Olayın künhünü bilmeyen yoksun kişi konuşuyor oradan… Neymiş efendim? Vahdet-i vücudu kabul eden kâfirmiş… Peki de bana dedi ötekisi ona… “Allah’ın sağı, solu, önü, arkası, üstü ve altı yoksa senin varlığın O’nun varlığının neresinde? Üstünde mi veya altında mı? Sağında mı veya solunda mı? Önünde mi veya arkasında mı?” Zavallı, akla bürünen muhatap ise az az düşünüyor… Ey insan, görmüyor musun, sözün kolay, işin zor; vahdet gibi derin bir hakikati basit kelimelerle ölçmeye kalkmak sadece cehaleti artırır.
“Deme ya!” dedi ötekisi… “Varlığı şah damarından yakın da, nasıl olacak bu iş?” Sonra şu ayet gönüllerde parlıyor: “Andolsun, insanı Biz yarattık. Nefsinin ona fısıldadıklarını da biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 16). Susuyor ve hayır diyor ve inatla İbn Arabî ve onun düşüncesindekilere kâfir demeye devam ediyor o birisi… Ezberlemiş olduğu birkaç ayetin dışsal kalıplarını baz alarak ve ayetin muhteviyatını hiç düşünmeden… Hatta Allah’ı göğe oturtarak zırvalamalara devam eder.
Ey nefis, ayeti sadece lafızdan ibaret görme; onun işaret ettiği derinliği yakalayamayan, hakikati perdelemektedir. Allah’a mekân yapar ve O’na el takar ve sonra Allah’ı sonsuz ve sınırsız göreni de tekfir ederek, kendisinin kâfir olduğunun hiç farkında olmayarak işte o birisi.
Şimdi olaya gelelim… Madem Allah bir-tektir, madem O’nun yanı sıra bir varlığın vücut sahibi olması düşünülemez, o zaman sen gerçek bir vücut sahibi değilsin. Yani tümüyle her şeyden kopuk ve bağımsız olamazsın. Veya şöyle diyelim… Vücut dediğimizde maksat başka vücuttur. Yani biz bu kavrama ayrı mana yüklemişiz.
Burada dersin ki: “O zaman bendeki bu vücut da neyin nesi? İşte görüyorum, vardır. Konuşuyorum ve duyuyorum. İradem var ve kudretim var. Kızıyorum ve küsüyorum. O zaman bende var olan benlik ve vücut yalan mı?” İşte burası aklımızın basmadığı noktadır. Ve burada iman devreye girmek zorundadır. “Onlar, ilimle kavrayamadıkları ve henüz teviline ulaşmadıkları şeyi yalanladılar.” (Yûnus, 39). Ey insan, imanı aklın önüne koy; çünkü akıl bir yere kadar taşır, ötesi imanla idrak edilir.
Yoksa kendimizi bağımsız bir varlık gibi gördüğümüz gibi her varlığı da bağımsız görürüz. Bu bağımsızlık görmek öyle olacak ki Allah’ı da yukarıda oturan, bağımsız ve dışsal bir obje gibi gözüktürecektir. Bu bakış içinde olan ise şöyle safsatalara dalar: Birincisi panteizmdir. Der ki tüm varlık taslında tektir. Ama şöyle devam eder: Tamam, tek… Her biri var olan tüm birimler bu tekin bir parçasıdır. Ve tek olan tanrı, bu birimlerin toplamından oluşur. Tıpkı bir beden gibidir.
El, ayak, göz, yanak, kalp, dudak, mide, damak nasıl ki bir bedeni oluşturuyorsa ve ortaya bir tek beden çıkıyorsa ve aslında her organ bu bedeni oluşturuyorsa ve bu organlar olmazsa bu beden olmayacaksa, işte tanrı veya adını “Allah” bıraktığı düşüncesindeki aşkın göç de öyledir derler. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.” (Şûrâ, 11). İşte bu panteizmdir. Ey nefis, bu düşünceye aldanma; Allah yaratılmışların toplamından ibaret olamaz.
Başka bakış sahipleri de şöyle derler: “Yok, her parça tümü oluşturmaz… Tanrı zaten aşkın varlıktır… Yukarılardadır. Her varlıkta vardır. Onun gücü çok olduğu için her varlığı var etmiştir ta aşağılarda. Sonra onlara emirler ve yasaklar sunmuştur. Bu varlıklardan insan, kendi ayrı irade ve kuvvetiyle bireyler yapacaktır. Eğer koca tanrıya uyarsa cennete gidecek, eğer uymazsa cehenneme girecek” düşüncesiyle günlerini tüketir. Oysaki… “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” (Hadîd, 4).
Başka birçok düşünce akımları da az çok bu minvallerde sürüp gider. Vahdet-i vücut ise: Vücut sahibi bir tek olan Allah’tır. Bu gerçek vücut, zâtî olan vücuttur. Hatta kelamcılar sıfatları ayırırken zâtî sıfatları ayırmış ve Allah’a ait olup hiçbir varlığa verilmeyen sıfatlar olarak Kur’an’dan ve hadisten tespit etmişlerdir. Bu mutlak zâtî vücudun yönleri olamaz demişlerdir. Parçası olamaz demişlerdir. Bölünmesi olamaz demişlerdir. “Her şey helâk olacaktır, yalnızca O’nun zâtı bâkî kalacaktır.” (Kasas, 88).
Bu mutlak Zât’ın var ettiği her varlık ise, O’nun ilmiyle, ilminde ve ilminden var ettiği kanısına varmışlardır. Zaten akabinde kelamcılar sübûtî sıfatları teorik olarak şemaya dökerken, bu yedi sıfatın Allah’a ait olduğunu ve tüm var edilenlerin bu sıfatlarla var edildiğini, bu sıfatların işaret ettiği mana açılımlarıyla var olan ve esmaü’l-hüsna diye işaret edilen mana terkipleriyle Zât’ın ilminde var olan ve O’nun ilmine bağlı varlıklar olduğunu dile getirmişlerdir. “Allah vardı, O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 1).
Yani var diye bildiğimiz her şey, O’nun zâtının parçası değil –ki bu panteistliğin görüşüdür– O’nun ilminden oluşturulan, O’nun iradesiyle olan, O’nun kudretiyle ve Musavvir isminin tecellisiyle sûretlenen, birbirlerine göre var olan şeylerdir. Ve hatta Zât’a göre ise vücut kokusu dahi almamışlardır. “O, göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr, 35). Ey nefis, sakın yaratılmışı mutlaklaştırma; her şey O’nun ilminde bir yansımadır, varlığın kaynağı değil.
Sonuç olarak bu olayı bilmeyen veya bilerek örten kişiler, bu vahdet ehlini batıl olan panteistlikle karıştırarak, onları takip eden zavallı güruhu da o muhteşem hazineden mahrum bırakmışlardır. “Biz onlara kendilerini gösterecek delillerimizi hem dış dünyada hem nefislerinde göstereceğiz ki, onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun.” (Fussilet, 53). Ey insan, bu delillere gözünü kapa, kalbini aç; çünkü hakikati sadece ilim değil, teslimiyet de öğretir.
Vahdet-i vücud, insanı Rabbine en yakın kılan idraktir. İnsan bu idrakle kendi varlığının gölge olduğunu, asıl varlığın ise yalnızca Allah’a ait olduğunu anlar. Bu anlama, kulun benlik iddiasını törpüler, tevazu ve teslimiyeti artırır. Nefis, “ben varım” diye öne çıkmaz; “asıl var olan Sensin” diyerek geriye çekilir. İşte bu, kulluğun kemalidir.
Ruhuna üflenen sır, seni Allah’a çeken bir bağdır. Sen o bağı dünya arzularına sarf edersen hüsrana uğrarsın. Oysa o bağ, seni Rabbin huzuruna götürmek için vardır. Ey insan, her nefeste bu bağı hisset; her varlığa bakarken O’nun tecellisini gör. İşte o zaman vahdeti idrak edersin ve panteizmin dar kalıplarına sığmayan sonsuz hakikati seyredersin.
Bu hakikatleri hayata geçirmek için öncelikle nefis muhasebesi yap. Her gün kendine sor: “Ben varlığımı bağımsız mı görüyorum, yoksa asıl var olan Allah mıdır?” Cevabını doğru veren, kalbinde huzur bulacaktır. Sonra zikri dilinden düşürme; çünkü zikir, kalbin Allah ile bağını diri tutar. Kalbin O’nunla diri oldukça, vahdetin sırrını daha çok hissedeceksin.
Dünyanın seni aldatan parıltılarından sıyrıl. Çünkü onlar seni bağımsızlık vehmine sürükler. Unutma ki, her şey fanidir, yalnız Allah bâkîdir. Bu bilinci hayatına geçirdiğinde, panteizmin dar çerçevesini aşacak, vahdet-i vücudun hakiki nuruna kavuşacaksın. İşte o zaman hem dünyanda hem ahiretinde huzur bulacaksın.