Veysel Karânî aşkı, şaşmaz bir aşktır. Bu aşk, kul ile Allah arasında derin bir ülfete, yakınlığa ve samimiyete sebep olur. İllâ Hû” diyerek kalpten kopan nida, işte bu aşkta kemâl bulur. Böyle bir aşk, insanı Rabbine bağlayan en saf iptir. Çünkü hakikatte aşk, insanın kalbini Allah’a yönelten en güçlü cezbedir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, gıyabında hırkasını Veysel Karânî’ye layık gördü. O mübarek hırka, onun üveysîlik nişanesi oldu. Bu, Resûlullah’ın ona verdiği en büyük şereflerden biridir. Çünkü o, görmediği halde sevmiş, işitmediği halde bağlanmış, gıyaben aşk ile yanmıştır.
Aslında Veysel Karânî’nin aşk makamı, Rahmâniyet aşkına yol açan bir teslimiyete götürür. Üveysîlik bir tarikat değildir; bir hâl, bir gönül yönelişi, saf bir aşktır. O hâlde, kul hiçbir aracıya takılıp kalmaz; doğrudan Rahmân’ın kapısına yönelir.
Üveysî olan sırf ve som Rahmân’a göz diker. Hiçbir aracı onun gönlünü doyurmaz. Çünkü doyuran yalnız Allah’tır. Gözünü Rahmân’ın saf ve katıksız rahmetine çeviren kullar, en bahtiyar kullardır. Onlar, gönüllerinde sadece ilâhî aşkı taşır ve onunla huzura kavuşurlar.
Resûlullah Efendimiz’in hadislerinde de bildirildiği üzere, tabiînin en hayırlısı Veysel Karânî’dir. O, Resûlullah’ı hiç görmemiş ama gönülden bağlanmıştır. Bu bağ, tasavvuf ehlinin “gıyabî sohbet” dediği, gözle görmeden, kalple buluşmadır.
Veysel Karânî’nin annesine olan vefası, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin ona olan özel ilgisinin sırrıdır. O hiç görmediği halde Efendimize aşk ile bağlanmış, annesine hizmeti sebebiyle bizzat hicrete katılamamıştır. İşte bu, kullukta en yüce derslerden biridir: Allah’ın rızası anne-baba rızasında gizlidir. Nitekim hadis-i şerifte buyurulur: “Allah’ın rızası anne-babanın rızasındadır, Allah’ın gazabı da anne-babanın gazabındadır.” (Tirmizî, Birr 3)
Üveysîlik, gözle görmeden kalp ile bilmek, uzaklardan Resûlullah’a gönül bağıyla bağlanabilmektir. Bu hâl, tarikat zincirine bağlanmadan da gerçekleşebilir. Çünkü mesele, zincir değil, kalbin doğrudan Rahmân’a dönmesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle buyrulur: “Onlar, gayba iman edenlerdir.” (Bakara, 2/3) İşte Veysel Karânî de gayba iman edenlerin zirvesidir.
Veysel Karânî, Resûlullah’ı hiç görmemesine rağmen onun nurunu kalbinde gördü. O’nun kokusunu aldı ama yüzünü görmedi. Bu hâl, sevginin gözle görmekten öte, gönülle hissetmek olduğunu gösterir. İşte gerçek aşk da budur; görmeden, bilmeden ama gönülden, saf bir bağ ile bağlanmak.
Kur’an’ın işaret ettiği gibi, kulun en büyük vazifesi Allah’a koşmaktır. Veysel Karânî’nin hâli, bu davetin canlı bir tefsiridir. O, bütün perdeleri ve bağları aşarak doğrudan Rahmân’a koşmuştur.
Veysel Karânî’nin hâlinden ders alarak, gönlümüzü yalnızca Allah’a çevirmemiz gerektiğidir. Kalbimizi dünyevî bağlardan ve aracıların gölgelerinden sıyırıp doğrudan Rahmân’a yöneltmeliyiz.
Resûlullah’a salavatlarla bağımızı canlı tutmalı, onun nurunu kalplerimize indirmeliyiz. Çünkü kalbin diri kalması, salavatla ve zikrullahla mümkündür.
Aracıları putlaştırmadan, sevgimizi ve bağlılığımızı hep Rahmân’a yöneltmeli, aşkımızı saf ve temiz tutmalıyız. Çünkü hakikî huzur, yalnız Allah’a yönelişte gizlidir.
Teslimiyetimizi artırmalı, ilahi aşkı hayatımızın özü hâline getirmeliyiz. Veysel Karânî’nin sırrı da işte burada saklıdır: Saf aşk, saf teslimiyet ve saf yöneliş.
Velhâsıl… Veysel Karânî aşkı, mecazdan öteye geçip hakikate varan bir aşktır. O aşk, kişiyi Rahmân’ın huzurunda “hiç” olmaya götürür. Bizlere de düşen, bu aşkı kuru bir menkıbe gibi değil, gönül terbiyesinin bir işareti olarak anlamaktır.