğü yasaklar.” (Nahl, 90) Hakk’ı bilen, helali haramdan ayırır.
Onun için de, olayın ilminden az kırıntılar edinip, o yarım yamalak bilgiyle her şeye hak deyip; günahı helal, haramı mübah kılanlar, rehber olamazlar. Çünkü mana yolunda rehber olan kişiyle, ona kulak kesilenin bilinci senkronize olur.
Ruhî eğitimde rehberin hali, müridinin kalbine sirayet eder. Eğer rehberin hak anlayışı bozulmuşsa, talip de karanlığa düşer. Hak yolda rehberlik, ilimle değil, teslimiyetle taşınır. Gerçek rehber, hak ile hak olmuş kişidir.
Kişi rehberinden bilinç dışı onun ruh dünyasını kendisine akıtır. Öylece farkında olmadan haramla içli dışlı olarak yaşamaya başlar. Ruhlar arasında bir frekans uyumu vardır.
Kime yönelirsen, onun hâli sende belirir. O yüzden “Kişi dostunun dini üzeredir” buyurulmuştur (Ebû Dâvûd, Edeb 16). Rehberlik, bir enerji aktarımıdır; karanlıktan gelen ışık vermez.
İşte onun için olabildiğince ehlisünnet yolundan ayrılan kişilerden, velev ki tüm vahdet ilmini cem etsin, o kişiden ateşe düşer gibi uzaklaşmalıyız. Ehl-i sünnet yolu, hakikat yolunun denge direğidir. İlmi çok olan ama adabı olmayan, nefsin oyuncağı olur. Vahdet ilmini bilmek, ayrılığı yok etmek değil, düzeni korumaktır. “Doğru yol, Rabb’inin yoludur.” (En’âm, 153)
Yol belli, yaşam bizim ve yaşamın oluşturacağı sonuç da bizi bulacaktır. Her yolun bir sonu vardır. Hak yol, sahibine rahmetle döner; batıl yol, sahibini pişmanlıkla. “Kim Allah’a yönelirse, Allah ona hidayet verir.” (Şûrâ, 13) Yaşam bir aynadır, kim ne ekerse onu görür.
“Hak geldi, batıl yok oldu. Çünkü batıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsrâ, 81) “Kim Resûl’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 80) “Her nefis, kendi kazandığına bağlıdır.” (Müddessir, 38) “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 119)
Hak, ilimle değil; kalbin safiyetiyle görünür. Her şey Hakk’ın tecellisidir ama her tecelli razı olunan değildir. Rehber, yol gösterendir; nefsine kul olan değil. Her seçim, rububiyet alanını şekillendirir. Hakkı hak olarak görmek, Allah’ın nuruyla bakmaktır.