60) ALLAH’A ERMEK OLAYININ İÇ YÜZÜ

Evvet Allah’a ermek olayı… Hakikate erme yolculuğu tasavvufta seyr u sülûk diye anılır. İnsan, Allah’a erme arzusuyla kendi varlığını tanıma seyrine girer. “O’na yönelen doğru yolu bulmuştur.” (Şûrâ, 42/47) buyrularak Allah’a yönelişin doğru yol olduğu bildirilmiştir.

Bir ırmak düşünelim. Doğuyor, deveran edip denize varıyor. Irmak misali, varlık da asıldan doğar ve tekrar asla döner. “Şüphesiz biz Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156) buyrularak yaratılışın Allah’tan başlayıp yine O’na döneceği açıklanmıştır.

Bu ırmağın içinden bir balon su alıp ağzını bağlayıp tekrar ırmağa bıraksak derede eksilme olmaz. Balon, insanın sanal benliğini temsil eder. İnsan özünde ırmak suyunun bir parçasıdır ama kendini bağımsız zanneder. Yani Allah’ın nurundan nurlanarak varlık planında yerini almıştır. Bu, vahdet-i vücûd gerçeğini anlatır.

Deredeki suyun aynısı balonun içinde olur. Tüm özellikleriyle aynı. Derenin içinde suya tabi ama kendi içinde bağımsız gibi. İnsan da diğer tüm yaratılmışlar gibi, Allah’ın nurundan bir tutam alınarak ve içeriğine de Allah’ın isimleri ile tanıtılan özellikler ile şekillendirilip donatılarak yaratılışı işlenmiştir.

Yani insan, o bir tutam nurun içerinden yaratılan ışıltının üzerinde dokuma yapılarak yaratılmıştır. Özünde hakikatten ayrılmamıştır ama kendini bağımsız görür. “Allah sizi de yaptıklarınızı da yaratandır.” (Sâffât, 37/96) buyrularak insanın kendi gücüyle değil, Allah’ın yaratmasıyla var olduğu açıklanmıştır.

İçi su dolu edilip ırmağa tekrar konulan balonun etrafında ince bir lastik mevcut olur. Şimdi o su dile gelse dese ki: “Ben bağımsız olarak hareket ederim, gidiyorum, hatta ben dereden bağımsız varım, her şeyimi kendim hallederim” derse yanlış söylemiş olur. Bu, insanın nefsine aldanıp kendi varlığını bağımsız sanmasıdır. “Gerçek şu ki insan, kendini müstağni gördüğü için azar.” (Alak, 96/6-7) buyrularak bu gururun kaynağı gösterilmiştir.

Çünkü tümüyle derenin akıntısına tabi olarak sürünüp gidiyor. Ama dese ki: “Varlığım deredeki suyun bir kısmıdır ve derede ne varsa bende de o var.” o zaman doğru demiş olur. Bu teslimiyet, insanın Allah’a aidiyetini bilmesidir. “Allah’ın boyasıyla boyanın; Allah’tan daha güzel kim boyayabilir?” (Bakara, 2/138) buyrularak Allah’ın hakikatine bağlanmanın gerekliliği açıklanmıştır.

Cin ve özellikle insan hariç tüm varlıklar bu balondaki suyun aynısıdır. İnsan ve cin hariç tüm varlıklar iradesiz olarak Allah’a teslimdir. “Göklerde ve yerde olan herkes, isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuştur.” (Âl-i İmrân, 3/83) buyrularak yaratılmışların fıtrî teslimiyeti beyan edilmiştir.

Cin ve insandan da düşüncesine hâkim olamayan bu balonun içindeki suyun aynısıdır. Ama düşünce ve iradesini eline alan dereye meydan okur. İrade, insana verilen emanettir. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onlar onu yüklenmekten çekindiler, insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzâb, 33/72) buyrularak insanın sorumluluğu ve gafleti hatırlatılmıştır.

O zaman Allah’a ermek nedir olayı ise… Hepsini dere ve balon örneğiyle yazacağım… Allah’a ermek, insanın özündeki suyun aslında ırmakla aynı olduğunu idrak etmesidir. “Kendini bilen Rabbini bilir.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2/262) hadisi bu hakikati özetler.

“Hu” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet… Allah ismi aynasında kendini müşahade ettiğinde… Koca ırmak gibi dere içinde su misali… İstedi ki derede akan suyu gene suyun kendisiyle müşahade etsin. Bu, kudsî hadiste geçen hakikattir: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim; bunun için mahlûku yarattım.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2/132) bu hadiste yaratılışın hikmeti açıklanmıştır.

Sanal benlik dediğimiz balon dolusu suyu ayırıp ırmağa bıraktı. Sanal benlik, aslında Allah’ın seyretmesi için verilmiş bir perdedir. İnsan bu perde sayesinde kendini ayrı zanneder ama hakikatte ırmakla bağlıdır.

İnsan ve cinni temsil eden balon içindeki su, düşünür ve der ki: “Benim varlığım deredeki suyun aynı ise, benim bir yerlere yönelmeme gerek yok. Derede ne varsa bende de o var.” İnsan kendini tanıdığında hakikati bulur. “Kendi nefislerinizde de ayetler vardır, görmez misiniz?” (Zâriyât, 51/21) buyrularak insanın kendi iç dünyasına bakması istenmiştir.

O zaman seyr edilmek istenen hazine benmişim. Ben kendimi iyi tanırsam, “Hu” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet benden de müşahade edilecek. Hakikat yolcusu, kendi özünü seyrederek Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini bulur. “Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde size ayetlerimizi göstereceğiz.” (Fussilet, 41/53) buyrularak afakta ve enfüste hakikatin gösterileceği açıklanmıştır.

Ve böylece hiç deredeki akıntıya bakmadan “kendi yağıyla kavrulmuş balık gibi” kendi özünde Hû’yu müşahade etmeye başlar. Zira hakikatte bu hâl, fenâ makamıdır. Kişi, özünde Allah’ın varlığını seyreder. “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmendir.” (Buhârî, Îman, 37; Müslim, Îman, 1) işte bu hadiste kulluğun zirvesi anlatılmıştır.

Kendi nefsinde Rabbiyle buluşup Allah ismi aynasında kendisini seyre dalar, yani Allah’a erer. Bu erme, insanın benliğini aşıp Rabbini bulmasıdır. “Kim Rabbine kavuşmayı umarsa, salih amel işlesin ve Rabbine kullukta kimseyi ortak koşmasın.” (Kehf, 18/110) buyrularak Allah’a ermenin yolu açıklanmıştır.

Peki ikiliği kaldırmak ne demektir ve kaldıran var mıdır??? hakikatte ikilik, kul ile Allah arasına mesafe koyan vehimdir. “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” (Hadîd, 57/4) buyrularak Allah’ın kuluyla beraber olduğu hatırlatılmıştır.

Tekrar ırmak ve balon örneğine dönelim. Gerçekten balonu somut olarak patlatıp dereyle birleştirmekle mi ikilik kalkar? Hayır bu mümkün değildir. Sanal benlik daima kalacaktır. Asıl olan, onun bağımsız olmadığını idrak etmektir. Bu da “tevhid” şuurudur.

Çünkü seyreden sanal benlik sonsuza dek var olacaktır ki ırmağı seyretsin. İnsan, seyreden varlık olarak yaratılmıştır. Allah, bilinmek istemiş, kulunu da bu bilinmeye vesile kılmıştır. Bu, kudsî hadisin hikmetini hatırlatır.

O zaman ikiliğin kaldırılması şu demek oluyor: Balonun içindeki su der ki: “Ben ve ırmak aynı maddeden oluşmuşuz.” Tevhid idraki budur: kul, kendi varlığını bağımsız görmez, Allah’ın tecellisi olarak görür. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 42/11) buyrularak Allah’ın mutlak tekliği açıklanmıştır.

Benim gibi oluşan sayısız balon da aynı ırmaktan ve aynı benim gibi oluşmuş. O zaman kendimi onlardan ayrı görüp ve hatta bağımsız bir varlık gibi göremem. İnsanların birbirini hor görmesi yanlıştır. Herkes aynı hakikatin aynasıdır. “Hepiniz Âdem’densiniz, Âdem de topraktandır.” (Tirmizî, Menâkıb, 73) bu hadiste insanlığın ortak kökü açıklanmıştır.

Bende ne varsa tüm balonlarda ve ırmakta da aynı şey var. Herkes özünde aynı hakikati taşır. “Sizi bir tek nefisten yaratan O’dur.” (Nisâ, 4/1) buyrularak bütün insanların aynı özden yaratıldığı bildirilmiştir.

O zaman kendimi onlardan ayrı görmek yerine, birimde şöyle bir nazar oluşursa… “Irmağın suyunun girdiği ve her birisinin bir sanal benlik oluşturduğu ve benim suyumla aynı olan diğer balonlardaki suların özelliklerini seyr edip (afakta), kendi su özelliklerimi de keşfedip (enfusta) ve sonra ırmaktan olup herhangi bir balon altında kayda girmeyen, yani kayıtsız olan suyun özelliklerini benimseyeyim (Allah boyası).” Afakî (dış) ve enfüsî (iç) tefekkürle kişi hakikati bulur. “Allah’ın boyasıyla boyanın; Allah’tan daha güzel kim boyayabilir?” (Bakara, 2/138) buyrularak kişinin özünü Allah’ın boyasıyla tezyin etmesi istenmiştir.

Ve şayet bu benimseme oluşursa ikilik kalkar. Tevhid idraki ile kul kendi benliğini Allah’ın varlığında yok görür. “Allah için seven, Allah için buğzeden, imanın tadını tatmıştır.” (Ebû Dâvud, Sünne, 2) bu hadiste de tevhid ekseninde sevginin imanın kemali olduğu açıklanmıştır.

Bu benimseme oluşsa da, olayı seyreden balonun içindeki sudur. Balon patlaması işte budur. Fenâfillah, yani kulun kendi benliğini yok görmesi işte budur. Balon aslında fiilen patlamaz, sadece bağımsızlık vehmi ortadan kalkar. Bu, insanın özünü Allah’ta fânî bilmesidir.

Yoksa balonun gerçekten patlaması asla söz konusu olamaz. Fenâfillah olayı da bunun gibidir. Fenâfillah, kulun hakikatte bağımsız olmadığını bilmesidir. Baki olan yalnızca Allah’tır. “Yeryüzünde bulunan her şey fânidir. Bâkî kalacak olan yalnızca azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatıdır.” (Rahmân, 55/26-27) buyrularak hakiki bekânın yalnız Allah’a ait olduğu açıklanmıştır.

Allah’a ermek, insanın kendi varlığını Allah’ın varlığı karşısında bağımsız görmediğini idrak etmesidir. Bu idrak, vahdet-i vücûdun özüdür. “Sizi bir tek nefisten yarattı.” (Nisâ, 4/1) ayeti, insanın özündeki birlik hakikatini açıkça beyan eder.

Fenâ, insanın benliğini Allah’ın varlığında yok görmesidir. Bekâ ise, Allah’ın varlığıyla baki olduğunun şuuruna varmaktır. “Her nefis ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Ankebût, 29/57) bu ayet, fenânın ve bekânın yolculuğunu özetler.

Tevhid idraki, insanın hem kendi özünde hem de afakta Allah’ın tecellilerini seyretmesiyle olgunlaşır. Bu idrak, kalpte derin bir teslimiyet doğurur. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Gerçek zenginlik mal çokluğu değil, kalbin zenginliğidir.” (Buhârî, Rikâk, 15; Müslim, Zekât, 120) bu hadiste de tevhidin kalpteki huzuru baki kıldığı açıklanmıştır.

Sonuçta Allah’a ermek, ne benliği yok etmek ne de kendini silmektir. O, benliği hakikatte bağımsız görmeyip Allah’ın kudretinde bir yansıma olduğunu bilmek ve bu idrakle yaşamak demektir.

Yorum yapın