ALLAH’IN SEVMESİ “HU” TECELLİGAHIDIR

Allah’ın sevgisi, mahlûkun seviyesinde bir duygulanım değildir; O’nun sevgisi, kulunu kendi nuruyla desteklemesidir. Sevmek, tecelli etmektir; sevilen kulda rahmetin, ilmin, nurun zuhurudur. Nefis mertebelerini sayarken, önce Râziye, sonra Merziye geliyor. Yani Allah’ın kulundan razı olması için, öncelikle kulun O’ndan razı olması gerekiyor.

Bir örnekle konuya açalım… Güneş ve ayna… Güneş, ayna ile konuşup dost olacak kabiliyete haiz olduğunu düşünelim. Aynanın bir iradesi olduğunu, kendi kendine çalışmalar yapmaya haiz olduğunu tefekkür edelim.

Ayna kir tuttuğunda, güneşe doğru tutulduğunda, ışığını net yansıtmaz. Şimdi güneş aynaya dese ki, “Kirini temizle ki seni seveyim, yani senden ışığımı net yansıtayım.” Ayna da kendi üzerine bulaşan kirleri temizlerse, güneş ışığı aynadan net yansıyacak; yani sen aynaya baktığında güneşi orada göreceksin.

Ve diyeceksin ki, işte güneşin halifesi burada; aynı güneşi görüyormuşum gibi tüm ışığı bana aynadan olduğu gibi yansıyor. İşte burada güneş aynayı sevmiş ve tüm ışığını kendisinden yansıttığı gibi aynadan da yansıtmıştır.

Şimdi konumuza dönelim. Râzı olmak sevmektir. Rıza, kalbin sevgisidir. Sevgi, Allah’ın kulunu razı etmesiyle değil, kulun Allah’ın hükmünü sevmesiyle başlar.

Allah’ın sevgisi, temizlenen kalpte tecelli eder. Kul, nefsini arındırmadıkça ilahî sevginin nuruna mazhar olamaz. “Arınan, kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 9) Günah ve gaflet, kalpteki kirlerdir. Güneş her daim parlar; yansıma eksikliği, kirli aynadandır. Buna “kalbin pas tutması” denir.

İşte “halifelik” budur: Güneşi temsil etmek, ama güneş olmamak. Kul, Allah’ın nurunu yansıtır; yaratıcı değil, yansıtıcıdır. Allah’ın sevgisi, kulun kalbinde görünür hâle gelirse, o kul artık “merziye” olmuştur. O kulun sözleri, fiilleri, bakışı nurlanır.

İnsan yeryüzünde halife olma yeteneği ile yaratıldı. Halifelik, yeryüzünde Allah’ın isimlerinin aynası olmaktır. İnsana verilen irade, kudret ve ilim, bu halifelik sırrının araçlarıdır. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30)

Halife ne demek? Halife, kimin yerine o görevi üstlenmişse, onun misali kabiliyet sahibi olmak demektir. Ama o olmaz. Halife, temsil eder ama yerini almaz. Tıpkı ayın, güneşi temsil etmesi gibi; ışık aynı kaynaktan gelir, ama güç merkezden yayılır.

Örneğin Hz. Ebû Bekir (ra), Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in vefatından sonra sahabelerin başına halife oldu ama yeni bir hüküm getirmeden, Peygamberimiz’in çizgisini devam ettirdi.

Şimdi insan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Ama Allah’a rağmen ve Allah’ın çizgisinin dışında da bir şeye haiz değildir. İnsana verilen özgürlük, imtihandır; yetki değil. Kul, Allah adına hükmetmez; Allah’ın nizamına göre yaşar.

Peki, bütün insanlar halife mi? İşte burada duruyoruz… Her insanda halifelik tohumu vardır, ama herkes onu yeşertemez. İnsan yaratıldıktan sonra, “esfeli safilîn”e yani bedensel dürtüler içinde gözünü açar hâlde yerde yerini almış ve öylece hayvânî bir bakışla donatılmıştır. Nefsin tabiatı yere meyillidir. Ruh semaya, nefs toprağa çeker. İnsan bu iki yön arasında imtihandadır.

Öz cevheri ve hilafet sırrı ise, kendisinde gömülü bırakılmıştır. Hilafet sırrı, kalbin derinliklerinde gizlidir. O sır, imanla açılır, amel ile işlerlik kazanır. Bu gömüye ulaşımı da Tîn Sûresi’nde zikretmiştir. “Andolsun, Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik; ancak iman edip sâlih amel işleyenler müstesna.” (Tîn, 4-6) İşin başını iman çekmektedir. İman olmadan hilafet açılmaz. İman, varlık bilincinin çekirdeğidir. Amel ise o çekirdeğin filizlenmesidir.

İman, bilgi değil bağlılıktır. İşte bu noktada kişinin Allah’tan razı olma serüveni başlar. Rıza, imanın kemâlidir. İman eden başlar, razı olan tamamlar. Yani iman ve ameli salihle üzerine bulaşan tüm “esfeli safilîn”in kirleri paklanacak ve aynasından vechullaha nazar ortaya çıkacaktır.

Aynası tertemiz olunca, “Beni gören Hakk’ı görmüştür” yani “Beni gören, Hakk’ın insanda istediği fıtrat neyse onu görmüştür.” “Ben onun gören gözü, işiten kulağı olurum.” (Hadis-i Kudsi) sırrı bu noktada açılır. Temiz kalp, Allah’ın nazargâhıdır.

İşte öylece insan kendisinden Allah nuru ışıldamaya başlar. Öylece Merziye nefis kişide devreye girecek ve yeryüzü halifeliği kendisinden aşikâr olacak. Öylece Allah’ın insanı sevmesi yerini bulacak. İnsanın Allah’ın kulu hakikati fiilen zuhûr edecek.

Her insan normal şartlarda tüm mahlûklar gibidir. Yani Allah’ın mahlûkudur, yani fenâ dairesinin yaratığıdır. Mahlûk olmak yetmez; maksat, mahlûk içinde “kul” olabilmektir. Hilafet sırrını kendisinde bulan, yani şeksiz şüphesiz iman edip imanına erdirici yolda hayırlı ameller işleyenler, mahlûklar içinde parıldamaya başlar ve kulluk mertebesine terakki ederler. Yani bekâ yolcusu olurlar.

İşte insan, Allah’ın kulu olduğu bilincine kavuşunca, Allah’ın kendisini sevmesi başlayacaktır. Öylece en alt mertebe olan sâlihler arasında yerini alacaktır. Çalışmalarını devam ettirip ihtisaslaşmaya devam ederse, şehitler ve sıddıklar gibi olmaya devam edecek ve en sonunda ise peygamberlere komşu olacaktır.

“Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir.” (Nisâ, 69)

İşte Allah’ın kulu sevmesi, kulun arınmasıyla başladı. Yoksa fenâ dairesinde olan sayısız mahlûktan bir mahlûk olarak yaşamına devam edecekti. Hatta hatta diğer mahlûktan daha düşük seviyede yaşayacaktı. Çünkü kendisinde gömülü olan sıfatlarla, hayvânî perspektifini daha da aşağıya çekerek, hayvan altı bir merhalede yaşayacaktı.

Tüm mahlûkat fenâ dairesinde sıfır noktasında azapsızlık ile yaşarken, insan, sıfır noktasının altına inip “esfeli safilîn”de kalabileceği gibi, sıfır noktasının üstüne çıkıp “eşref-i mahlûk” da olabilir. İşte Allah’ın insanı sevmesinin izahı kısaca böyledir. En doğrusunu Allah bilir.